MİLLİYETÇİLİK Mİ FAŞİSTLİK Mİ? - Taner Tatar
Son zamanlarda biryerleri bir telaş aldı ki sormayın... ''aman milliyetçilik geliyormuş...aman bunun adı faşistlik miş miş de...'' Nedense gelen bölücü amaçlı AB büyükelçileri; malum medya ve adı aydın olanların söylemleri; çıkarılan ama içeriği bilinmeyen kanunlar hiç konuşulmuyor! Hattaki paralı vakıflar kurularak bugüne dek demokrasi şapkası geçiren kişiler veya vakıflar hep sümenaltı edildi...Sandılar ki vatandaşı uyuttuk,aldattık,alıştırdık...Ah benim sadece adı aydın olan aydınlarım...Size kızmak mı acımak mı gerek halen kararsızım..cialis forum link cialis bez receptaescitalopram i alkohol go escitalopram i alkoholclaritin mazilo claritin tablete claritin mazilomicardisplus 80/25 mg micardis haittavaikutukset micardis plus 80 12.5 mg
Milliyetçilik yirminci yüzyılın en büyük siyasî gerçeğidir. Türkiye de
bu gerçeğin odak noktalarındandır. Öyle ki Türkiye'nin Osmanlı'nın
son, cumhuriyetin ise ilk yıllarındaki durumu, milliyetçiliğin,
devletin bir siyasî görüşü olmasını âdeta zorunlu kılmıştır.
Osmanlı'nın evvelâ "Osmanlıcılık", sonra da "İslâmcılık" politikasıyla
tebasını bir arada tutma çabası iç ve dış milliyetçilik hareketleriyle
geçersiz kılınınca, Türkçülük hareketi gelişmiş, hareket teoride
kalmayarak uygulamaya da yansımıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında
"Türkler medeniyet kuramaz" propagandası ile, yabancılar, devleti
yüceltme ve geliştirme dâvasını güden devlet adamlarını, yönetici
kadroları ve aydın tabakasını psikolojik yılgınlığa sürüklemek
istemiştir. Her ne kadar köksüz bazı aydınlar bu oyuna gelmiş ise de
Atatürk'ün bizzat kendisi, Türklerin medeniyetin yaratıcısı ve
yaşatıcısı olduklarına yönelik araştırma ve çalışmaları yabancıların
oyununu bozmuştur. Bu tür propagandalardan zaten etkilenmeyen millete
de İstiklâl Savaşı'nda ispatlamış olduğu "Bir Türk dünyaya bedeldir"
sözü ile ayrıca motivasyonel bir güç kazandırılmıştır. Hiç şüphesiz,
milliyetçiliğin bir fonksiyonu da kalkınma ve gelişmenin dinamosu
olmasıdır. Kendine güven duyan, kendinden emin, aşağılık kompleksine
yakalanmamış bir nesil henüz daha başlangıçta en önemli vasıtaya sahip
demektir. Burada meydana gelecek olan ülkü birliği, bir Türk olarak
insanın kendine güvenine ilâve güç olacak, millet olarak aynı dâvanın
takipçilerinden biri olması dolayısıyla ferdi ve cemiyeti seferber
kılacaktır. M. K. Atatürk, bu ruh ve ülkünün mevcudiyetine inanmıştır.
Nitekim Onuncu Yıl Nutku'nda bu psikolojik gücü çok iyi tasvir
etmiştir: "Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti
çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti millî birlik ve
beraberlik içerisinde güçlükleri yenmesini bilmiştir."
