İran
seçimleriyle başlayan gelişmeleri değerlendirebilmek için, bu ülkeyi
gerçekten anlamak gerekiyor. “İran’ı anlamak” başlığını
taşıyan makalelerde bile, oradaki
sistem ve kurumların adları yanlış yazılabiliyor. Zira
tercüme kokan makalelerdir bunlar.
Tahran’a gidip sokaklarında birkaç gün
gezmek; yandaş yahut muhalif göstericilerle İngilizce iletişim
kurmak, İran’ı anlamaya yetmiyor. Irak’ta Amerikan
saldırısını izlemek üzere Bağdat’a giden bir TV kanalı muhabirinin
otel balkonuna çıkıp, “CNN
International’ın bildirdiğine göre savaş başladı” diye anons
etmesine; yahut TSK’nin sınırötesi operasyonlarını yöreye 200-300 km
uzaklıktaki Diyarbakır’dan bildiren muhabirlerin haber vermesine
benzer bir çarpıklık var.
Amerikan bit pazarlarında ayağa düşmüş
“Lolita Tahran’da” benzeri erotik romanlar yazmak suretiyle
“İran kadınlarını, çarşaf içinde
cinsel arzuyla kıvranan şehvetli kısraklar” gibi tasvir
etmek, İran kadınlarına kurtuluş yolunu göstermek demek değildir.
“Sex in crime”
ekseninde dönen James Bondvari kurgu romanlarındaki zihniyetin, Türk
basınında egemen olduğunu da biliyoruz. Birkaç yıl önce, Sabah gazetesinin bir
muhabirinin Tahran’ın sosyetik semtindeki cümbüşleri, çılgın eğlence
görüntülerini birinci sayfadan vermesi hala unutulmadı.
Sadede gelirsek, İran’daki gelişmeleri değerlendirebilmek
amacıyla 200 farklı makale okudum. Bunların çoğu Arap-Fars
kaynaklıydılar; önemli bir kısmı Batılı (özellikle Amerikan)
medyasından alındı, belli bir bölüğü Türk basınından izlendi.
Alternatif yahut aykırı sayılabilecek birkaç kaynak ise şöyleydi:
Kanada merkezli “global research.ca” isimli sol sitede iki tahlil, Mısır
merkezli al Ahram Weekly’deki üç makale, Katar televizyonu el Cezire
sitesindeki üç analiz ve Hong Kong merkezli asia times online web
sitesindeki iki değerlendirme.
Hemen tespitlere
geçelim:
Bir: Seçim öncesi tartışmalar
ile sonraki gelişmeler, İran’da bir rejim krizi olduğunu gösteriyor.
İran rejimi, 1979’da zalim Şah’ı alaşağı etmekten aldığı devrimci meşruluğunu yitirmiştir.
Anayasal meşruluğa bir türlü kavuşamamıştır. Yani rejim tıkanmıştır; yöneticiler ile halk
arasında kalın duvarlar örülmüştür. Sistem bu haliyle
yürüyemiyor; topallıyor, aksıyor, ayak sürüyor ve bazen yerlerde
sürünüyor.
Buna rağmen mevcut rejimin meşruluğu, Şah
dönemine oranla çok daha kitlesel bir tabana sahiptir. Bunu,
Ahmedinejat yanlısı kitlelerin siyasi ve sokaktaki tutumlarından
anlıyoruz.
İki: Öteden beri ama özellikle
1997’ten itibaren rejimde siyasi
bunalım giderek derinleşti. Ancak eski çelişki ve
anlaşmazlıklar, yönetici seçkin zümre arasında yani egemen sınıfın
farklı kanatları içinde dönüp duruyordu; kamuoyuna fazlaca
yansımıyordu. Kapalı kapılar ardındaki bu seçkin çatışmaları,
çoğunlukla uzlaşmayla sonuçlanabiliyordu.
Oysa şimdi, yönetici tabaka ve siyasiler arasındaki
çatışmalar, saray koridorlarına sığmıyor; uzlaşma sağlanamıyor.
Dolayısıyla kamuoyuna yansıyor, sokağa taşabiliyor; göstericilerin
hedefleriyle değil ama eylemleriyle örtüşebiliyor. Rejimin
sahipleri arasındaki iktidar kavgası veya çok yönlü kriz, sokağa
taşmıştır. Seçim bunun bir yüzüydü, kitlesel gösteriler ve şiddet
ise diğer yüzüdür.
