Kangren Olmuş Bir Coğrafya: Boşaltılan Köyler, Fakirleşen İnsanlar-Sinan Zeyneloğlu
Baskıcı, korkutucu ve sindirici yöntemlerle tek tek bireyleri baskı altına almak, onları bazı şeyleri yapmaya veya yapmamaya zorlamak mümkündür, ancak bu yöntemlerin bütün bir halk, bütün bir bölge, bütün bir topluluk üzerinde uygulanması uzun vadede aksi sonuç verecek, baskıya maruz kalan topluluğun şu veya bu şekilde şiddet içeren bir karşılık vermesine yol açacaktır. Baki Tuğ tarzında askerlerin, Mehmet Ağar ekolünden polislerin veya Zekeriya Öz gibi savcıların (ki bu örnek isimler 1970’lerden 2000’li yıllara uzanan bir seçki oluşturmaktadır) bir türlü kavrayamadıkları husus şudur: Baskı ve tehdit ile tek tek bireyleri sindirebilirsiniz ama uzun vadede bütün bir toplumu yönetebilmek için önce gönülleri kazanmanız gerekir. discount drug coupons lilly coupons for cialis free discount prescription cardfusidinezuur voetschimmel fusidinezuur creme fusidinezuur acnecialis walgreen coupon site cialis coupon
Tam bir yıl önce Ekim 2007’de gerçekleşen ve çıkan çatışma sonucunda 12 askerimizi şehit verdiğimiz Dağlıca baskınının acısı ve utancı henüz zihnimizden ve kalplerimizden silinmemişti ki önce Mayıs 2008’de, ardından da Ekim ayında Aktütün sınır karakolu aynı yıl içinde iki kez baskına uğradı ve çıkan son çatışma sonucunda 15 askerimiz şehit oldu.
Aktütün’e yapılan her iki baskının da, büyük tantanayla gerçekleştirilen ve tamamlanmalarının ardından kimi basın organlarının “taş üstünde taş bırakmadık, örgütü bitme noktasına getirdik” diye manşetler attığı TSK’nin Kuzey Irak’ta gerçekleştirdiği kara ve hava harekâtlarının kısa zaman ardından yapılmış olması, gerek PKK sorununun gerekse ondan çok daha karmaşık olan “Kürt sorununun” sadece silahlı mücadele ile çözülemeyeceğini bir kez daha ve çok acı biçimde hepimize göstermiş oldu.
Analizimizin devamına geçmeden hemen belirtelim: Şu veya bu karakola baskın yaparak askerlerimizi şehit edebiliyor olması PKK’nın günün birinde Türk ordusunu açık arazide yenerek üzerinde hak iddia ettiği topraklardan söküp atabileceği anlamına gelmemektedir. Çeşitli tarihî, siyasî, toplumsal ve ekonomik etkenlerden ötürü ne PKK’nın (ne de başka bir Kürt silahlı grubun) Türk ordusu karşısında nihaî bir zafer kazanması mümkün değildir. Bunda gözüpek erler ve iyi eğitimli subay ve astsubaylardan oluşan Türk ordusunun kalitesinin yüksekliğinin yanı sıra Kürtlerin tarih boyunca beylikler ve aşiretler ötesinde bir devlet sahibi olmamalarının verdiği deneyimsizlik de etkilidir.
90 yıl önce Ermeniler ve Rumlar, sahip oldukları dış desteğe ve kendileri için çok elverişli siyasî-askerî konjonktüre rağmen Anadolu üzerinde yürüttükleri mücadeleyi hangi sebeplerden dolayı kaybettilerse aynı sebepler nedeniyle yine bazı dış güçler destek verseler bile ayrılıkçı bir Kürt silahlı hareketinin nihaî bir zafer kazanması mümkün değildir. Bir parantez daha açarak belirtelim ki Kürt toplumu içinden de çok yetenekli devlet adamları, hâkimler, savcılar, askerler, genel müdürler, müsteşarlar ve benzerleri çıkmakta, ancak bu kişiler tümüyle Türkiye Cumhuriyetinin hizmetinde bulunmaktadırlar. Türkiye’nin geçişken ve bütünleştirici toplumsal yapısı sayesinde, eğitim veya ticaret amaçları ile Türkiye’nin batı illerine göç eden Kürtler kısa zamanda Türkleşmekte, ancak Türkiye’nin Güneydoğusu büyük ölçüde ülkenin ekonomik ve sosyal merkezlerinin etki alanı dışında kaldığından, bu bölgede yaşamaya devam eden insanlar Türk toplumunun ekonomik ve sosyal hayatının dışında kalmaktadırlar.
Bu durum ise Türk toplumundan bağımsız bir Kürt burjuvazisi ile Kürt intelijensiyasının oluşmasını engellemektedir. Millî devlet kurmak için gerekli olan bu iki sınıfın yoksunluğu, daha doğrusu bu kesimlerin büyük ölçüde Türkleşmiş veya Türkleşiyor olmaları ise bir Kürt millî devletini (en azından Türkiye Kürdistanı’nda) olanaksız hale getirmektedir. Bu durum Kürtlere ve Türkiye’ye özgü değildir, coğrafî açıdan dağlık ve periferik konumda bulunan birçok topluluk kendi ulus devletlerini kuramayarak yönetimi altında bulundukları ve görece daha merkezî ve ovalık konumdaki başka toplumlara kısmen veya tamamen entegre olmuşlardır. İngiltere’de Galliler ve İskoçlar veya Fransa’da Bretonlar ve Korsikalılar bu duruma örnektir.
Öte yandan ayrılıkçı “Kürt gerillaların” Türk ordusu karşısında nihaî bir zafer kazanamayacak olmaları Türk ordusunun bu hareketi kolayca bastırabileceği anlamına gelmemektedir. Kürt gençlerinin silah kullanmadaki ustalıkları, bölgeyi iyi tanımaları, bölgenin de saklanmaya müsait zorlu arazi yapısı ve en önemlisi işi ve eğitimi olmayan umutsuz gençlerin dağa çıkmaları ve ardından pişman olsalar dahî geri dönememeleri, PKK’nın gerilla savaşını sonsuza dek sürdürmesine olanak sağlamaktadır. Türk stratejistleri, PKK’nın tarihini 1984 yılından başlatırlar, ancak unutulmamalıdır ki Kürt tarihi isyanlarla doludur; Osmanlı İmparatorluğu bile bölgeyi hiçbir zaman tam olarak kontrol altına alamamış, bölgedeki egemenliğini ancak Osmanlı süzerenliğini kabul eden yerel beyler aracılığı ile sağlayabilmiştir. 15 yıldır uygulanan koruculuk sistemi ve bu sistemin (her biri birer suç örgütü reisinden farksız) aşiret ağaları aracılığıyla yürütülmesi, Türkiye Cumhuriyetinin bu alanda Osmanlı’dan bir adım öteye geçemediğinin acı bir ifadesidir.
