Dış Politika23 Haziran 2009 00:00

Ah İran, Vah Türkiye!.. Meyyal UYGUR

Çok basit ekonomik ve siyasi tedbirlerle olayları durdurma imkanı olan İran, ya bunu yapacak, ya iyice otokratikleşecek. Sadece ülkenin değil, bölgenin kaderini de bu belirleyecek. İran, birincisini yaparsa, emperyalizmin planları en azından bir süreliğine çökecek, değilse işleri epey kolaylaşacak. Hangisinin olacağı, emperyalizmin Türkiye ile ilgili planlarına da yön verecek. Her halükarda -tarihi perspektifte görüldüğü üzere- Türkiye içinde rejimin iyice “otokratik-despotik” hale geleceğini, milli güçlerin iyice baskı altına alınacağını söylememiz kehanet olmayacaktır. discount card prescription discount prescription coupons prescription drugs discount cards

Tarih ve coğrafyanın ülkelerin kaderini belirlediğine en iyi, en somut iki örnektir Türkiye ve İran…Ve bugün her ikisi de birbirine paralel şekilde kaynıyor, kaynatılıyor. Tarihleri boyunca olduğu gibi!..Üniter-milli Türkiye Cumhuriyeti ile yürütülen hesaplaşmanın sebebini artık herkes biliyor. Ya İran? Yüzeysel değerlendirmelere bakarsanız, halk rejimden hoşnut değil. Acaba sadece bu kadar mı? İran’ı objektif gözle takip edenler bilir, -aynen Türkiye gibi- zengin kaynakların fakir bekçisi olarak bırakılan İranlıların yoksulluk ve yolsuzluk derdi, rejim sorunundan önce geliyor. Yani “Yeşil devrim” adı konulan olayların derinlerinde daha başka şeyler var. Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerindeki bölünmelere, Kafkaslardaki Soros operasyonlarına, pek tabii Türkiye’deki hesaplaşmaya “demokratikleşme-özgürleşme” diye alkış tutanlara, bir de İran’daki kaynamayı alkışlayanlara bakın. Bir fark görüyor musunuz?

 

Bugünü herkes konuşuyor, yazıp, çiziyor. Ben sizi biraz tarihe götürmek, bazı tesadüflere(!) dikkat çekmek istiyorum. Osmanlı’yı çökertme yılları olan 1800’lerin sonu, 1900’lerin başı İngiliz Dışişleri Bakanlığı gizli yazışmalarına yansırken, yanında İran’la ilgili planlar da yer alır. İşte birkaç örnek:           

 

“Türk Hükümetine, Kuveyt meselesinde İngiliz menfaatleri olduğu anlatıldı. İran Körfezi ve Kuveyt’te Majestelerinin Hükümetinin menfaatleri vardır, bu bölgelerde Sultan’ın başkalarına haklar vermesine tahammül edemeyiz ve bu durumlar Türk menfaatleriyle de çatışabilir. Bütün bunlar Türk Hariciye Vekiline bildirildi…”

 

“Sultan’ın, Bağdat Demiryolu yaptırma fikri komiktir. Ben Almanlarla anlaşarak, İngiliz kapitalistlerini korumayı tercih ederim…Unutmayalım ki, bu demiryolu projesi kıymetli avantajlar ve imtiyazlar taşımaktadır. Bu yolun inşaası için ısmarlanacak yığınla malzemeden başka, yolun iki tarafında maden hakları olacaktır. Ayrıca bu proje, Kuveyt ve İran Körfezi’nde sonsuz ticaret imkanları hazırlamaktadır. Mezopotamya’nın sulanmasında da, istikbalde bize üstün bir yer hazırlayacaktır…”   

 

İngilizler, o dönemde İran için özel raporlar da hazırlar. Mesela, 1908-1909 yıllarına ait raporlarda İran hakkında şu bilgiler verilir:

 