Üç: Seçim öncesi televizyon
tartışmaları, iktidar içi kavganın su yüzüne çıkmasına yaradı.
Herkesin bildiği sırlar, bir bir ortaya döküldü; halkın günlük
sohbetinin bir parçası oldu. Özellikle Ahmedinejat, muhalefete
yüklendi. “Rafsancani ve benzeri
politik şahsiyetleri yolsuzluğa bulaşmak ve göz yummak; yakınlarına
meşru olmayan maddi olanaklar sağlamak” ile suçladı.
Ülkenin ruhani lideri Ali Hamaneye’in danışmanı Natık Nuri
ile başkan adayı Mehdi Kerrubi de yolsuzluk suçlamalarından nasibini
aldı. Buna karşılık Ahmedinejat,
“Tahran belediye başkanı olduğu dönemde 3
milyar tümen ve cumhurbaşkanlığı zamanında 1 milyar doları yasal
olmayan yollarla harcamak” ile suçlandı. Ayrıca “sıradan ve sade bir evde oturduğu”
yolundaki propagandanın tersine, Ahmedinejat’ın başkanlık
köşkünde ikamet ettiği ortaya çıktı. Bu arada Ali Hameney’e yönelik
kimi iddia ve eleştiriler gündeme geldi.
Özetle, yönetici
zümrenin kirli çamaşırları ortaya döküldü, ipliği pazara çıkarılmış
oldu. Ali Hameney’in seçim öncesi ve sonrasında Ahmedinejat’ı
kollayan tutumu, Cuma namazındaki konuşması, seçim sonuçlarına
ilişkin erken/ihtiyatsız/tedbirsiz açıklaması, onun kişisel
itibarını düşürdü. Çünkü Hameney, ülkenin dini rehberi, mürşidi (yol
göstericisi), ruhani lideridir. Şii inancına göre, beklenen Gaip
İmam’ın yeryüzündeki temsilcisidir; Mehdi’nin vekilidir. Dolayısıyla
hatadan masundur; yani yanlış yapmaz, adildir; taraf tutmaz ve yalan
söylemez. Hep doğru söyler, doğru davranır. Halbuki seçimdeki
tutumu, bunun tersini gösterdi. Herkesin “manevi babası” olması gereken
Ayettulah Hameney, adil bir hükümdar olamadı; adam kayırıcı
davrandı; sadece bir zümrenin, bir kliğin hamisi oluverdi. Halkın
nezdindeki itibarını düşürdü, Şii inanışın temelini zedeledi.
Dört:
Yöneticilerin bu olumsuz/kirli yanlarını açıkça gören halkın
siyasilere güveni sarsıldı. Mesela, yolsuzluk dosyalarını ortaya
çıkaran Ahmedinejat’ı beğendi ama şunu da sordu: “Madem öyleydi, niçin bu dosyaların
gereğini yapmadın? Şimdi mi aklın başına geldi yoksa bu bir seçim
şantajı mı?” Gösterilerin bir anlamı ve mesajı da budur.
Yaşanan durum, mevcut düzeni devirmek anlamında bir rejim
bunalımı değildir. Sokağa taşan
göstericiler, siyaset kurumunun ve yönetim krizidir. İktidar
kavgasında kimin kazanacağı meselesidir. Göstericiler rejimi değil, iktidarı
hedefliyorlar. En azından şimdilik durum böyle;
gelecekte hangi gelişmeler olur, sürprizler kimi nereye götürür?
Bugünden bunu öngörmek zordur.
Beş: Mevcut düzenin devrilmesini ve kökten
değişimini hedefleyen siyasi şahsiyetler şimdilik ortalıkta yoktur;
olsalar bile, bunlar henüz politik sahneye çıkmadılar,
çıkamıyorlar. İktidar kavgasındaki isimler ise bellidir:
Ali Hameney-Ahmeninejat bir tarafta,
Haşimi Rafsancani, Muhammed Hatemi, Mir Hüseyin Musavi ve Mehdi
Kerrubi karşı taraftalar. Kaba ve beylik nitelemeyle birinci
klik muhafazakâr (farsça ulusgerayan), ikincisi de reformcu
(farsça ıslahattalep) olarak
biliniyor.
Esasen her iki
grup, İslam Cumhuriyeti ilke ve kurallarına bağlılar; diğer bir
ifadeyle sistemin adamıdırlar. Dolayısıyla sistemi, rejimi devirme
diye bir perspektif, niyet, plan, tutum ve hedefleri
bulunmuyor.