Sözün özü, Türk ordusunun Türkiye’nin Güneydoğusu’ndan atılması söz konusu değildir, ancak Türk devletinin bölgede sosyal, ekonomik ve askerî açıdan tam bir egemenlik sağlayamadığı ve bölgede yaşayan Kürt asıllı vatandaşlarımızı Türk toplumu ile kaynaştıramadığı ortadadır.
Ana konumuza geri dönecek olursak, 1984 yılında Eruh baskını ile başlayan silahlı ayrılıkçı Kürt hareketi, gerilla savaşına hazırlıksız yakalanan ve çok da kısa olmayan bir toparlanma devresi geçiren Türk ordusundan çok sert karşılık görmüş, çeyrek yüzyıldır süren bu mücadeleden ise en büyük zarar ve eziyeti bölgedeki sivil halk çekmiştir. Ne yazık ki güvenlik kuvvetlerimizin terörle mücadele adı altında uyguladıkları birçok yöntem, bölge halkının Türk devletinden soğumasına yol açmış, dahası bizzat birçok güvenlik mensubunun dile getirdiği “gündüz külahlı, gece silahlı” gibi çirkin tanımlamalarla bölgenin sivil halkı tümden töhmet altında bırakılmıştır.
Evet doğrudur, Güneydoğu’da birçok köy süreç içinde PKK’ya şu veya bu derecelerle yardım ve yataklık etmiş veya etmek zorunda bırakılmıştır, ancak kimseyi suçlamadan önce bütün okuyucularımızın bir an için kendi sıcak evlerinin, nezih mahallelerinin bir gece silahlı adamlar tarafından basıldığını hayâl etmelerini rica ediyoruz. Nasıl ki çoğumuz hem kendimizi korumak hem de ailemizi başsız bırakmamak için gereksiz bir kahramanlık yapmayarak, karşımızdaki silahlı grubun, uğrunda ölmeye değmeyecek bazı isteklerine uyacak isek, Güneydoğu’da PKK tehdidi altında bulunan köyler de aynı düşüncelerle kendilerini ve ailelerini korumak için terör örgütüne yardım etmek zorunda kalmışlardır. Ayrıca unutulmamalıdır ki bölgede gece vakti baskına uğrayan bir köy güvenlik kuvvetlerine zamanında haber verse bile güvenlik kuvvetlerimiz olası bir pusuya düşmeme düşüncesi ile ancak ertesi sabah yola çıkarak köye ulaşmaktadır. Bu durumda gece boyunca silahlı teröristlerle başbaşa kalan bir köyün, teröristlerin isteklerini kabul etmemek gibi bir lüksü söz konusu değildir.
Buna rağmen -ve belki de birçok durumda askerî gerekliliklerden ötürü- 1984’te sıkıyönetim döneminden başlamak üzere Güneydoğu’da gerekli görülen birçok köy boşaltılmış veya boşalmak zorunda bırakılmış, köy boşaltmaları özelikle 90’lı yılların ilk yarısında hız ve yoğunluk kazanmıştır (Tansu Çiller, Mehmet Ağar, Doğan Güreş “tak diye emrediyor, şak diye yapıyorum” dönemleri). Bu uygulamanın yasal dayanağı Turgut Özal’ın başbakanlığı ve Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı döneminde çıkarılmış olan 10.07.1987 tarih ve 285 sayılı “Olağanüstü Hal Bölge Valiliği İhdası Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” olup, söz konusu kararnamenin 4.maddesinin h-bendi “Olağanüstü Hal Bölge Valisi güvenlik yönünden gerekli düzenlemeleri yapabilmek için geçici veya sürekli olarak görev alanı içinde bulunan köy, mezra, kom ve benzeri yerleşim birimlerini boşalttırabilir, yerlerini değiştirebilir, birleştirebilir ve bu maksatla gereken kamulaştırma ve diğer işlemleri re'sen ve ivedilikle yapabilir.” hükmünü içermektedir.
Köy boşaltmaların temel amacı her ne kadar örgüte verilecek lojistik desteğin kesilmesi olmasına rağmen bu uygulamanın çok daha derin başka bir amacı olduğu da unutulmamalıdır. İster terörist örgüte verilecek lojistik desteği kesme amacı ile köy boşaltma, ister örgüte olası katılımları engelleme amacı ile duvara yazı yazan liselileri işkenceden geçirme olsun, bütün baskıya ve kaba kuvvete dayalı uygulamaların temelinde genel olarak şu veya bu şekilde çıkıntılık yapan bireylere haddini bildirme ve devletin (kaba) gücünü gösterme düşüncesi yatmaktadır. Buradaki amaç potansiyel isyancı olabilecek bireyin en baştan sindirilerek her türlü eylemin sonuçsuz kalacağının hissettirilmesidir. Baskıcı, korkutucu ve sindirici yöntemlerle tek tek bireyleri baskı altına almak, onları bazı şeyleri yapmaya veya yapmamaya zorlamak mümkündür, ancak bu yöntemlerin bütün bir halk, bütün bir bölge, bütün bir topluluk üzerinde uygulanması uzun vadede aksi sonuç verecek, baskıya maruz kalan topluluğun şu veya bu şekilde şiddet içeren bir karşılık vermesine yol açacaktır.
Baki Tuğ tarzında askerlerin, Mehmet Ağar ekolünden polislerin veya Zekeriya Öz gibi savcıların (ki bu örnek isimler 1970’lerden 2000’li yıllara uzanan bir seçki oluşturmaktadır) bir türlü kavrayamadıkları husus şudur: Baskı ve tehdit ile tek tek bireyleri sindirebilirsiniz ama uzun vadede bütün bir toplumu yönetebilmek için önce gönülleri kazanmanız gerekir. Baki Tuğ’un 12 Mart döneminde Abdullah Öcalan’ı sorgulayan askerî savcılardan biri olması da hatırlatılması gereken bir husustur. O günlerde henüz önemsiz bir üniversite öğrencisi olan Abdullah Öcalan’a ve diğer tutuklulara her ne yapıldı ise bu yöntemlerin çok da etkili olmadığı, aksine bütün bu baskıların misliyle topluma geri döndüğü ortadadır. Unutulmamalıdır ki PKK’nin temelinde, 12 Eylül döneminde Diyarbakır cezaevinde sistematik biçimde ve uzun süre işkence gören sol eğilimli Kürt aydınlarının sırf “Kürt ve Komünist” oldukları için aşağılanmış ve hor görülmüş olmaları yatmaktadır.