İran’daki İngiliz ajanları, milliyetçilere sempati gösterdiler. Buna karşı Ruslar da, Şah’ı tuttular. Bu vaziyet, İngiliz ve Rusların devamlı çekişmesine sebep oldu. 28 Eylül 1908’de Şah, Azerbaycan seçimlerinin yapılmayacağını tebliğ etti. Şah, verilen tavsiyelerin hiçbirini tutmadı ve Kasım’da Anayasa’yı lağvetti. Bu durumda Ruslar ve İngilizler, kuzey ve güney gümrüklerine el koymayı düşündülerse de, bu durumun İran’ın iç işlerine çok açık bir müdahale teşkil edeceğini düşünerek, bundan vazgeçtiler. Tebriz’de, Satar Han, Genç Türkler tarafından cesaretlendirildi ve İran milliyetçileri ile Genç Türkler arasında bir münasebet olduğu düşünülmeye başlandı. Bu, Rus Hükümetini ciddi endişeye sevk etti. Majestenin hükümeti, Satar Han’ı, Rusya’nın niyetlerinin iyi olmadığından haberdar etmelidir…Majestenin hükümeti, İran işlerine derhal müdahale etmelidir. İran’da durum o kadar vahimdir ki, Şah’a baskı yaparak, tebaasını tatmin edecek bazı tedbirler aldırmalıdır. Rus raporuna göre, İran’ın mali durumu felakettir, bu sebeple karışıklıklar ve anarşi beklenmektedir…Majestenin hükümeti, Şah’tan kendisine verdiği sözleri tutmasını talep edebilir. Mamafih bir Anayasa hükümeti olursa, borç almak istemeyebilirler. Bizim tekliflerimiz şöyledir: Şah, Sadrazamı ve amir Bahadur Jank’ı derhal işlerinden uzaklaştırmalıdır. Yeni kabineyi iki devletin tavsiye edeceği şahıslardan kurmalıdır. Şah, Anayasa rejimini geri getirmelidir. İmparatorluğun aydın kişilerinden, iki devletin tavsiye edeceği kişileri Meclise getirmelidir. Kendisine karşı silahla ayaklanmış olanların hepsini affetmelidir. Halkına seçim gününü ve genel seçimlerin olacağını bildirmelidir. Bu tedbirler alınır alınmaz, İran hükümetine derhal bir miktar para verilecektir. Bu paranın harcanması 16 Ocak’ta Rusların teklif ettikleri komisyon tarafından kontrol edilecektir. Bir Fransız maliye müfettişi ve iki asistanı, vergi toplanmasını kontrol edecektir.”

 

Evet Osmanlı’daki II. Meşrutiyet’e paralel, İran’da 1906-1911 arasında, “Anayasal Devrim” yaptırılır, buna da, “Bazı entelektüeller öncülüğündeki Batı’nın özgürlük ve eşitlik ideallerinin telkin edilmesi” denir. Oysa gerçek dönüm noktası, 1908’de İran’da petrol bulunmasıdır. Hem emperyalizmin hesapları, hem İran’ın bugünlere gelen yapısı açısından!..     

 

1920’lerde Türkiye’de Mustafa Kemal’in öncülüğünde emperyalizme karşı Milli Mücadele yürütülürken, İran’da İngiliz yanlısı bir yönetim işbaşına getirilir. Pehlevi hanedanlığı tamamen İngiliz himayesinde kurulur. Türkiye parçalanmak istenirken, İran’ın merkezi yönetime geçmesi sağlanır. O kadar ki Farsça dışındaki tüm dillerin kullanılması yasaklanır. En büyük baskıyı da Azeriler görür. Çünkü “Azerilerin Türk olması ve İran’dan ayrılmalarından” korkulmaktadır. Ne ilginçtir bugün Azerileri bu yönde teşvik edenler emperyalistler. Öyle ki, “Türkiye Kürtleri atıp, sizinle birleşmek istiyor” propagandasının yapıldığı öne sürülüyor.

 

İki ülke kaderinin kesiştirildiği bir diğer tarihi dönüm noktası 2. Dünya Savaşı ve sonrasıdır. İran, İngiltere, SSCB ve ABD’nin çıkar mücadelesine sahne olur, 1943 Tahran Konferansında üç ülke İran’ı yeniden inşaya karar verir. Ancak ülkelerarası paylaşım savaşı sona ermez ve 1950’lerde İran milliyetçiliği güçlenir. Bunun sonucunda işbaşına gelip, petrolü millileştiren Musaddık’ın ABD tarafından devrildiğini işte geçenlerde Obama itiraf etti. Yeniden Şah yönetimine geçilmesiyle petrollerin işletilmesi, yüzde 50’si İran’da olmak üzere çok uluslu bir konsorsiyuma devredilir. Rejimin giderek otokratik bir yapıya bürünmesi sol ve İslamcı akımları bir yandan yükseltir, bir yandan parçalar. İran’ı, Şah yönetiminden, İslam Devrimine taşıyan süreçte gündeme getirilen reform paketlerinin adı “Ak Reform”dur.            