Bütün dünyanın cephe aldığı Türk devleti, kendi başına kalınca,
kalkınmanın yolu olarak sağlam bir millî kültüre dayanmayı ilke
edinmiştir. Bütün bu faktörler Türk milli yetçiliğinin gelişmesinde ve
amaçlarının belirlenmesinde itici bir rol oynamıştır. Doğrudan doğruya
Türk milletine dayanan devletin lideri olarak Atatürk, bu ortamın odak
noktasında bulunmuştur. Başka bir ifadeyle, böyle köklü bir Türk
milliyetçiliğinin içerisinde yetişmiştir. Burada verilen mücadele ise
taşıyla, toprağıyla, yaşayanıyla, şehidiyle Türk olan vatanın sonsuza
kadar yaşatılmasıdır. Atatürk "bu memleket tarihte Türk'tü, bugün
Türk'tür ve sonsuza kadar Türk olarak yaşayacaktır" (Atatürkçülük, c1,
sh.83), sözü ile dâvasının özünü ifade etmiş bulunuyordu.
Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte, Türk'ten gayri unsurlar ve
milletler devletin dışında kalmışlardır. Cumhuriyet, Türk kahramanlığı
ve kültürü ile inşa edilmiştir. Nitekim Atatürk 10. Yıl Nutku'nda bu
gerçeği "Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli, Türk kahramanlığı ve Türk
kültürüdür." sözü ile ifade ediyordu.
Bütün bunlara rağmen, Atatürk'ün vefatını müteakip milliyetçilik,
âdeta yaklaşılmaması gereken zararlı bir görüş olarak yorumlanmıştır.
Milliyetçiliğe ve milliyetçilere gerici, ırkçı, kafatasçı gibi
sıfatlar yakıştırılarak hareket gözden düşürülmeye çalışılmış,
milliyetçiler de türlü cezalara muhatap tutulmuştur. Bütün bu
saldırganlık ve sapkınlıklarda da Atatürk maskesinin ardına
gizlenilmiş, Atatürk milliyetçi değilmiş gibi gösterilmeye
çalışılmıştır. Daha sonraları da "Atatürk milliyetçiliği" tabiri
uydurularak, Türk milliyetçiliği ezilmeye çalışılmıştır. Derin köklere
sahip Türk milliyetçiliği belki de iyi bir niyetle uzlaşma adına
baltalanmıştır. Ancak bilinmektedir ki, Atatürk'ün bizatihî kendisi de
bir "Türk milliyetçisi"dir. Nitekim bu ifade doğrudan doğruya
Atatürk'e ait olup, anlamak için allâme-i cihan olmaya da gerek
yoktur: "Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk
milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu
toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma
dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur." (Atatürkçülük, c1,
sh.83).
Türk milliyetçiliğini ırkçılık ile karıştıranlar ya da kasıtlı olarak
öyle yorumlamak isteyenler tarihte de, bugün de mevcut olmuştur ve
olmaktadır. Ancak, Türk milliyetçiliğinin ne tarihte ne de bugün asla
böyle bir boyuta gelmediği çok iyi bilinmektedir. Türk milliyetçiliği,
başka milletlere hayat hakkı tanıyan, bütün dünya milletleri için
adalet isteyen, bencillikten ve aşağılık kompleksinden uzak bir
milliyetçilik anlayışına sahiptir.
Milliyetçilik zedelenmeye çalışılırken alaycı bir üslûpla "Bir Türk
dünyaya bedeldir" sözü ele alınmakta ve başka hangi milletin böyle bir
iddia ile ortaya çıktığı sorulmaktadır. Tabiatıyla cevapları,
olmadığına ilişkindir. Böyle düşünenlerin (belki de düşünemeyenler
daha doğru bir tabir olur), son derece bilgisiz oldukları âşikârdır.