Biraz sopa, biraz İslamcılık ile -belki iyi niyetle ama çok yanlış yöntemlerle- ülkeyi ‘doğru yola getirmeye’ çalışmış olan Kenan Evren ve saz arkadaşlarının ülkeye bıraktıkları iki olumsuz miras olan Kürt Ayrılıkçılığı ile Siyasal İslamcılık, aradan geçen 30 yıla rağmen hâlâ Türkiye’nin başına bela olmaktadır. Sözde komünizmle mücadele adına, ama gerçekte o dönemin sivil toplum örgütlerini ezmek amacı ile uygulanan yöntemler sonucunda palazlanan bu iki akımın her ikisinin de siyasî temsilcilerinin farklı isimlerle (son olarak DTP ve AKP isimleri ile) sürekli olarak mahkemeye düşmeleri tesadüf değildir ve 12 Eylül harekâtının, ilan edilen sözde amaçlarına ulaşma açısından ne kadar başarısız, darbeye şeklen liderlik eden Kenan Evren’in belki farkına bile varmadığı ilan edilmemiş amaçlarına ulaşma açısından ise (maalesef) ne kadar başarılı olduğunun bir kanıtıdır.
Yakın tarihte Genelkurmay Başkanlığına terfî eden Org. İlker Başbuğ’un henüz Kara Kuvvetleri Komutanı iken verdiği bir demecinde (5.10.2007 tarihli Milliyet Gazetesi) de belirttiği gibi çeyrek yüzyıldır süren terörle mücadelede örgüte katılımların önü kesilememiştir. Basın tarafından hak ettiği önem verilmemiş olsa da Başbuğ’un Diyarbakır’da yaptığı bu konuşma TSK bünyesinde olumlu yönde tarihî bir algı değişikliğine işaret etmektedir. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı “Bu mücadeleyi hukuk devleti içinde yapmak zorundayız… yasalara uymak, masum vatandaşımız ile teröristi ayırmak… hayatî öneme haizdir. Aksi uygulamalar örgüte katılımları engellemez, biz bunun idraki içindeyiz.... Bazen bunun için şehit de verebiliriz ama başka çıkar yolumuz yok.” şeklinde konuşurken, geçmişte yapılan hatalardan ders alındığını ortaya koymaktadır. Yapılan hatalardan ders alınması çok önemlidir zira bu hatalar ‘gönüllerin kazanılmasını’ zorlaştırmakta ve örgüte katılımları arttırmaktadır.
Terörle mücadele süreci içinde yapılan belki de en önemli ve etkisi toplumun geniş kesimlerine yayılan hatalardan bir tanesi de köy boşaltma uygulamasıdır. Askerî konuların uzmanı olmadığımız için burada köy boşaltmaların askerî açıdan gerekli olup olmadığını tartışacak değiliz. Bu yazımızda köylerin hangi sebeplerle boşaltıldıkları üzerinde değil, daha ziyade bu işlemin sosyal ve ekonomik boyutları ile köylerinden edilen insanların hikâyeleri üzerinde duracağız. Ayrıca daha önce hiç yapılmamış bir çalışma olarak boşaltılmış köylerin mekânsal dağılımı da harita üzerinde verilmekte, kangren olmuş bir coğrafyanın tablosu bütün açıklığı ile gösterilerek bu yarayı sarmak isteyen yetkililerin bilgisine sunulmaktadır.
Öncelikle şunu belirtelim ki 1984’ten bu yana boşaltılmış olan bütün köylerin tekil ve kapsamlı bir listesi söz konusu değildir. Terör nedeni ile kaç adet köyün boşaltıldığı konusunda 2 ana kaynak çalışma bulunmaktadır. Bir tanesi TBMM Meclis Araştırma Komisyonu'nun 14 Ocak 1998 tarihli raporu olup (tam adı Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Boşaltılan Yerleşim Birimleri Nedeniyle Göç Eden Yurttaşlarımızın Sorunlarının Araştırılarak Alınması Gereken Tedbirlerin Tespit Edilmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırma Komisyonu Raporu), buna göre 1998 yılına kadar 905 köy ile 2.523 köy bağlısı (mezra) boşaltılmış, toplam 378.335 kişi yerinden edilmiştir.
Diğer kaynak ise 8 Ağustos 2005 tarihinde İçişleri Bakanı’nın bir soru önergesine cevaben TBMM Genel Sekreterliği’ne sunduğu yanıt olup, Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesi’ne yapılan başvurular göz önüne alınarak hesaplanan rakamlara göre 939 köy ve 2.019 mezra boşaltılmış ve 355.803 kişi yerinden edilmiştir. Köy boşaltmaları özellikle 90’lı yıllarda yaşanmış olup, 2000 yılından bu yana ise çok istisnaî olarak uygulanmıştır. Bu nedenle 1998 yılı itibari ile 905 olan boşaltılmış köy sayısının 2005 yılı itibarı ile az bir oranda artarak 939 olarak verilmiş olması şaşırtıcı değildir. İlginç olan, 1998 yılı için 378 bin olarak verilen köyünden edilmiş toplam insan sayısının 2005 yılında 355 bin’e düşmüş gözükmesidir. Bir ihtimâl, İçişleri Bakanlığı tazminat almış olan veya tazminat talebinden vazgeçen kişileri toplam sayıdan düşürmüştür. Unutulmamalıdır ki benzer bir yaklaşımı 1999 Büyük Marmara depreminde Sağlık Bakanlığı (Osman Durmuş dönemi) da benimsemiş, deprem sonucu yaralanan insanlar hastanelerden taburcu edildikçe ilan edilen resmî toplam yaralı sayısı sürekli düşmüştür. Böylece kamuoyu deprem sonucu yaralanmış olan insanların toplam sayısını hiçbir zaman öğrenememiştir.