 

Aynı dönemde Türkiye önce Truman Doktrini ve Marshall Fonu, ardından NATO üyeliği, AET (bugünkü AB)’ye müracaatı ile hem siyasi, hem ekonomik açıdan yavaş yavaş tamamen Batı’nın kontrolüne alınır…Birbirine benzer, benzemez, Musaddık 1953’te devrilip, tutuklanmıştır, Türkiye’de de Menderes iktidarına karşı “baskıcı rejim, ülkeyi kardeş kavgasına sürüklediği, laiklik karşıtı eylemler” gerekçesiyle 1960’ta ilk askeri darbe yapılır. İran ve Türkiye arasındaki bir başka ters paralelliği görüyorsunuz değil mi, birinde “otokratikleşme”, diğerinde “özgürleştirme” süreçleri…Dışişleri Bakanlığı döneminde Gül’ün bile, “1921 Anayasasından sonra en özgürlükçe anayasa” dediği son derece esnek Anayasa’ya rağmen Türkiye’de de sular durulmaz, gençlik hareketleri, milliyetçilik ve anti-emperyalizm yükselir.

1970’li yıllarda İran, halkın tercihlerinin aksine ekonomik, siyasi ve askeri anlamda tam olarak ABD’nin bölgedeki jandarmalığını yaparken, Türkiye’de yeni bir askeri muhtıra dönemi yaşanır ve ara rejime geçilir. Sıkıyönetim ilan edilir, özgürlükler kısıtlanır. Tüm bu süreçlerin sonunda İran’da 1979’da “İslami darbe” gelirken, sadece 1 yıl sonra Türkiye “Askeri darbe” yaşar. Acaba Obama 1950’lerden itibaren Türkiye’de olanlar için de bir “özeleştiri” yapar mı?

 

                                   BOP Bitmedi, Tıkır Tıkır Yürüyor

 

Sonrasında her iki ülkenin iç işlerinde yaşananlar malum. O yüzden hemen BOP Projesi’ne geçelim. Bilindiği gibi BOP kapsamında bölünmesi öngörülen ülkeler arasında Irak, Türkiye ve İran da var. Irak’tan başlayalım. Humeyni Devrimi’nden kısa bir süre sonra Saddam, durup dururken İran’a kimin destek ve yardımıyla saldırdı? Elbette ABD’nin. 6 yıl devam eden bu savaş her iki ülkeyi de yıprattı, ama bu arada emperyalistler hem bol silah sattı, hem “Kürt sorununun” doğması sağlandı. Saddam ardından yine ABD’nin teşvikiyle Kuveyt’e girdi ve malum işgalin önü açıldı. Netice Müslüman Müslüman’ı öldürdü, Irak fiilen üçe bölündü, “Kürdistan” kuruldu, emperyalistler enerji kaynaklarının üzerine oturdu ve Saddam bir bayram sabahı asıldı. 

 

Türkiye; içeride AB, dışarıda ABD’nin siyasi, ekonomik ve askeri baskıları, bir de PKK ve uzantılarına verdikleri destekle ne hale geldiğimiz ortada, fazla söze hacet yok!..

 

Ve İran; BOP’a göre üçe bölünmesi gerekiyor. Maşallah, böylesine tarihi derinliği, kültürü, eğitimli insanı, en önemlisi “bağımsızlık ve vatana bağlılık” yanlılarının ezici çoğunluğuna rağmen beceriksiz, basiretsiz yöneticiler eliyle emperyalizme, “suyumu bulandırdın” diyecek, o kadar çok fırsat veriliyor ki!.. Yazık!..    

 

Diyeceğim şu ki, BOP, Başbakan Erdoğan’ın iddia ettiği gibi, “doğmadan ölmüş” veya Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun söylediği gibi, “çökmüş” değil. Tanklarla, “reformlarla” ya da “kadife devrim”lerle sürüyor.

 

                                  Türkiye, İran’ın Alternatifi mi?                         

 

Türkiye-İran paralelliği, bundan sonra da yürüyecek mi, yürüyecekse neler olacak kısmına gelince; Çok basit ekonomik ve siyasi tedbirlerle olayları durdurma imkanı olan İran, ya bunu yapacak, ya iyice otokratikleşecek. Sadece ülkenin değil, bölgenin kaderini de bu belirleyecek. İran, birincisini yaparsa, emperyalizmin planları en azından bir süreliğine çökecek, değilse işleri epey kolaylaşacak. Hangisinin olacağı, emperyalizmin Türkiye ile ilgili planlarına da yön verecek. Her halükarda -tarihi perspektifte görüldüğü üzere- Türkiye içinde rejimin iyice “otokratik-despotik” hale geleceğini, milli güçlerin iyice baskı altına alınacağını söylememiz kehanet olmayacaktır. Kendi içinde siyasi, ekonomik sosyal sorunlarla boğuşturulan bir Türkiye’nin dışarıya bakmaz hale geldiği/geleceği de aşikar. Öte yandan İran’ın dini açıdan iyice radikalleştiği havası verilirken, Türkiye’de “ılımlı İslam”a yönelik adımların nasıl da hızlandığının farkındasınız değil mi?       

