Siyaset16 Haziran 2009 00:00

Bartholomeos Türkiye’den Büyük mü?- Meyyal UYGUR

Atatürk’ten sonra “en büyük reformcu” olduğunu iddia edenlerin, O’nun yaptığı ne varsa yakıp-yıkma peşinde koştuğu ortada. Alenen 2. Cumhuriyet Anayasası yapmak istediler, olmadı. Belli ki, kapıdan giremedikleri yere, bacadan, pencereden, tünelden giriyor, fiilen yeni Anayasa inşaa ediyorlar. Gül ve Erdoğan’ın Güneydoğu Danışmanı, Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan’ın şu sözünü not edin:        “Bazı hususlar vardır ki, önce pratik hayatta uygulanır, daha sonra yasalarla da düzenlenir. Bu tip sancılı süreçler kamuoyunun alışa alışa benimseyeceği şeylerdir.”   AB’nin, Anayasa değişikliğinde önceliği niçin, “siyasi partilerin kapatılmasının imkansız hale getirilmesine” verdiğini de bir düşünün. T.C.’nin fiili yıkımının “demokratik demokratik” gerçekleştirilmesini sağlamak olabilir mi?  cialis forum link cialis bez receptaarcoxia 90 mg wikipedia site arcoxia cenacialis walgreen coupon cialis discount cialis coupon

Seçim Yasası’nın 58. maddesi, “Radyo ve tv’de yapılacak propaganda yayınlarıyla, diğer seçim propagandalarında, Türkçeden başka dil ve yazı kullanılması yasaktır” diyor. Siyasi Partiler Yasası’nın 81. maddesine göre de “Partilerin, tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçe’den başka dil kullanması yasak”.

 
Hemen vurgulayalım, bu yasaklar biz “geri kalmış, ilkel” Türkiye’ye mahsus da değil. Hiçbir uluslararası sözleşme, AB müktesebatı ve AİHM kararında, siyasi partilerin o ülkenin “resmi dili” dışında dil kullanmasına cevaz verilmiyor. Bulgaristan seçimlerini hatırlayın. Her defasında çoğunluğunu, bu ülkedeki Türk azınlıkların oluşturduğu Hak ve Özgürlükler Hareketi’nin mitinglerinde Türkçe kullanıp, kullanmayacağı dikkatle izleniyor. Kullansa, hemen tepesine çöküp, kapatacaklar.

 

Kars-Digor’un genç Cumhuriyet Savcısı Ömer Tütüncü’nün aldığı ve “ülkemizdeki demokratikleşme çabaları yönünden çok anlamlı” bulunup, alkışlanan kararından söz ediyorum. Savcı, DTP’lilerin seçim kampanyasında halka Kürtçe hitap etmelerinin suç oluşturmadığı gerekçesiyle “takipsizlik” kararı vermiş. Gösterdiği dayanaklar da çok ilginç;  “TRT’nin Kürtçe yayın, üst düzey devlet yetkililerinin Kürtçe konuştuğu bir ortamda, yasalarımızdaki o maddelerin hükümsüzdür” demeye getirmiş.

 

El hak doğru. Doğru da, herhalde bir Cumhuriyet Savcısı’nın görevi, “Anayasa, yasalar delindiğinden, suç ortadan kalkmıştır”ı savunmak değil, o yasalar değiştirilene kadar uygulamaktır. Hele de mesele doğrudan Cumhuriyet’in temel ilkeleriyle alakalıysa!..

 

Beni en çok şaşırtan, bu konularda “iliştirilmiş-işbirlikçi-görevli” gazeteciler gibi düşünmeyen, “azınlık haklarının bireysel” olduğunu savunan Oktay Ekşi’nin bile, Savcı’nın kararını alkışlayıp, “kurallar ile kamu vicdanının çatışmasında, kamu vicdanının galip gelmesinden” duyduğu memnuniyeti ifade etmesi. Oysa ki, ana dili kullanma alanlarının, bireysellikten çıkartılıp, kollektif hakka dönüştürülmesinin en baba örneği ile karşı karşıyayız. Seçim meydanında Kürtçe konuşanlar, yarın “seçmenlerine hitap” gerekçesiyle, TBMM Genel Kurulu’nda da Kürtçe konuşmayı talep etmeyecek mi? Ardından milletvekili yemininin Kürtçe yapılması, beraberinde o metindeki “Türklük” ifadeleri ile çelişkiye düşüleceğinden, yeminin değiştirilmesi gündeme gelmeyecek mi? Böyle bir Meclis, ne Meclisi olur?

 

Sözün kısası, TRT’den Kürtçe yayınlardan sonra, -Kürtçe Mevlüt ve Kur’an, Devlet Tiyatrolarının Kürtçe oyun sergilemesi, Öğrenci Andı’nın kaldırılması yönündeki psikolojik harekatı geçiyorum- Anayasamızın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez” maddelerinden birisinin fiilen ortadan kaldırılması, Savcı’nın ifadesiyle “hükümsüz” hale gelmesinde çok büyük bir adım daha atılmaktadır.                