Boşaltılan köylerden çıkarılmış insanlarla ilgili en güncel veri ise İçişleri Bakanlığı, Strateji Geliştirme Daire Başkanlığı’ndan Bekir Sıtkı Dağ’ın 23 Şubat 2006 tarihinde “Yerinden Olmuş Kişiler Programının Geliştirilmesine Destek Projesi” başlıklı UNDP çalıştayında yaptığı sunumdur. Buna göre toplam 945 köy ve 2.021 mezradan toplam 358.335 kişi yerinden olmuş ve bu kişilerden 137.636’sı 1998 yılında başlatılan Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesi kapsamında köylerine geri dönmüşlerdir. Resmi makamların verileri yaklaşık 900-950 köy ile 350 bin-400 bin nüfustan söz ederken uluslararası kuruluşlar ile bir kısmı terör örgütüne yakınlıklarıyla bilinen yerli ve yabancı dernekler Türkiye’de yerinden edilmiş kişi sayısını 380 bin-4 milyon arasında tahmin etmektedirler. Bu noktada belirtmek gerekir ki, Birleşmiş Milletler’in tanımıyla ‘yerlerinden edilmiş insanlar’, boşaltılan köylerden çıkmak zorunda kalan nüfustan ibaret değildir. Örneğin Hacettepe Üniversitesi, Nüfus Etütleri Enstitüsü, 2006 yılında gerçekleştirdiği “Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması” (s.106) sonucunda, 1986-2005 döneminde eski OHAL bölgesi illerinin hem kentsel hem de kırsal alanlarından “güvenlik nedenleriyle göç etmiş” ya da “güvenlik nedenleriyle yerinden olmuş” kişilerin toplam sayısını 953.680-1.201.200 aralığında tahmin etmektedir.
Ancak bu makalenin konusu dar anlamda köy boşaltmaları ve sadece bunun sonucunda yerlerinden edilmiş insanlardır. Boşaltılan köy adedi konusunda hangi verinin daha güvenilir olduğunu tartışmadan evvel, daha önce hiçbir çalışmada kullanılmamış başka bir bilgi kaynağının değerlendirilmesinde fayda vardır, ki o veri de resmî nüfus sayım sonuçlarıdır. Resmen var olan, yani İller İdaresi Genel Müdürlüğünce tescil edilmiş olan bütün köyler nüfus sayım sonuçlarında yer almakta olup, nüfusu olmayan, bir başka deyişle boş olan köyler de 0 nüfuslu olarak sayım sonuçlarında yer almaktadır. Hemen belirtelim ki bir köyün nüfus sayımında 0 nüfuslu olarak yer alması o köyün mutlaka güvenlik nedeni ile boşaltılmış olduğu anlamına gelmemektedir. İlgili köy zaman içinde göç vererek kendiliğinden boşalmış veya baraj yapımı ya da madencilik uygulamaları nedeniyle istimlâk edilerek boşaltılmış olabilir. Ancak 0 nüfuslu köyler arasında bu tür durumlar çok istisnaîdir. Baraj yapımı gibi nedenlerle istimlâk edilerek boşaltılan köylerin tüzel kişilikleri de kısa süre içinde iptal edilmekte, kendiliğinden göç vererek küçülen köylerde ise genelde az bir nüfus -sadece birkaç yaşlıdan oluşsa da- mutlaka geride kalmaktadır. Sivas, Kastamonu, Sinop gibi illerdeki çoğu köy bu duruma örnektir.
2000 nüfus sayımı sırasında idarî olarak varlığını sürdüren ancak hiç nüfusu bulunmayan köylerin harita üzerindeki dağılımının büyük ölçüde terörün yaşandığı yörelere denk geliyor olması, 0 nüfuslu köylerin çoğunlukla terör nedeni ile boşaltılmış köyler olduğunu düşündürmektedir. 2000 nüfus sayım sonuçlarına göre 531 köy 1990 yılında az ya da çok bir nüfusa sahip oldukları halde 2000 yılı itibarı ile nüfussuz kalmışlardır. Bu 531 köyün 498 adedi eski OHAL illerinde yer almakta, geri kalan 33 köyün ise 29’u OHAL dışında kalan diğer Doğu ve Güneydoğu illerimizde, sadece 4 adedi ise bölge dışında yer almaktadır. Sonuç olarak 0 nüfuslu köylerin büyük ölçüde güvenlik nedeni ile terk edilmiş köylere denk geldiği düşünülmektedir. Elbette ki boşalan veya boşaltılan köyler sadece bunlardan ibaret değildir. 1990-2000 arasında boşaltılıp yine bu süre içinde tüzel kişiliği iptal edilen bir köyün 2000 nüfus sayım sonuçları içinde tespit edilmesi söz konusu değildir. Aynı şekilde 1990’dan önce boşaltılarak tüzel kişiliği iptal edilmiş olan veya 2000’den sonra boşaltılan köyler de bu çalışma ile tespit edilmemişlerdir. Dolayısı ile boşaltılan köylerin tümünün ekteki haritada gösterilmediğini belirtmek durumundayız. Yine de 1990-2000 döneminin kapsanıyor olması ve köy boşaltmaların en çok da bu dönemde yaşanmış olması nedeniyle haritada verilen mekânsal dağılımın köy boşaltmalarının genel mekânsal dağılımı hakkında fikir vereceği ortadadır.
Eski OHAL bölgesi ile mücavir illerde 2000 sayımına göre 0 nüfuslu 527 köyün yer alması, 1990-2000 döneminde yaklaşık bu kadar köyün boşaltılmış olması gerektiğini düşündürmektedir. 10 yıllık bir dönemde yaklaşık 527 köy boşaltıldı ise 1984’te başlayan süreç boyunca 900 küsur köyün boşaltılmış olması akla yatkın gelmektedir. Dolayısı ile İçişleri Bakanlığı’nın 2005 yılında 939, 2006 yılında ise 945 olarak açıkladığı toplam boşaltılan köy adedinin inandırıcı olduğunu tarafsız bir araştırmacı olarak belirtmek isteriz. Köy boşaltmaları sonucunda yerlerinden edilmiş toplam insan sayısına gelince, bu sayı İçişleri Bakanlığınca 2005 yılında 355.803 kişi, 2006 yılında ise 358.335 kişi olarak açıklanmıştır.
Köy boşaltma uygulamasının başladığı 1984 yılına en yakın nüfus sayımı olan 1985 nüfus sayımında Türkiye’deki ortalama köy nüfusu (DPT, 1982 Kademelenme Araştırması tarafından tespit edilen 1.kademe merkezlerin 1985 sayımdaki geometrik ortalama nüfusu) 414 olup, boşaltılan 945 köyü 414 kişilik ortalama nüfus ile çarptığımızda 391.230 kişilik bir toplam nüfus elde etmekteyiz. Bu noktada önemle belirtilmelidir ki nüfus sayımlarında köy bağlıların (mezraların) nüfusu, ilgili mezra hangi köye bağlı ise o köyün nüfusu içinde sayılmaktadır, bu nedenle mezralar için ayrıca bir nüfus hesabı yapmaya gerek yoktur. Uluslararası kuruluşlar ve kimi derneklerce ifade edilen ve genelde tahminlere dayanan 1-4 milyon civarındaki sayıların da kötü niyet ya da basit abartmadan ziyade mezraların hatalı olarak toplam kişi hesabına dahil edilmelerinden kaynaklanıyor olması mümkündür. Mezra nüfuslarının köy nüfusları içinde zaten gösterildikleri unutulur ve mezralar dahil boşaltılan toplam 3.000-3.500 civarında yerleşim birimi, ortalama köy nüfusu ile çarpılırsa toplam kişi sayısı gerçekte olduğundan çok daha yüksek bulunacaktır.
