Siyaset30 Ağustos 2008 00:00

Açık İstihbarat Yazarı Meyyal Uygur'dan Haftanın Değerlendirmesi

Vay anasını!..Demek ki Murat Yetkin, Ermenistan Anayasası’nda atıf yapılan bildiride, bizim topraklarımızın Ermenistan toprağı gösterildiğinden, Ağrı Dağı’nın devlet sembolü olarak kullandığından habersiz!..Yoksa bunları Sarkisyan’ın yüzüne vurmaz mıydı? fusidinezuur voetschimmel click fusidinezuur acnearcoxia 90 mg wikipedia read arcoxia cenadiscount card prescription discount coupon for cialis prescription drugs discount cards

GÜL’E “RADİKAL” DESTEK: Sayın Abdullah Gül, Ermenistan’a gitmek için yanıp, tutuşuyor. İş ki, milleti razı edecek gerekçeler bulunsun. Sağolsun bir destek de Murat Yetkin’den geldi!...Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan ile “yumuşak” bir sohbet yaptı. Karşılığını da ertesi gün Gül’den, “Hepimiz aynı toprağın çocuklarıyız” şeklinde gayet duygusal, yüreklere işleyen bir cevap aldı. Sarksiyan-Gül arasında köprü kurma işlevini başarıyla! tamamladığı için tebrikler Yetkin. Ancak Sarkisyan mülakatında dikkatinden(!) kaçan bir hususun altını çizmek bize farz oldu.

 

Yetkin şöyle diyor; Daha açık sorayım. Ermenistan’da Türkiye’nin bir kısmını ‘Batı Ermenistan’ olarak adlandırıp, Sevres anlaşması uyarınca toprak talep edilmesini isteyen çevreler var. Sınırlarınızı tartışan komşularınızla tam diplomatik ilişki kurmanın kolay olmadığını takdir ediyorsunuzdur. 1921 Kars anlaşmasının meşruiyeti ve tanınması konusunda görüşünüz, resmi tutumunuz nedir?

 

Sarkisyan’ın cevabı; Herhangi bir Ermenistan yetkilisinin toprak talebinden söz ettiğini hatırlamıyorum. Ama bunu karşı taraftan (Murat Yetkin’e göre Türkiye’yi kast ediyor) duyuyorum. Münferit ifadeleri temel almanın doğru olmadığını düşünüyorum. Ona bakarsanız Türkiye’de Ermenistan diye bir ülkenin aslında mevcut olmadığını söyleyenler bile var. Biz Türkiye ile ilişkilerde hiçbir önkoşul bulunmamasını istiyoruz. Doğu-batı Ermenistan ifadesi üzerine kaygıları Türk yetkililerden de duydum. Bana garip geliyor; çünkü bunlar 19’uncu yüzyılda kullanılmış coğrafi deyimler. Geçmişte kalan bu ifadeyi unutmak ve silmekte ısrar, Sparta’nın, Rus İmparatorluğu’nun, Osmanlı İmparatorluğunun, tarihte kalmış daha pek çok coğrafi deyimin mevcudiyetini reddetmeye benziyor. Eğer resmi siyasetimiz bu olsaydı, adımız Ermenistan Cumhuriyeti değil, Doğu Ermenistan Cumhuriyeti olurdu. Hiçbir Ermenistan yetkilisinin böyle bir iddiası olmamıştır. Diplomatik ilişki kurulduğu takdirde bu konular daha kolay konuşulur.  

 

Vay anasını!..Demek ki Murat Yetkin, Ermenistan Anayasası’nda atıf yapılan bildiride, bizim topraklarımızın Ermenistan toprağı gösterildiğinden, Ağrı Dağı’nın devlet sembolü olarak kullandığından habersiz!..Yoksa bunları Sarkisyan’ın yüzüne vurmaz mıydı?

 

“DEDİKODU” GEMİLERİ KARADENİZ’E MAMA GÖTÜRDÜ: Başbakan Erdoğan, ABD’nin Gürcistan’a yardım için iki gemisini Boğazlar’dan geçirmek istediği haberleri üzerine,-ki gemiler o sırada yola çıkmıştı- Bunlar dedikodudan ibaret" demişti. Gemiler, hem de savaş zırhlısı eşliğinde Boğazlar’dan geçip, Gürcistan’a vardı.  ABD gemileri ne götürdü; mama ve battaniye…ABD’deki şu inkişafa bakın; Yıllarca Iraklı bebeleri ilaçsızlıktan, mamasızlıktan öldür, sonra Irak’ı işgal et o bebelerin babalarını öldür, annelerini dul bırakıp, fuhuşa sürüklet, kalk Gürcü bebelere mama taşı. Sağolasın mı?!..Aynı günlerde Afganistan’da yeni bir sivil katliama imza atıp, Herat’ta düzenlenen bombardımanda 50’si çocuk 76 sivili öldürmeseydi belki. Yoksa bu Amerika “çocuk”tan sadece Hıristiyan çocuklarını mı anlıyor?..  