 

Bunu bir kenara not ettikten sonra, gelelim bir başka maddeye, laikliğe. Alevilik “açılımı” bahanesiyle, Cumhuriyet’in en önemli kurumlarından biri olan Diyanet İşleri Başkanlığı tartışmaya açılıyor. Bu konuda fazla yorum yapmamıza gerek yok, zira 2. Cumhuriyetçilerin “önderi” Eser Karakaş’ın 9 Haziran tarihli şu satırları her şeyi özetliyor:          

 

“Doğrusu Sünni yurttaşlarımızın da kendi inançlarını tehlike gören ve bu nedenle kontrol amaçlı kurulmuş bir yapıyı (DİB) bu kadar sevecenlikle kucaklamalarını tuhaf buluyorum. Sünni yurttaşlarımıza Diyanet ve Genelkurmay Başkanlığı kuruluş kanunlarının aynı Resmi Gazete’de yayınlandığını hatırlatmak belki konuya bir parça sarahat getirebilir diye düşünüyorum. Celladına aşık olmak nasıl bir şeydir acaba?..” (TSK nefretindeki sınır tanımamazlığa bakar mısınız?)  

 

Anayasamızdaki laiklik düzenlemeleri ile ilgili ikinci ve en büyük operasyon ise Ruhban Okulu üzerinden başlatıldı. Operasyonun bir ayağında AB, diğerinde içerideki sözcüleri var. Başbakan, mayın temizleme kanunu ile ilgili tartışmalar sırasında, “Biz milletin, ülkenin menfaati aleyhine hiçbir şeye imza atmadık, atmayız” demişti ya, öyleyse soralım; Mesela Kıbrıs ek protokolü neyin nesidir? O yanlış imza yüzünden şimdi, “Ruhban Okulu’nu açın, biz de ek protokol baskısını biraz geciktirelim” şeklinde ahlaksız teklifte bulunuyor, yanlışı, yanlışla telafi etme cüretini göstermiyorlar mı? Uzatmayayım, Çankaya Köşkü’ndeki Gül’den Başbakan Erdoğan’a, AB’den sorumlu Bakan Egemen Bağış’tan eski Milli Eğitim Bakanı Çelik’e, 2. Cumhuriyetçilerden Zaman’cılara uzanan büyük bir blok Ruhban Okulu’nun açılması için seferberlik ilan etmiş durumda.

 

Konu çok açık. Türk üniversite sistemine uymayı reddedip, okullarını kapatmışlar. Türkiye’nin bütün tekliflerini geri çevirmişler. İlla da, “Ruhban Okulu, Türk hukuk sistemine tabi olmayacak, bağımsız ve ekümen olacak” diyorlar. Son olarak Amerikan’ın Sesi Radyosuna, “Bu okulun amacı, sadece İstanbul’daki toplumuzdan gelen papazları değil, aynı zamanda dünya çapındaki diğer Ortodoks kiliselerinden gelen papazları eğitmektir. Kiliselerimiz gibi okullarımızın da olması hakkımızdır” açıklaması yaptılar. Oysa Anayasamız çok net; “Özel dini okul açılamaz”… 

 

Ama Başbakan Erdoğan NTV’de, Çok da önemli bir konu değil, açılabilir” dedikten sonra T.C. Başbakanı sıfatıyla Lozan’ın delinmesine nasıl göz yumduğunu bir kez daha şöyle anlattı:  

 

“Ama siz ne yapıyorsunuz, Batı Trakya’nın seçilmiş müftüsünü tanımıyorsunuz. Burada Patriği Sen Sinod (Kutsal Meclis) seçiyor. Lozan’a göre, bunların T.C. vatandaşı olması lazım, değil, ama biz anlayış gösteriyoruz. Hiç olmazsa vatandaşlık müracaatında bulunsunlar dedik. Siz ne yaptınız, Batı Trakya’da ‘Türklük’ ifadesine tahammül edemiyorsunuz. Bunları dostum Karamanlis’e, Dora’ya (Yunanistan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyani) çok söyledim. Savunamıyorlar, ‘yapacağız, edeceğiz’ diyorlar, ama medya baskısından çok korkuyorlar.”      

 

                      Türkiye Patrikhane ile Masaya Otursun

 

Niye bu konu ikide bir ve her defasında daha üst perdeden gündeme getiriliyor? Çünkü “menfaatlerin bileşkesi” var. Bir taraf, Ruhban Okulu üzerinden Türkiye içinde yeni “egemenlik alanları” kurma, diğer taraf “özel dini okulların açılması” ile T.C.’nin bir “kalesini” daha fethetme peşinde!..