Elbette ki boşaltılan mezraların tümünün, merkez birimi de boşaltılan köylere dahil olması gerekmez. Bir köy boşaltılmadığı halde ona bağlı bir mezranın boşaltılmış olması, istisnaî olarak mümkündür. Bir an için bütün boşaltılan mezraların, boşaltılmamış köylere bağlı oldukları ve nüfus hesabına ayrıca dahil edilmeleri gerektiğini düşünelim. Ülkemizde köy bağlılarının nüfusu genelde 1-150 kişi aralığında gözlenmektedir. Elimizde bu konuda kesin veri olmasa bile mezraların ortalama 75 nüfusa sahip olduklarını varsayar ve bu nüfusu olası 2.500 boşaltılmış mezra ile çarparsak toplam 187.500 kişilik bir nüfusa ulaşırız. Bu sayıyı, yukarıda verilen 391.230’a eklediğimizde ise köy boşaltmaları sonucu yerlerinden edilmiş insanların azamî sayısının 587.730 kişi olabileceğini görmekteyiz. Sonuç olarak bu konuda resmî makamlarca açıklanan sayıların (eksikler mümkün olmakla birlikte) büyük ölçüde güvenilir olduğunu belirtmek durumundayız. Ancak önemle vurgulanmalıdır ki köylerinden edilmiş insanların sayısı her ne olursa olsun bu insanların yaşamak zorunda kaldıkları acılar yakın tarihimizin çok önemli bir gerçeğidir ve söz konusu sayıların tahminlerden düşük çıkması yaşanan acıları hafifletmemektedir.
Boşaltılan köylerin mekânsal dağılımına dönecek olursak bu tür köylerin belirli alanlarda kümelendikleri görülmektedir. İlk göze çarpan küme, Siirt-Şırnak-Güçlükonak üçgeni içinde yer alan ve merkezinde Gabar dağı bulunan, terörist örgüt tarafından Botan olarak adlandırılan bölgedir. Gabar dağının eteklerinde nüfus barındıran hemen hemen hiçbir köy kalmamıştır. Bu bölgeden Dicle’nin karşı kıyısına geçildiğinde de Mardin ilinin Dargeçit ilçesinde çok sayıda boş köy gözlenmektedir. Boş köylerin kümelendiği bir diğer alan Cudi dağının etekleridir. Burada da neredeyse hiçbir köyde yerleşim kalmamıştır. Mardin ilinde ise güneyde ve batıda yer alan ovalık kesimdeki köylerin büyük çoğunluğuna dokunulmadığı, ancak kuzey ve orta kesimdeki dağlık alanda birçok köyün boşaltıldığı görülmektedir.
Bitlis ilinin güney kesimlerinde de boş köylere sıkça rastlanmakta, ayrıca Diyarbakır’ın Lice ilçesini çevreleyen dağlık alanda, kuzeyde Kulp’tan başlayıp batıda Lice üzerinden güneyde Hazro’ya uzanan yarımay biçimli bölgede boş köyler gözlenmektedir. Şırnak-Hakkâri-Van illerinin buluşma noktasındaki yüksek rakımlı dağlık alanda yine çok sayıda boş köye rastlanılmakta, ayrıca Irak sınırındaki Çukurca’da da boşaltılmış köyler yoğun olarak yer almaktadır. Son olarak Tunceli’nin kuzey kesiminde, Munzur dağları boyunca, batıda Ovacık’tan doğuda Bingöl ilinin Kığı ilçesine kadar uzanan geniş bir şeritte de çok sayıda boş köy gözlenmektedir. Ekteki haritada gösterilen (http://rapidshare.de/files/40706595/koey_bo_altma_harita.rar.html
boş köylerin mekânsal konumlarının, terörist örgüt ile çatışmaların yoğun olarak yaşandığı yerlere denk gelebileceği gibi, koruculuğu kabul etmeyen veya ‘yeterince dost olmayan’ aşiretlerin yaşadığı yörelerle çakışıyor olması da mümkündür. Biri hariç sayılan bütün alanlar Türkiye’nin güneydoğu kesiminde Suriye veya Irak sınırlarına görece yakın konumda bulunmaktadır. Bu kuralın tek ve en önemli istisnası Tunceli’nin kuzey kesimindeki şerittir. Bu alan ve yakın çevresi genelde Alevi Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları yöre içinde yer almaktadır. Belirtilmelidir ki yıllar boyunca önce Suriye’den, ardından da Irak topraklarından lojistik destek alan bir terörist örgütün faaliyet gösterdiği alanların ve bu faaliyetlere karşı önlem olarak da devletin boşalttığı köylerin Suriye veya Irak sınırlarına yakın konumda bulunması doğaldır. Ancak Tunceli yöresi, lojistik açıdan düşünüldüğünde terörist örgüt açısından faaliyet göstermek için uygun bir alan değildir. Buna rağmen Tunceli ve çevresinde, basından izlediğimiz kadarıyla yıllar boyunca yoğun olarak çatışmaların yaşanmış olması ve ayrıca haritada görüldüğü üzere neredeyse ildeki köylerin büyük çoğunluğunun boşaltılmış olması, Tunceli’nin durumunu diğer güneydoğu illerinden ayırmamız gerektiğine işaret etmektedir.
Belirtilmelidir ki özellikle 12 Eylül döneminde (ama aynı zamanda öncesinde ve sonrasında) gerek güvenlik güçleri gerekse de diğer devlet kurumları tarafından, özellikle de polis içindeki 3K (Kürt, Kızılbaş, Komünist) saplantılı MHP sempatizanlarınca genellikle sol eğilimli olan Kürt Alevilere karşı geniş çaplı baskı ve sindirme eylemleri uygulanmış, bu baskılar ise, kendi haline bırakılmış olsa idi belki de PKK hareketine asla katılmayacak olan Alevi Kürtleri terörist örgütün kucağına itmiştir.
