Siyaset18 Nisan 2005 00:00

"Aydın" mı, "Ajan Provokatör" mü? - Durmuş Hocaoğlu

Hani "şu son günlerde" bir "Yükselen Milliyetçilik Dalgası" retoriği var ya; cemiyet temelinde doğru; ama bir de (belirli bir kesim) aydınlar(?) katmanında başka bir "yükselen" var: "Türk''e sövme, hakaret ve tahrik retoriği." Aydınlar; yâni, bir cemiyetin, gerek menfîsiyle, gerek müsbetiyle, gerek yapıcı ve gerekse de yıkıcı te''sirleriyle, en mühim zümresi.cialis manufacturer coupon open drug coupon cardescitalopram i alkohol nguoiviendong.net escitalopram i alkohol

 aydın ki bâzan gerçekten "aydın" olur, ışık olur, nûr olur; bu, müsbet bir ehemmiyettir; bâzan da, nûru örtmesi - meselâ, Dündar Taşer''in hârika tâbiriyle, "su borusunu tıkayan bir paçavranın ehemmiyet kazanması" kabîlinden - zâtından değil de gerçekten müsbet ve mü''him şeylere mâni'' olması bakımından mü''him olur; bu da menfî ehemmiyettir.

İşte şimdi biz, hiçbir vakit yakamızı kurtaramadığımız işbu türden ''ehemm'' bir başbelâsı, sözde aydınlar makulesinin git-gide tırmanan bir yükselen değer dalgası ile karşıya bulunmaktayız; "Türk''e sövme, hakaret ve tahrik retoriği dalgası." Hâtırlayacaksınız; bir önceki yazımda, "son günlerde yaşadıklarımızın, birçok bakımdan ciddî çözülme alâmetleri görülmekle berâber, hâlâ ve her şeye rağmen milliyetçiliğin cemiyetimizde nasıl güçlü bir damar olarak attığını ve aynı konuyla ilgili olmak üzere, nasıl çürümüş bir aydın problemi ile mâlûl bulunduğumuzu gayet vâzıh bir sûrette bir kere daha ortaya koyduğunu söyleyebilirim" demiş ve işbu "son günlerde", yükselen Milliyetçilik Dalgası''na karşı takınılan sözde aydın tavırlarını örnek olarak vermiştim.

İstisnâları elbette var; ama prensip olarak pek de fâhiş bir hatâ yaptığımı sanmıyorum; keşke öyle olsaydı.

Bahse mevzû aydın-yazarların mühimce bir kesimi sâdece açıkça kendilerini milliyetçi sıfatı ile deklare edenleri, yâni belirli bir dünya görüşünü manifeste edip savunanları değil, doğrudan doğruya "Türk"ü hedef alarak edep hayâ sınırlarını zorlayan tecâvüzkâr, ağır hakaret ihtivâ eden yazılar kaleme almakta adetâ yarış hâlindeler; hem de "birlik ve berâberliğe en çok muhtaç olduğumuz" şu günlerde.

Neler denmiyor ki! Meselâ, bir gazetemizin köşe yazarlarından bir bayan, yazılarında git-gide artan dozda, ağırdan da öte - hem de bir ''hanımefendi''ye hiç yakışmayacak şekilde - adetâ küfürbaz gibi konuşuyor; aynı gazetede bir akademisyen yazar, ondan aşağı kalmıyor; biraz daha incelikli görünmeye çalışan yazılarında handiyse bütün işi gücü Türk ile alay etmek; düpedüz alay ve hakaret.

Bir başka akademisyen yazar da aynı korodan; diğerleri gibi o da, önüne geleni kesen Türk''ten söz ediyor durmadan.

Bu arada, ne gariptir ki hâlâ sağda solda kendisini milliyetçi "filân" - bu "filân"ı, ehemmiyetine binâen ben ekledim - olarak lânse eden bir başka akademisyen yazar ise, son günlerde telif ettiği bir yazıda, ''günün anlam ve önemine uygun olarak'' ülkeyi asıl bölecek olanların Türkler olacağını rahatlıkla söylüyor.

Ortak diskur kısaca şu: "Kürdü kesen Türk, Alevî''yi kesen Türk, Yezidî''yi kesen Türk". Hârika! Bir Karagöz sahnesinde dendiği gibi: "Anamı kesen ben, babamı kesen ben...". Avrupa Birliği''nin Şkir babalarından olan, "Avrupa''nın Prensi" ünvanlı Denis de Rougemont, "Türkler onsekizinci asra kadar Avrupa için Öcü rolünü üstlenmişlerdir" derken, hiçbir te''vil ve tefsîre hâcet bırakmayacak bir şekilde, Avrupa - herhangi bir Avrupalı devlet ve millet değil, bütün Avrupa - ile Türkler arasındaki bir kan dâvâsından söz etmektedir; ancak, anlaşılan bizim "inorganik aydınlar" taîfesi indinde bu kan dâvâsı daha derin ve köklü; çünkü, Rougemon, hiç olmazsa bu dâvanın - uzantısını değil ama - kökünü onsekizinci asırda kesiyor; ama bizimkilerde, sıklıkla ağız bozukluğu şeklinde tezâhür eden bu gayza, bu hiddete, bu nefrete ve bu dinmek bilmez adâvete ne demeli? Yoksa suretâ milliyetçi ve hattâ Türk düşmânı gibi görünüp de kasten takrik yoluyla milliyetçilik dalgasını daha da yükseltmek isteyen, bu mel''ûn (görünüşlü, ama aslında meğerse vatana millete ters taraftan da olsa hizmet kastıyla te''lif edilmiş) yazılarını yazdıktan sonra, tenhâya çekilerek gözyaşları içinde secdeye kapanarak, "içimi de dışımı da benden iyi bilen Yüceler Yücesi Rabbim; ben mükâfâtımı öte-dünyada alacağım" diye tövbe istiğfar eden gizli milliyetçiler mi? Bir ihtimâl, belki; öyle ise, metodları çok banal olmakla berâber bir sempati duyulabilir; ama ne kadar bir ihtimâl? Kırk yıllık Yani birden bire Kânî olamayacağına binâen, Maxwell dağılımına göre, meselâ, Güneş''in yârın sabah batıdan doğması kadar bir ihtimâl; geçiniz.

Yoksa, ne? Hâlâ bu memlekette bir Türk-Kürt çatışması, bir Sünnî-Alevî boğazlaşması olmadı; hâlâ bu memleket bir Yugoslavya''ya dönmedi" diye uykuları kaçtığından mı? Başka ne? Bir yandan, prensip îtibâriyle haklı olarak "aman dikkat; kışkırtmalar olmasın" denen bu günlerde kışkırtmanın en müptezellerini alemeleinnas sergileyen ve bu îtibarla da, Şkrimce "aydın"dan ziyâde "ajan provokatör" denmesi daha münâsip ve daha muvâfık olacak olan bu insancıklara bu kadar tahammül eden bir cemiyet, ya hiçbir şeyin farkında değildir, ya bu insancıkları insan yerine koymuyordur - tâbiri âmiyânesi ile "iplemiyordur" - ya da bir tür sabır taşı cemiyetidir; başkasını düşünemiyorum.

Bir de şu ihtimâli unutmamalıyım: Belki de bütün bunları bir kenara not alıyordur; günün birinde birikmiş fâiziyle birlikte fatura etmek için.

Bence bu, Maxwell dağılımına göre de yüksek bir ihtimâl.