 

Patrikhane ve Ruhban Okulu meselesi Türkiye’nin en haklı olduğu konulardan biri, ama bunu söyleyenler artık “Ergenekoncu” ilan edildiğinden, T.C.’yi yıkma azim ve kararlılığında olanlar meydanı iyice boş bulmuş, var güçleriyle saldırıyorlar. O halde bu meselede gerçekler nedir, bir de onların cephesinde yer alan bir kuruluşun tespitlerinden aktaralım. Türkiye’nin kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin Parlamenterler Asamblesi’ne ait bir rapor var. Hukuk İşleri ve İnsan Hakları Komitesi Raportörü Michel Hunault imzalı, tarihi de çok taze, 21 Nisan 2009. “Batı Trakya’daki Müslüman Azınlık ile Türkiye’deki Gayrı Müslim Azınlıkların Dini Özgürlük Ve Diğer İnsan Hakları” başlıklı raporda, B. Trakya’daki soydaşlarımızın içler acısı hali tüm çıplaklığı ile ortaya konuyor, ama Yunanistan yine de takdir ediliyor. Türkiye’ye gelince, buradaki gayrı Müslim azınlığa tanınan haklar madde madde sıralanıyor, mütekabiliyetin “m”sinin bile olmadığı ortaya çıkıyor, ama yine de Türkiye eleştiriliyor. Ruhban Okulu bağlamındaki tespitlere gelince, özetle şöyle deniliyor:

 

“Türkiye’de dini eğitim devletin kontrolünde. İktidar, AB ve ABD’nin baskısıyla Ruhban Okulu’nun yeniden açılması için 2006’da bir reform yasa tasarısı hazırladı ancak TBMM’de reddedildi. ABD Büyükelçiliği, bu konuda Türkiye’yi zorlamaya devam ediyor. Patrikhane’nin yaşadığı birinci zorluk, dışarıdan üye getirilmesi ve çalışma izini alınması mecburiyeti. Rum Patrikliği’nde halen 8 ABD ve 1 Yunanlı üye var, yani illegal çalışıyorlar. Türk yetkililer, azınlıklara yardımcı olmak için bu kanunsuz duruma özellikle gözlerini kapatıyor görünüyor. Ancak Patriklik, kesin olan vatandaşlık şartı altında bu durumu daha fazla idare edemez.” (Patrikhane kanunlara uysun diyeceklerine, Türkiye kanunlarını Patrikhane’ye uydursun demeye getiriyorlar)  

 

Raporun devamında ise Ruhban Okulu’nun neden açılamadığı, daha doğrusu Patrik Bartholomeos’un hem diğer azınlıkları, hem de Türkiye’yi nasıl teslim aldığı şöyle anlatılıyor:  

 

“Patrik Bartholomeos Türk yetkililerin bu meselede diyalogu reddetmesinden üzüntülü. Türk hükümetine 84 mektup gönderdi ama hiçbiri cevaplandırılmadı. Ayrıca Patriklik, yetkililere ikisi hükümet, ikisi Patriklik temsilcisinden oluşan ortak bir müzakere komitesi kurulmasını önerdi. Bu teklif de cevaplandırılmadı. Avrupa Konseyi ve Raportör, taraflar arasında diyaloğu teşvik edebilirYahudi cemaati temsilcileri, Türkiye’de din adamı eğitimi problemleri olmadığını, kendilerinin orta seviyede eğitim verdiğini, öğrencilerin yüksek öğrenim için ise İsrail’le gönderildiğini, dahası kültür farklılıklarından dolayı kendilerinin de bunun böyle olmasını istediklerini söyledi. Ermeni Ortodoks temsilcisi de, Türk üniversitelerinde bir bölüm açılmasının kendileri için yeterli olduğunu, din adamlarına Türk vatandaşlığı şartının kendilerini rahatsız etmediğini anlattıTürk yetkililer, İstanbul Üniversitesi bünyesinde bir bölüm açma niyetinde olduklarını belirtirken, Galatasaray Üniversitesi Rektörü de, Rum, Ermeni Patrikliği ve Hahambaşı ile kendi üniversitelerinde bir bölüm açılmasını görüştüğünü, Ermeni Patriği ve Hahambaşı’nın aynı fikirde olduğu, ancak Rum Patrikliği’nin, üniversitelerin YÖK’e bağlı olması sebebiyle buna itiraz ettiği bilgisini verdi.”     

 

Atatürk’ten sonra “en büyük reformcu” olduğunu iddia edenlerin, O’nun yaptığı ne varsa yakıp-yıkma peşinde koştuğu ortada. Alenen 2. Cumhuriyet Anayasası yapmak istediler, olmadı. Belli ki, kapıdan giremedikleri yere, bacadan, pencereden, tünelden giriyor, fiilen yeni Anayasa inşaa ediyorlar. Gül ve Erdoğan’ın Güneydoğu Danışmanı, Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan’ın şu sözünü not edin:   

   

“Bazı hususlar vardır ki, önce pratik hayatta uygulanır, daha sonra yasalarla da düzenlenir. Bu tip sancılı süreçler kamuoyunun alışa alışa benimseyeceği şeylerdir.”

 

AB’nin, Anayasa değişikliğinde önceliği niçin, “siyasi partilerin kapatılmasının imkansız hale getirilmesine” verdiğini de bir düşünün. T.C.’nin fiili yıkımının “demokratik demokratik” gerçekleştirilmesini sağlamak olabilir mi?