Haritada dikkat çeken başka bir husus ise İran sınırına yakın bölgelerde, örneğin Van ili genelinde ve Hakkâri ilinin doğu kesimindeki Yüksekova ve Şemdinli ilçelerinde hemen hemen hiç boş köye rastlanılmamasıdır. Yine basından takip ettiğimiz üzere Van ili genel olarak terörist örgüt ile yoğun çatışmaların yaşanmadığı bir yöredir. Belirtilmelidir ki Van ve Yüksekova kentleri, Afganistan ve İran’dan başlayıp Türkiye üzerinden Avrupa’ya devam eden ‘uluslararası uyuşturucu ticaret yolu’ üzerinde önemli aktarma merkezleridirler. Bazı uzmanlar, uyuşturucu ticaretinden önemli ölçüde pay alan PKK’nın İran sınırındaki yörelerde özellikle faaliyet göstermemesini, askerin bu yörelerden çatışma yaşanan diğer alanlara çekilmesi ve böylece uyuşturucu ticaretinin zarar görmemesi amacına bağlamaktadırlar.
Verilen harita, hakkında çok sayıda spekülasyon yapılan ve genelde tahminler üzerinden tartışılan köy boşaltma uygulaması konusunda kamuoyuna doğru ve güvenilir bilgi sunma amacını taşımaktadır. Yazımızın bundan sonraki bölümünde ise bu uygulamanın yerinden edilen insanlar üzerindeki etkisini örnek bir köy üzerinden inceleyeceğiz.
Öncelikle belirtilmelidir ki 1984’ten bu yana yaşanan köy boşaltmalarının en dramatik yönü, daha önceki “Kürt Sürgünlerinin” aksine köylerinden atılan insanların gittikleri veya gitmek zorunda kaldıkları yerlerdeki geçimlerinin devlet otoritesi tarafından düşünülmemiş olmasıdır. 20’li, 30’lı yıllarda çıkan isyanların bastırılmalarının ardından Türkiye’nin batı illerinde kurulan Kürt köylerine genelde sadece oturulacak ev değil aynı zamanda ekilecek toprak ve/veya kullanılacak mera da tahsis edilmiş olup, bu sayede yerlerinden edilen insanların yerleştirildikleri yerdeki geçimleri de düşünülmüştür. Oysa PKK terörünün ortaya çıkışından bu yana uygulanan köy boşaltmalarında köylülerin sahip oldukları toprak ile köyde bıraktıkları üretim araçları, ya çok geç ya da çok yetersiz miktarda tazmin edilmiş, ayrıca yerlerinden edilmiş insanlara yeni yerleşimlerinde kullanacakları yeni üretim araçları (tarla, bağ, bahçe, otlak, sürü, vs.) tahsis edilmemiştir. Bu noktada da asıl sorumluluk köyü boşaltan güvenlik güçlerinden ziyade yerlerinden edilen insanları uygun görülen başka alanlara yerleştiren sivil otoriteye ve ona bağlı mülkî idareye düşmektedir.
Uzundere beldesinin hikâyesi, bu duruma örnektir. Büyük ölçüde hayvancılıkla uğraşan ve 1990 sayımında 3.986 kişilik nüfusa sahip büyük bir belde olan Uzundere, 1995’de güvenlik gerekçesi ile boşaltılmıştır (Uzundere’nin ayrıntılı öyküsü için bkz. BİANET’in 16.12.2004 tarihli Murat Utku imzalı haberi ile BBC Türkçe Servisinin 28.04.2006 tarihli Kumru Başer imzalı haberi). Bir süre Çanaklı köyünde ve karayolu kenarında çadırlarda yaşayan Uzundereliler, Hakkâri merkeze bağlı Yenidoğanlı mevkiine yerleştirilmiş, ancak buranın heyelan bölgesi olduğu anlaşılınca nüfusunun bir kısmı Çukurca’daki Yatılı İlköğretim Bölge Okulu yatakhanesine taşınmıştır. Uzunderelilerin bir kısmı (korucu olmayanlar) 1995’ten itibaren Van’da yaşayan akrabalarının yanına göç ederken 1997 yılında Van’a göç etmek isteyen bir grup Van valiliği tarafından, şehrin fazla göçü kaldıramayacağı gerekçesi ile engellenerek şehre sokulmamıştır (24.07.1997 tarihli Hürriyet Gazetesi). 2 yıl boyunca oradan oraya sürüklenen insanların son bir umutla geldikleri Van girişinde engellenerek şehre sokulmamaları 1989’da Bulgaristan Türklerine yapılanlara benzemektedir. Hatırlanacağı üzere 1989 yılında dönemin başbakanı Turgut Özal’ın “hepsi gelsin, isterse Jivkov da gelsin” çağrısı üzerine Bulgaristan Türklerinden ez az 300 bin kişi Türkiye’ye gelmek üzere yollara dökülmüş, ilk başlarda güleryüzle karşılanan soydaşlarımız sadece birkaç hafta içinde -çoğu şehrimiz mültecilerle dolduğundan- istenmeyen misafirler haline gelmişlerdir.
Plansız-programsız bir başbakanın plansız-programsız daveti üzerine yollara koyulan insanlar sadece birkaç hafta sonra en çok yerleştikleri kent olan Bursa önlerinde valilik tarafından polis barikatları kurularak kente sokulmaz hale gelmişlerdir (dönemin Bursa valisi Erdoğan Şahinoğlu daha sonra Ankara Valisi yapılarak ödüllendirilecek, dönemin başbakanı Turgut Özal ise aynı yıl Cumhurbaşkanlığına atlayarak bir sonraki seçimde çökecek olan ANAP hükümetini, kendi elleriyle seçtiği halefine, Türkiye tarihinin en muhteşem başbakanı olan üstünzekâlı Yıldırım Akbulut’a teslim edecektir. Bu arada böylesine plansız ve çapsız bir insanın Devlet Planlama Teşkilatında müsteşarlık yapmış olması ve yaygın çevrelerce ‘vizyon’ sahibi olarak nitelendirilmesi de ayrı bir garabettir.). 1989’da Bursa önlerinde Türk soydaşlarımızın, 1997’de ise Van önlerinde Uzundereli vatandaşlarımızın başlarına gelenler, sözde milletini koruyan ve kollayan sağcı zihniyetin aslında ne kadar halk düşmanı olduğunu gösteren önemli birer kanıttır.