Musavi ile Amnedinejat arasındaki temel fark, İslam esasları
ekseninde olmak şartıyla, rejim
içindeki aksaklık ve tıkanıkları gidermeye yönelik yapısal
reformların gerekli olup olmadığıdır.
Musavi,
reformları elzem görüyor; Ahmedinejat mevcut yöntemle sorunların
çözülebileceğini iddia ediyor. Mir Hüseyin Musavi, yapısal
reformlara ilişkin programıyla Türkiye Cumhuriyeti’indeki Serbest
Fırka, Bayar-Menderes, Turgut Özal (24 Ocak 1980 ekonomik kararları),
Çiller ve AKP (başlattıkları
özelleştirme furyası nedeniyle) çizgisine yakın duruyor.
Keza Musavi, Batı ve ABD ile
ilişkileri geliştirmek ve küresel ekonomiyle bütünleşmek anlamında
DYP (Tansu Çiller) ve AKP politikalarını andıran bir perspektifle
hareket ediyor. Musavi’nin bir sloganı da şuydu: “Paramız, Filistin ve Lübnan halkına
yardım adı altında çarçur edilmesin; HAMAS ve Hizbullah’a gereğinden
fazla önem vermeyelim; İran ve İran halkına öncelik
tanıyalım!”
Dikkat
edilirse Musavi, Rafsancani’nin
cumhurbaşkanlığı döneminde yaratılan “nevzur yani yeni yetme
zenginlerin, sermayedarların, türedi zenginlerin sözcülüğünü
yapmakta; onların özlem ve beklentilerine uygun
davranmaktadır.
Her şeye rağmen Musavi’nin Özal, Çiller ve
R. Tayip Erdoğan gibi siyasetçilerden daha millici olduğunu,
ülkesinin çıkarlarını Batı’ya karşı korumada daha hassas
davrandığını belirtmekte yarar var.
Altı: Şu tartışmalı seçim
sonuçlarına farklı bir noktadan bakalım: Terror Free Tomorrow kuruluşu
başkanı Ken Ballen ile American Strategy Program adlı
düşünce merkezi müdür yardımcısı Patrick Doherty isimli iki
Amerikalı, 11-20 Mayıs arasında 30
İran vilayetinde yaptıkları bir saha araştırmasında, Ahmendinejat’ın
oylarının Musavi’ninkinden bir kat fazla olacağını (yüzde 3.1 hata
payını hesaba katarak) belirlemiş; bu görüşlerini, 15 Haziran
tarihli Washington Post gazetesinde yayınlamışlardı.
Keza 18-24 yaş grubundaki gençlerin büyük çoğunlukla
Ahmedinejat’ı desteklediklerini belirtmişlerdi. Musavi’ye giden genç oyların ağırlıklı
biçimde üniversite öğrencilerinden ve üst düzey gelir gurubu
mensuplarından olduğu da, aynı araştırmada ortaya
çıkmıştı.
Profesör Walter Mebane (Michigan Üniversitesi-ABD), 2005 yılı
İran başkanlık seçimlerini temel alarak 366 bölgedeki örnekleme
üzerinden bilgisayarda ayrıntılı inceleme yapmak suretiyle, Ahmedinejat’ın bugün aldığı yüksek oy
oranının genel eğilime ters olmadığını; seçimin sosyolojisiyle
uygunluk gösterdiğini gösterdi. Mebane, seçimlerde büyük
çaplı hilenin yapılmasını imkânsız gören uzmanlar arasında. Kimi CIA analizcileri de, Beyaz Saray
yönetimine, “Ahmedinejat’ın kazanmasının normal olduğu ve seçim
hilelerinin sınırlı kaldığı” yolunda notlar iletmişler.
Farklı kaynaklardan edinilen bilgilerin bir kısmı da
şöyledir: İran ordusu (normal
kuvvetler, Devrim Muhafızları-Sipahe Pasdaran, Gönüllü
Milisler-Besic) aileleriyle birlikte yaklaşık 5 milyon kadar
oy potansiyeli taşıyorlar. Bu sayı, yüzde 7-9 arasında bir oranı
denektir. Keza ülkenin doğu ve kuzey eyaletleri, çeşitli nedenlerle
(devletin ekonomik yardımı,
sübvansiyonlar, dindarlık, muhafazakârlık, dış müdahale endişesi,
vs) Ahmedinejat lehine yüzde 24’lük bir oy oranını
oluşturuyorlar. Demek ki, Ahmendinejat’ın ölüsü bile aday
gösterilse, anayasal kurumlar ile devlet sübvansiyonları sayesinde
yüzde 32’lik bir oran, daha başından çantada keklik olarak
garantilenmiş.