   

KIBRIS’TA YENİ TAVİZLER Mİ?: KKTC Cumhurbaşkanı Talat, İstanbul'da Kültür Üniversitesi'nin düzenlediği toplantıda, “Kıbrıs'ta çözüm için Annan Planı'ndan taviz” sinyalleri vermiş. Sayın Abdullah Gül de, bir gazetecinin, Güney Osetya ve Abhazya'nın Rusya tarafından tanınmasının Kıbrıs'ın konumunu etkileyip etkilemeyeceğine ilişkin sorusunu, ''Kıbrıs meselesinin kendine nevi, daha pozitif, daha avantajlı yanları var. Öncelikle soğuk savaş dönemlerinin bir neticesi değil bu mesele. Bu son ortaya çıkan krizlerden tamamen ayrı. İkincisi, Kıbrıs Türkleri ve Kıbrıs Rumları, Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken ortak olarak kurmuşlardır. Devlet kurulurken ortaklardır. Ortaklık işlemediği, ortaklığın şartları yerine getirilmediği için problem çıkmıştır ve ayrılık buradandır” falan demiş.  Yıllardır “bir adım önde gide gide” duvara dayandık, Rumlar bir milim kıpırdamadı, hala Rumlarla  çözüm arıyorlar. Yahu bir Allah’ın kulu yok mu, Gül ve Erdoğan’a, “Hani Rumlar Annan Planı’nı reddederse, ‘kapı kapı dolaşıp, KKTC’nin tanınması için çalışacağız’ demiştiniz. Ne oldu? ” diye soracak?

   

SAYIN BARTHOLOMEOS; LOZAN İPTAL Mİ?: Fener Patrikhanesi 27 Ağustos’ta Sen Sinod’u topladı. Tek babayiğit eski Avcılar Belediye Başkanı Tahsin Salihoğlu çıktı ve bu toplantının Lozan Anlaşması’na aykırı olduğunu savunup, engellenmesini istedi. Patrikhane bunun üzerine ne dedi, biliyor musunuz; “Patrikhane’nin hukuki bir statüsü ve tüzel kişiliği yok. Patrik istediğini davet edip, konuşur".  Sayın Bartholomeos ve Sayın İçişleri Bakanlığımız, Patrikhane’nin hukuki statüsü, Lozan Antlaşması ile gayet iyi belirlenmiştir. Buna göre, Patrikhane, sadece İstanbul’daki Rum vatandaşlarımızın ruhani işlerine bakmakla görevli bir kilisedir. Patrikhane’nin tüm görevlilerinin Türk vatandaşı olma mecburiyeti vardır. Bilmem hatırlayabildiniz mi? Başbakan Erdoğan, Patrikhane Sen Sinod’una yabancı üye atandığında, “Lozan’a aykırı ama göz yumduk” demiş olsa da, sözler değil, anlaşmalar geçerlidir!...

 

ŞAMİL TAYYAR’A; MEMLEKETTE NE SAVCILAR VAR? “Ergenekon Yazarı” Şamil Tayyar, 27 Ağustos’ta Memlekette Ne Savcılar Var” diye bir yazı yazdı. Adalet Bakanlığı müfettişleri 2007 yılında yaptıkları denetimler sonucunda, derdest soruşturma evrakına yönelik 57 maddelik bir öneriler listesi oluşturmuş. Burada Savcıların yaptıkları hatalı işlemler anlatılıyormuş. Şamil Tayyar, raporda yer alan birkaç savcı hatasını cımbızlamış. Buna göre mesela; “Gizli soruşturmacının bilgileri dosyada bulunuyor” muş., “Dinleme talepleri hakime sunulmuyor” muş., “Suç oluşturmayan deliller imha edilmiyor”muş, “Soruşturma evrakları kayboluyor ve kolluğa gönderilenlerin akıbeti araştırılmıyor”muş, “Avukat büroları savcı bulunmadan ve baro yetkilisi çağrılmadan aranıyor”muş falan. Sanki Ergenekon İddianamesini anlatıyor. Değil mi Sayın Şamil Tayyar?..