Bu arada Uzundere fiilen boşaltıldıktan 3 yıl sonra 1998’de beldenin tüzel kişiliği iptal edilmiştir. Çeşitli yerlere dağılan Uzunderelilerden geriye kalanlar 2002 yılında Yüksekova Doğanlı kampındaki afet evlerine yerleştirilmiş olup, Doğanlı köyü, 2007 nüfus sayımı sonuçlarına göre 961 nüfuslu, suyu ve asfaltı olmayan, kendisine ait ekilecek toprağı bulunmayan ve tek geçim kaynağı koruculuk olan bir köydür. Uzunderelilerin 13 yıl önce başlayan ve hâlâ devam eden sürgün yolculukları aynı zamanda üreticilikten tüketiciliğe geçişin acı bir öyküsüdür. 1995 öncesinde Uzundere, hayvancılık yolu ile kendi kendine yeten ve geçimini rahatlıkla sağlayan bir yerleşim iken, Uzunderelilerden geriye kalanların yerleştirildiği Doğanlı köyü günümüzde toprağı ve hayvanları olmayan, kendisine ait hiçbir üretimi bulunmayan ve tümüyle koruculuk maaşından geçinen bir yerleşim haline gelmiştir.
Yukarıda da belirtildiği gibi Doğanlı köyünün kendisine ait suyu yoktur ve burada yaşayanlar su ihtiyaçlarını hemen yakınlarında bulunan ve ‘korucu karşıtı’ olarak bilinen Çatma ve Karlı köylerindeki çeşmelerden gidermek zorunda kalmaktadır. Sayılan bu iki köy ise koruculuğu kabul etmedikleri için, tümüyle koruculukla geçinen Doğanlılılara şüphe ve düşmanlık ile yaklaşmaktadır.
İlginçtir ki, 2002 seçiminde hem Çatma’da hem de Karlı köyünde birinci parti, açık ara fark ile CHP’dir ve DEHAP bu iki köyde ancak kayıtlı seçmenlerin dörtte birinin oylarını alabilmiştir. AKP ise 2002 seçiminde CHP dışındaki diğer partilerle birlikte bu iki köyde ancak marjinal düzeylerde oy alabilmiştir. 2002’de, her iki köyde de CHP kayıtlı seçmenlerin yaklaşık %50’sinin oylarını toplayabilmiştir. 2007’ye gelindiğinde ise CHP dahil bütün sistem partileri bölge insanına güven ve umut vermekten uzaklaşmışlar, fizikte olduğu gibi toplumsal hayatta da boşluklar uzun ömürlü olmadıklarından DTP’li bağımsızlar ve AKP bu boşluğu doldurmuşlardır.
2007 seçiminde Çatma ve Karlı köylerindeki seçmenlerin %80’inden fazlası DTP’li bağımsızlara oy verirken, AKP de yine düşük oranlarlarda, ama bir önceki seçimlerdeki marjinal oyunu ikiye üçe katlayarak %5-%7 oranlarında oy almıştır. Bu makalenin asıl ilgi odağı olan Doğanlı köyünde ise DTP’li bağımsızların oyları %50’nin altında kalmış, AKP bu köyde önemli ölçüde oy alabilmeyi başarmıştır. CHP dahil diğer partiler ise 2007 seçiminde sayılan her üç köyde de neredeyse hiçbir seçmenin oyunu alamamışlardır. Görülmektedir ki yıllarca Kürtleri hor gören zihniyet, sadece PKK’nın ortaya çıkmasını sağlamamış, aynı zamanda Kürtlerin önemli bir bölümünün 2007 seçimlerinde blok halinde AKP’ye tutunmalarını ve böylece bu partinin oyunu daha da arttırarak iyice pervasızlaşmasına da katkıda bulunmuştur.
Her türlü askeri gerekleri bir an için bir tarafa bırakalım. Boşaltılan köylerdeki vatandaşlarımıza yapılanlar tek kelime ile eziyettir ve devletimizin, koruculuğu kabul eden köylere karşı bile ne kadar umursamaz olduğunu göstermektedir. Söylemesi ve kabul etmesi acıdır, ancak özellikle 90’lı yıllarda devletimizin bazı durum ve zamanlarda bölge halkına yaptıkları ancak bir işgal kuvvetinin uygulayacağı acımasızlık ve umursamazlık ölçüsündedir. Alınan önlemlerden bir bölümünün askerî gereklilik olduğu ileri sürülebilir, ancak köylerin boşaltılması askerî gereklilik ise köylerinden edilip başka yere taşınan insanların gittikleri yerde gerekli kamulaştırmalar yapılarak yeni köy ve arazilere kavuşturulmaları ve devletten alacakları maaşa muhtaç kalmadan geçinebilecekleri yolların gösterilmesi de en az aynı derecede önemli ekonomik ve sosyal bir gerekliliktir. İşte bu noktada sorumluluk güvenlik kuvvetlerinden ziyade sivil hükümete ve onun uzantısı olan mülkî idareye düşmektedir. Ne yazık ki yerlerinden edilen insanlara yönelik ekonomik ve sosyal önlemler yeterli miktarda ve zamanında alınmamış, aksine bu insanlar çoğu durumda ya sadece evlerden ibaret olan topraksız köylere yerleştirilmiş ya da plansız-programsız bir şekilde Mersin, Antalya, İzmir, Bursa gibi büyükşehirlere sürülmüşlerdir.
Türkiye’nin batı bölgelerine sonradan yerleştirilen Kürt köylerinin çoğunlukla topraksız olmaları, köylerinden edilerek şehirlere yerleşen Kürt vatandaşlarımızın ise genelde tarım ve hayvancılık dışında başka hiçbir mesleğe sahip olmamaları, bu nüfusun bir kısmını, geçimlerini yasadışı yollardan sağlamaya itmiş, bu ise çevreleri için sorun oluşturarak özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerindeki kimi yörede bölge yerlisi olan Yörükleri, Kürt düşmanlığına yöneltmiştir. 2007 seçimlerinde Ege ve Akdeniz bölgelerinde MHP oylarındaki olağanüstü yüksek artışın da ne yazık ki bu düşmanlıktan beslendiğini vurgulamak gerekir.