 

Bilindiği gibi Obama Yönetimi, Türkiye-ABD ilişkilerinin adını, “Model Ortaklık” diye koydu. Acaba kimin, kime karşı “modeli”yiz? Önce yine bazı hatırlatmalar yapalım. Ecevit iktidarında Afganistan’a asker gönderilmesi gündeme geldiğinde, Abdullah Gül şunları söyler: Hepimiz kaygıyla takip ediyoruz ki, yarın bu, Irak’ı, Sudan’ı, Yemen’i de, hatta hatta İran'ı da içine alır mı?..Bu tabii, çok daha tehlikeli bir gelişmedir…Ekonomik açıdan ise Türkiye ne yazık ki, ekonomik bağımsızlığını adeta kaybetmiş bir ülke olarak yakalanmıştır. Belki de Türkiye’nin, bazı şeylere, ‘hayır, öyle değil şöyle olsun’ diyememesinin altında bu da yatabilir.”

 

Dışişleri Bakanlığı döneminde ise kapalı bir toplantıda AKP milletvekillerine, “Biz, İran’ın nükleer programıyla ilgili olarak, BOP kapsamında ABD ile birlikte hareket edeceğiz. Girişimlerimiz de sürecek. Ancak olumsuz bir tablo çıkarsa Türkiye, İran kapısını kapatmak zorunda kalacak” der.

 

AKP’nin iktidara gelmesi öncesinde ABD’ye büyük bir ziyaret yapan Erdoğan, “11 Eylül menfur saldırısından sonra Batı dünyası ile İslam dünyası arasında ortaya çıkan gerginliğin azaltılması konusu sık sık gündeme geldi. Türkiye’nin bu noktada, tüm dünyaya ve İslam ülkelerine model olabilecek bir potansiyele ve demokrasi kültürüne sahip olduğu konusundaki görüşlerimizi dillendirdik. Amerikalı dostlarımız, Türkiye’nin yapıcı bir rol oynaması gerektiğini düşünüyorlar” açıklamasını yapar. Temmuz 2004’teki İran ziyaretinde ise “BOP’da ortak hedef olarak İran gösteriliyor. Bu konu gündeme geldi mi?” sorusuna, “Elimizden ne geliyorsa, bunu bölge barışı için, bölgenin refahı ve mutluluğu için yerine getirme gayreti içinde olacağız” cevabını verir. 

 

22 Temmuz seçimlerinden sonra ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Nicholas Burns, “Irak, İran ve  Suriye’ye komşu olan Türkiye’nin, 2008 yılında ABD ile bağlantısı çok  daha önemli hale gelecek. Türkiye, bizim Geniş Orta Doğu’daki çıkarlarımız için kritik önemde. Türk yetkililerinin, dünyanın bu bölgesindeki  stratejik zorluklara cevap verilmesinde katılımcı olmasına ihtiyacımız  var” şeklinde konuşur. 

 

Belki bunların hepsinden önemlisi, Erdoğan’ın Davos’taki “One Minute” çıkışından sonra yazdığım “Büyük Davos Senaryosu Ya da Altın Vuruş” başlıklı yazıda da bahsettiğim Avrupa Musevi Kongresi Başkanı Besnainou ile Erdoğan arasındaki o görüşme, Besnainou’nun bu görüşmeden sonra İsrail Haaretz Gazetesi’nde kaleme aldıkları…“İslam dünyası Ahmedinejad’dan daha iyi sözcüyü hak ediyor…Erdoğan’ın, İslam dünyasının sözcüsü olması gerekiyor…Erdoğan da bu analizleri onaylıyor”!..

 

Tarihi tespitlerle başladım, öyle bitireyim. Sultan Abdülhamid, yönetime geldiği günlerde şu analizi yapar: “İngiltere, Hindistan ve Asya’nın güvenliğini ya Osmanlı İmparatorluğu topraklarına sahip olarak, ya Osmanlının müttefiki olarak sağlayabilirdi…Bu sebeple hem siyaset olarak bize yaklaştı, hem de içimizden idareyi ele geçirmek için Mason localarını kullanmaya başladı.”

 

Bölgedeki emellerinden asla vazgeçmeyen emperyalizm, bugün Türkiye’ye ve de İran’a nasıl bakıyor, neler yapıyor?..Sanki artık bölgenin bu iki en güçlü ülkesini karşı karşıya getirip, ikisini birden yok etme sürecindeler. Kaderlerimiz öylesine  birbirine bağlı ki…Sadece yönetimlerin değil, iki ülke halkının da çok ama çok dikkatli olması gerekiyor. Sizce umut var mı?