Nitekim, ırkçı teorilerin kökeni de, uçları da dışarıdadır. Sadece
düşünce platformunda değil, uygulamada da bu böyledir. Hitler,
binlerce insanı Alman ırkının dünya ırklarına göre üstün olduğu
inancına dayandırarak katletmemiş midir? Düşünce sahasında da ırkçı
okul olarak bilinen Gobineau, Chamberlain, Lapouge ve Ammon ırk
üstünlüğü peşinde değiller midir? Bütün bu düşünürler ve daha nice
siyasetçiler kendi milletlerinin üstünlüğünü haykırmamışlar mıdır? Bu
soruların cevapları da bellidir. Kaldı ki Atatürk ve diğer Türk
milliyetçileri başka miletlere hayat hakkı tanımayan böyle bir yorumun
içerisine bile girmemişlerdir. Nitekim, Atatürk şöyle demektedir: "Biz
öyle milliyetçileriz ki bizimle iş birliği yapan bütün milletlere
hürmet eder ve saygı duyarız. Onların milliyetlerinin bütün
gereklerini tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz herhalde bencil ve
gururlu bir milliyetperverlik değildir." (Aynı eser, sh. 83).
Bugün saldırılara bir başka boyut eklenmiştir. Milliyetçiliğe karşı
olmaya "küreselleşme" olgusu gerekçe olarak gösterilmektedir. Bütün
dünyaya kendi kimlikleri ve millî kültürleri ile yayılmaya çalışan
küreselleşmenin baş aktörleri, dünyanın geri kalanını
mahallîleştirmeye çalışmakta, maalesef Türk aydını bu oyuna da
gelmektedir. Küreselleşme karşısında ancak güçlü bir millî kültür ile
ayakta durmak mümkünken, kültür parçalanmaya çalışılmaktadır.
Bütün bu anlatılanlar ikna edici değilse, o hâlde şunları da belirtmek
yerinde olur: Atatürk, hitabesine "Ey Türk gençliği!" diye
başlamıştır. "Ey Türk gençliği" diye başlayan hitabesinde
milliyetçilik anlayışını açıklıkla görmek mümkündür. Hitabe boyunca
Türk milliyetçiliğinin temel unsurları dikkatleri çekmektedir. Öyle ki
burada ilk vazife olarak müdafaa ve muhafaza etmeye çalışmak yani
mücadele etmek verilmiştir. Bu mücadele de Türklük için yapılmaktadır.
Mücadelenin zorluğu önemli görülmemektedir. Çünkü bir Türk evlâdı
olmakla, henüz başlangıçta zorluğu yenmeye yetecek güç ve kudrete
sahip bulunulmamaktadır. Zira Türk'ün muhtaç olduğu kudret
damarlarındaki asil kanda mevcuttur.
Bütün bu gerçeklere rağmen Atatürk adına Türk milliyetçiliğinden taviz
verenler ve yalan-yanlış onu referans gösterenler bu noktada gaflet,
dalâlet ve hattâ hıyanet içerisinde olabilirler. "Ne mutlu
Türkiyeliyim" sözü, ne Atatürk'ün düşüncesiyle ne de Atatürkçülükle
bağlantılıdır. Uzlaşma veya bazı çevreleri siyasî amaçlarla cezbetmeye
çalışma amacıyla yapılan bu yanlışlıklar, hoşgörü sınırlarının dışına
taşmaktadır. Halk, kendi memleketinde Türk olduğunu söyleme
tedirginliği içerisine düşmektedir. Bir Fransızın, Almanın, Arabın
milliyetiyle ilgili oldukça açık nitelendirmelerde bulunulurken veya
bu milletlerin kendi kimliklerini açıklıkla ortaya koymaları yerinde
bir anlayış ve kabul ile karşılanırken, Türk kimliği, yerinde olmayan
ve hattâ acımasız suçlamalar içeren bir karşılık bulmaktadır. Hattâ
azınlıkların bile kendi kimliklerini ve milliyetlerini açıkça ortaya
koymaları hoş karşılanmaktadır. Elbette ki bizler de hoş karşılıyoruz.
Ancak, bazı çevreler tarafından bunlara gösterilen hudutsuz hoşgörü,
Türklüğünü ortaya koyanlara yönelik olarak hudutsuz tahammülsüzlüğe
dönüşmektedir. Ancak, bu tür tutum ve davranışlara yönelik olarak
bazen ilk bazen de son olmak üzere söylenecek yegâne söz "Ne mutlu
Türküm diyene" olacaktır.