Yukarıda sözü geçen Doğanlı köyü yerinden edilmiş insanların yerleştirildiği topraksız köylere bir örnek iken, 90’lı yıllarda kentsel gecekondu alanlarına göç eden Kürtlerin durumuna bir örnek olarak da Bursa ili, İnegöl ilçesi, Huzur Mahallesi (eski Çakırçiftliği köyü) üzerinde durmak istiyoruz. Çakırçiftliği köyü, 1990’dan itibaren İnegöl’ün hemen yakınında ancak belediye sınırlarının dışında bir gecekondu yerleşimi olarak kurulmuş, 1992’de köy statüsüne kavuşmuş, 2006 yılında ise Huzur mahallesi adıyla İnegöl belediyesine dahil edilmiştir. Huzur İlköğretim Okulu öğrencilerinin hazırladığı bir internet sayfası (http://site.mynet.com/cakirciftligio/), yerleşimin durumunu çocuk dili ile, fakat çok yalın ve gerçekçi biçimde ifade etmektedir. Buradaki ifadelerin bir kısmını aynen alıntılamak istiyoruz: “Köyümüz halkı Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan göç eden aileler tarafından daha önceden kurulan kooperatif üyelerinden satın alınarak yerleşime başlanmış ve hızla artarak 1000 haneye ve nüfusu da 10.000’e ulaşmış bulunmaktadır... Köy halkının ev yerinden başka arazisi bulunmadığından geçimini çoğunlukla inşaatlarda çalışarak yada kısmi olarak hayvancılık yaparak sağlamaktadır. Köyümüz nüfus yoğunluğu oranları ülke ortalamasının çok üstünde olduğu gözlenmiş olup, eşlerin aile bütçesine katkıları mevsimlik kır işi(dir.) Çok azı fabrikada çalışmaktadır... Köyün ekilen arazisi bulunmadığından un ihtiyacını İnegöl’deki unculardan alarak, kendi evlerindeki tandırlarda pişirerek ekmek ihtiyaçlarını karşılamaktadırlar. Köyün batı çıkışında eski bir değirmen olmasına rağmen yıkılmış olup çalışmamaktadır... Köyümüz elektriğe 1991, telefona 1994, içme suyuna ise 1999 yılında kavuşmuştur. Köyde 19 adet bakkal olmasına karşın halkın ihtiyaçlarını karşılayamadığı ve her Çarşamba köyde pazar kurulduğu görülmüş olup, köyün herhangi bir üretimi olmadığından yiyecek, yakacak, giyecek gibi ihtiyaçlarının tamamı satın alarak karşılamaktadır... Çakırçiftliği Köyü; orta halli aileleri az, yoksul aileleri çok kişilerden oluşmuş bir toplumdur. Zengin denebilecek aile yok gibidir. Köyde ekilecek arazisi bulunan 2 veya 3’ü geçmez. Köydeki ailelerin %98’inin 200 yada 300m2’lik arsadan başka arazileri bulunmamaktadır... Köyde politika ile ilgilenen ve fiilen politika yapan yoktur. Politik durumlarla ilgili bilinen herhangi bir çatışma vuku bulmamıştır. Yurdun çeşitli yörelerinden gelmiş olmaları nedeniyle (aralarında) akrabalık durumları çok azdır... Köyde göze batan hiçbir olay olmamıştır.Herkes geçim mücadelesi içindedir...”
Özellikle son cümleler arasında yer alan “Köyde politika ile ilgilenen yoktur” ifadesi dikkat çekmekte olup, bu noktada Huzur mahallesinin son iki seçimdeki oy dağılımının incelenmesinde fayda görülmektedir. 2002 seçiminde, o zamanki adıyla Çakırçiftliği köyünün kayıtlı seçmenlerinin üçte biri AKP’ye, üçte biri DEHAP’a oy vermiş, geri kalan üçte birin ise büyük çoğunluğu oy kullanmamış, çok az sayıda seçmen diğer partilere oy atmıştır. 2007 seçiminde ise AKP, artık Huzur mahallesi adını almış yerleşimdeki kayıtlı seçmenlerin %68’inin oylarını almayı başarırken, DTP’li bağımsızların oyu %9’da kalmıştır. Diğer partilerin oy oranları yine marjinal düzeydedir. İnegöl’ün diğer mahalleri ile karşılaştırıldığında AKP’nin en yüksek oy oranına ulaştığı mahalle Huzur mahallesi olup, istisnasız diğer bütün partilerin en az oyu aldıkları mahalle de yine İnegöl’ün tek Kürt mahallesi olan Huzur’dur.
Yıllar boyunca eğitim veya ticaret yolu ile bireysel olarak batıya göç eden Kürtler başarılı kaynaşma örnekleri sergilerken, yakın tarihte köy boşaltmaların sonucunda toplu olarak ve hazırlıksız bir şekilde göç ettirilen Kürtler, ayrı köyler ve mahalleler kurarak büyük ölçüde toplumun genelinden soyutlanmışlardır. Görülmektedir ki yakın tarihte göç etmiş Kürtler kendilerini DTP ve AKP’den başka partiye yakın hissedememektedir. Terör sonucu köylerinden edilip batıya göç etmiş olan Kürt vatandaşlarımız genelde düzenli istihdamdan yoksundurlar ve bu nedenle de AKP’li belediyeler eliyle organize edilen yardım dağıtma faaliyetinden etkilenmiş olmaları mümkündür, ancak çok yüksek oranda AKP’ye oy vermiş olmalarını sadece bu sebeple açıklamak mümkün değildir. Bu noktada AKP’nin sadece Kürtlere değil toplumun bütün fakir kesimlerine yönelik uyguladığı başarılı iletişim stratejisinin hakkını teslim etmek gerekir.
Yazımızın sonunda şehitlerimize Tanrıdan rahmet, yakınlarına ise başsağlığı dilerken, 24 yıldır akan bu kanın durması için öncelikli olarak devletimizin bölge halkının gönlünü kazanması ve dağdaki teröristleri sivil halktan soyutlaması gerektiğini belirtmek isteriz. Bunun anlamı elbette ki bir takım DTP’li densizlerin arzuladıkları gibi terörist örgüt ile pazarlığa oturmak değildir. Sadece güvenlik kuvvetlerimizi değil köylerde hizmet aşkı görev yapan gencecik öğretmenlerimizi bile öldürmüş olan vahşi bir katiller sürüsüyle masaya oturmak, Türk kamuoyunun kabul edebileceği bir çözüm değildir, dahası bölge halkının devlete olan güvenlerinin yeniden tesisi için asıl gerekli olan adım da değildir. İspanya’daki ETA veya Birleşik Krallık’taki IRA deneyimleri göstermektedir ki ilgili bölgenin halkı ayrılıkçı terörist örgüte desteğini çekse bile terörist örgütün varlığı devam etmekte, ancak bölge halkının teröre sırt çevirmesi örgüte yeni katılımların önünü kesmekte ayrıca örgütü lojistik destekten yoksun bırakarak yapabileceği eylemleri kısıtlamaktadır. Bu amaçla uygulanacak politikalar çok yönlü olup, Türkiye’nin bundan sonra nasıl bir Kürt politikası uygulaması gerektiği ise ayrı bir yazının konusudur. Ancak önemle vurgulanması gereken Kürt sorununun Türkiye’nin yumuşak karnı olduğu ve bu sorun çözülmeden Türkiye’nin iktisadî, siyasî ve askerî açıdan kan kaybetmeye devam edeceğidir.