Keza, diğer bölgelerden gelen oylar,
Amhedinejat politikalarıyla uyum gösteriyor. Sözgelimi petrol
bölgesi sayılan orta-güneyde, Musavi’nin reform ve özelleştirme
politikaları sonucu işsiz kalmaktan korkan işçiler, Ahmedinejat’ın
devletçi siyasetinin devamı lehinde oy kullandılar. Batı ve
güneydeki sınır bölgelerinde (Irak ve Türkiye ile olan hudutlar),
sürekli bir Amerikan-İsrail tehdidi altında olduğundan, buradaki
insanların çoğun “milli güvenliğin garantörü” olarak gördükleri
Ahmedinejat’a oy verdiler.
Musavi Tahran ve Erdebil’de
Ahmedinejat’tan fazla oy aldı; dört büyük şehirde eşitlik sağlandı;
diğer yerlerde Ahmedinejat açık farkla öndeydi.
Ahmedinejat’ın avantajı şuydu: Demirci bir
babanın çocuğu yani halktan biri olarak kendini göstermesini bildi.
Halbuki Musavi bir çay işletmecisinin oğluydu ve fazlaca entelektüel
ve teknokrattı. Hitabet yteneği kötü olan Musavi, iyi konuşan
Hatemi’nin gölgesinde ve kuyruğunda seçim kampanyasını
sürdürdü. Mehdi Kerrubi zengindi. Rafsancani, “bir tarla
satın aldım; içinden koskoca İran çıktı” diyecek kadar
zenginleşmişti. Yani Musavi
etrafındakiler halktan insanlar olmadıkları gibi, çevrelerinde
AKP’lilerin yaptıklarına benzer Ali Dibolar yaratmışlar;
yolsuzlukların yolunu açmış veya göz yummuşlardı.
Yedi: İran’da
yaklaşık 3600 il, ilçe; şehir, kasaba ve belde bulunuyor. Reformcuların seçim itirazları ise, sadece
170 bölgeyle sınırlı kaldı. Demek ki hile var ancak 10 milyon
oyu götürecek kadar abartılı değildir.
Sekiz: Siyaset sosyolojisi şunu
gösteriyor: Milliyetçi ve popülist
politikalar, seçim zamanlarında akıl çelmek açısından iyi bir
araçtır. Oy kazandırır. Ahmedinejat bu yolu denedi.
Reformculardan kimselerin pek uğramadığı taşrada, halkın içinde
bulundu. Onların evlerine konuk oldu. Bu arada bolca patates-pirinç,
para dağıttı. Asgari ücretleri yükseltti, emekli maaşlarına zam
yaptırdı. Bu durum; AKP’nin seçimlerde Türk-İslamcı söylemler ve
kömür-pirinç dağıtmak suretiyle oy toplamasına ne kadar benziyor.
Ahmedinejatçılar, Reformcuların açık yeşil renklerini ise
halk diliyle şöyle kötülediler: “Kerbela’da Hz. Hüseyin’i katledenler
yeşil giymişlerdi. Ayrıca bu yeşil renkler, ABD’ye gel İran’a
müdahale et anlamında bir yeşil ışık yakmanın işaretidir.”
AKP’nin cumhurbaşkanlığı seçiminde ve genel seçimlerde, kimi
anayasal kurumlar aleyhinde nasıl popülist propaganda yaptıklarını
hatırlayınız.
Dokuz: Financial Times yazı
kurulu, 15 Haziran tarihli belirlemesinde şu gerçeği saptamış:
“Yoksullar açısından
değişim ekmek, aş ve iş demektir. Yoksa dekolte giysiler ve
kadınlarla erkeklerin birlikte hoşça vakit geçirmeleri değildir.
İran’daki
mücadele, dini olmaktan çok sınıfsal bir
kavgadır.”
Doğrudur; çünkü reformcular,
özellikle Rafsancani’nin Karguzaran
(Ülkeyi İnşacılar) grubunun öncülük ettiği reformlar, ülkede yepyeni
bir sermayedar kümesi, türedi bir burjuvazi ortaya
çıkarmıştı. Musavi gibi eski İslamcı-sol radikallerin
1990’larda ortada bıraktıkları geniş halk yığınları, 20 yıl boyunca
kendilerini korumak için devlete sığındılar. Çalışan kitleler ve yoksullar, yanlış
bilinçle dahi olsa, özelleştirmeci ve reformcu zengin zümreye karşı,
KİT’çi Ahmedinejat gibilerini kendi hamileri ve temsilcileri olarak
görmeye başladılar.
On: İran’daki
dönemsel her gelişme kendi temsilcisini ortaya çıkarmıştır. İran’ın
devrim ihracı döneminde, başta Ayetullah Humeyni olmak üzere Mir
Hüseyin Musavi gibi radikal ve popülist yöneticilere gereksinim
vardı.
8 yıllık İran-Irak savaşının yarattığı insan ve
altyapı tahribatı, ülkenin yeniden inşasını gündeme getirdi. Haşimi Rafsancani, 1989’da bu
ihtiyacı karşılayacak reformcu/liberal bir politikanın temsilcisi
olarak başa geldi. Ekonomiyi düzeltmek ve ülkeyi kalkındırmak için
kolları sıvadı; bu arada reformcu/liberal politikaları nedeniyle
yeni bir zengin sınıf yaratmış oldu.
Sınıflar
arasındaki uçurum büyüyünce, orta yolu bulmak ihtiyacı doğdu. Refaha erişen kesimler, bu kez özgürlük
istediler. 1997’de ılımlı ve özgürlükçü Hatemi bu ihtiyacın
sonucu olarak cumhurbaşkanı oldu. 2000’li yıllarda ABD’nin bölgeye tehdidi
artınca, özellikle Irak işgal edilince, milli güvenlik ihtiyacı
acilen gündeme geldi. Hatemi ile Rafsancani’nin yumuşak
politikaları, dış tehdidi karşılayamazdı. Sertlik yanlısı şahinler
için biricik aday Ahmedinejat oldu.
2005 yılı
seçiminde Rafsancani’nin kaybedip, Ahmedinejat’ın kazanma sebebi
budur. Fakat Ahmedinejat, molla
yönetiminde put kırma yoluna başvurdu. Din adamlarını iktidardan
tasfiye ederek, bir çeşit askeri-dini (dinsel militarist) kliği
işbaşına getirdi. Dolayısıyla başta tutucu ve reformcu
mollalar olmak üzere,
Birçok kesimden tepki aldı;
eleştirildi. Ayrıca 2005-2009 döneminde ekonomi çok kötüleşti;
sınıflararası uçurum büyüdü. Ancak dış tehlike (Amerikan-İsrail saldırısı,
Afganistan-Pakistan’daki karışıklıklar ve çatışmalar) henüz
sona ermedi. Musavi, ekonomik reform
talebinin temsilcisi sıfatıyla gelir dağılımını düzeltemez; dış
tehlikeyi bertaraf edemez. Ahmedinejat ise ekonomiyi düzeltmez ama
dış tehlikeye karşı dik durabilir ve en azından fakirleri,
yoksulları açgözlü özelleştirmecilere, türedi zenginlere şimdilik
yem etmez. Süreç, iki adaydan birinin lehine bu şekilde
işlemiş oldu.
Onbir:
Seçimlerde hile karıştığı kesindir. Fakat Musavi
yandaşlarının iddiaları abartılıdır. Peki, reformculara dış
destek oldu mu? Kanımızca, reformcuların dış destekleri manevi ve
siyasi alanla sınırlıdır. Maddi destekten şimdilik söz
edilemez. İdeolojik ve politik
yönlendirmeler, özellikle Batı merkezli facebook, youtube, twitter
gibi sosyal iletişim siteleri üzerinden yürütüldü. İlk ikisi
İran tarafından bloke edilmesine rağmen twitter, ABD’deki ilgili
merkezler tarafından (buna resmi kurumların bir kısmı dahil) sürekli
açık kaldı. Ayrıca bu site aracılığıyla İran’daki üniversite gençliğiyle uzun
vadeli sosyal programlar geliştiriliyor. Sorumlularından birisi de
Jared Cohen adlı bir akademisyen ve yönetim danışmanı.
Cohen’in İran hakkındaki yazılarının çoğu gençler üzerinedir.
Temel tezi şudur: “Gençlik, İran rejiminin en zayıf
noktasıdır, Aşil’in topuğudur” Bu anlamda dış mihraktan söz
edilebilir.
Pakistanlı emekli bir general bölgedeki
bir TV kanalına yaptığı açıklamada, “ta Bush döneminde İran rejimini devirmek
üzere ayrılan 400 milyon doların bu seçimler için
harcandığını” ileri sürdü. Fakat bu sadece bir iddiadır; araştırılmaya değer.
Öte yandan BBC, 8
saatlik günlük yayınını seçim sürecinde 24 saate çıkardı. Avrupa
merkezli Amerikan denetimle Hür Radyo’nun Farsça bölümü (Ferda yani
gelecek), yayın saatlerini artırdı. Fakat Ferda’nın İranlılar
arasında dinlenme oranı yüzde 2.4 ile sınırlı kaldı. Amerika’nın Sesi de benzer yayınlarını
sürdürdü.
Özetle, nesnel durum şudur: Dış etki ve yönlendirme, yüksek öğrenimli
gençler ile Batı hayranı orta ve üst gelir kümesi arasında
geçerlidir. Üniversite gençliği (Musavi yandaşı), esasen İran
toplam gençlerinin yüzde 30’unu oluşturuyor ki; yüzde 70’lik bu kesim, bırakın internet
izlemeyi, yoksulluk nedeniyle bilgisayara yaklaşamıyor
bile.
Oniki: Batı
gözüyle bakıp, İranlı Lolitalar peşinde değilseniz; gençlerle
kadınların niçin sokağa çıktıklarını da anlayabilirsiniz. İran Devrimi, 30
yıldan beri kadını sokağa döktü; iş ve siyaset hayatına (göreli ve
cinsiyetçi biçimde olsa bile) katılmasını sağladı. Kadınlar politikleşti. 30 yıl öncesinin Şah
karşıtı militan kızları, günümüzde hem siyasiler hem de anneler.
Çocuklarına siyaset öğretip, eski devrim günlerini/hayallerini birer
masal gibi anlatıyorlar. Onların çocuk ve torunlarının sokakta
protesto etmeleri kadar normal bir şey olamaz.
Onüç: İran’daki gösteriler örgütlü bir öncü
parti veya kümeden yoksundur. Musavi ile göstericiler arasındaki
ortak nokta, şimdilik seçimlerin iptal edilmesi; tutukluların
serbest bırakılması, özgürlüklerin verilmesidir. Yani her kesimin
gönlünden geçen aslan ayrıdır; yolları ve hedefleri
farklıdır.
Bundan ötürü; şimdiki göstericiler, kısa dönemde
yönetimden belli tavizler kapabilirse (sosyal ve siyasal alanda)
bununla yetinip uzlaşacaktır. Zamanla sönümlenecektir.
Musavi, Hatemi, Rafsancani gibileri sistemle köprüleri atmış
değiller. Mümkünse, siyasi iktidara ortak olmak (milli koalisyon
hükümeti gibi), reformcuları bürokrasiye yerleştirmek gibi kısa
erimli amaçları vardır. Esas gaye, bu gösteriler ve talepler yoluyla
gelecek seçimlere (2013) yatırım yapmak, o zaman ortalığı silip
süpürmektir.
Hameney-Ahmedinejat ikilisinin şimdilik B
planı yoktur; biraz paniklemiş görünüyorlar. Paniklemek, yöneticiler
açısından en kötü durumdur; sağlıklı karar vermeyi önler.
Bununla birlikte öncelikle gösterileri yatıştırmak, ardından önde
gelenleri gözaltına alıp bertaraf etmeyi planlıyorlar. Ancak
pazarlık için açık kapı da bırakmış durumdalar.
Esas bu
mücadele Rafsancani ile bir zamanlar yakın dostu olduğu Hameney
arasındadır. Rafsancani 2005 yılında kaybettiği siyasi arenaya
yeniden dönerken, din adamları ile politikacıların desteğini almak
istiyor. Bu yüzden molla merkezi Kum kentine gitti. Başarabilirse,
Ali Hameney’in yetkilerini kısıtlamayı (bulunduğu Uzmanlar Kurulu bu
yetkiye sahiptir) ve dini rehberlik yerine İran’ı “başkanlar kurulu” gibi bir
sistemle yönetmeyi planlıyor. Buna karşılık Hamaney-Ahmedinejat ikilisi,
Rafsancani’yi Musavi’den uzak tutmaya ve tarafsız olmaya
çabalıyor.
Durum, şimdilik bundan ibarettir.