 

HAYAT TİYATRO DA, ROLLERİ KİM DAĞITIYOR? Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, Foto Muhabirleri Derneği’nin ziyaretinde, “Herkes bu hayatta üzerine düşen rolü oynuyor. Hayat tam bir tiyatro. Kral var, asker var, kameraman var. Herkes kendi rolünü oynuyor. Tiyatro bittikten sonra, özel hayatta birlikte vakit geçiriyorlar” şeklinde uzun bir “hayat” dersi verdi. Vatan’dan Mustafa Mutlu, 27 Ağustos’taki yazısında bunu hatırlatıp, şunları yazdı:

Bu sözler Büyükanıt’ın kafasında hayatla ama özellikle de “görev”le ilgili ciddi soru işaretlerinin olduğunu gösteriyor. Tamam hayat bir tiyatrodur, bu tiyatroda herkesin bir rolü vardır...Ama... Herkes de rolünün hakkını vermelidir! “Oynadığını” belli etmemelidir!..Arkasından, “Amma da beceriksizdi ha” dedirtmemelidir!..Kral da olsa, asker de olsa, kameraman da olsa...

 

Naçizane ilavemiz şu; Önemli olan, bu rolleri kimin dağıttığıdır. Şu meşhur lafı da hatırlatmadan geçemeyeceğiz; Oyun bitince şah ve piyon aynı kutuya atılır…Oldu olacak Hayyam’ı da yad edelim: 

 

Aslında bizler bir kukla sahnesindeyiz

İpler kaderin elinde, kuklalarda biziz

Çıkıyoruz sahneye birer ikişer

Oyun bittiğinde sandıktayız hepimiz…

 

KÖŞKÜN SUYU VE BADE HARAB-ÜL ÜNİVERSİTE: Gül, Çankaya Köşkü’ndeki 1. yılın “hesabını” NTV’ye verdi. Tartışmalar yol açan rektör atamaları ile ilgili olarak, Üniversite rektörlerinin, milletvekili gibi seçilmelerinin doğru olmadığı kanaatindeyim. Dolayısıyla ben yeni sistem getirilmesini, Cumhurbaşkanı’nın bu işe hiç karışmamasını arzu ediyorum. Milletvekili seçimi gibi rektör seçiminin mahsurlarını gördüm. Üniversiteler enerji ve prestij kaybediyor. Cumhurbaşkanı’nın bu işle ilgisinin olmaması gerekir" dedi.  Bade Harab-ül Üniversite olduktan sonra Gül, “Önce atarım, sonra ağlarım” retoriği yaptı, karşısına oturttuğu iki gazeteci de, “Madem bu kadar mahzurlu, atamaları yapmayıp, neden önce sistem değişikliği istemediniz?” diye sormadı. Gül, Çukurambar Zirvesi için de, sesine ve yüzüne en duygusal şekli verip, “Gizli kapaklı bir şey değil, bizim de bir araya gelip rahat konuşabileceğimiz şeylere ihtiyacımız oluyor" dedi. Gazeteciler diyemezdi de, biz soralım; “Çankaya Köşkü’nün suyu mu çıkmıştı?”

 

“DİŞLİ POLİTİKA”: ÖNCE UYUT, SONRA UNUTTUR: Başbakan Erdoğan partisinin Rize-Güneysu(Potamya) İlçe Kongresi'nde , “Bizim hesaba çekilme yerimiz neresi? Sandık...” dedi.  İstanbul Belediye Başkanıyken de, “Ben sadece Allah’a hesap veririm” diyordu. Epey gelişme var amma Erdoğan’ın bu sözlerinden, Şaban Dişli’nin “hesabı” için sandığı beklememiz gerektiği sonucu da çıkarılabilir. O zaman başta CHP, herkes daha çoook bekleyecek demektir. Baksanıza 1 ayı devirdik,  millet şimdiden yazmaktan yoruldu. AKP galiba çok başarılı bir strateji uyguluyor; Önce uyut, sonra unuttur!...Medyamıza tavsiyemiz şu, hani “AB’ye girmemize şu kadar gün kaldı” diye saatler koymuşlardı ya, gazetelerin köşesine de, “Dişli’de şu kadar gün” diye bir logo koysunlar…Belki “gözler” görür!..    

AAA…FEHMİ KORU NE DİYOR? : Malum medya yıllardır Genelkurmay’ın “akreditasyon” uygulamasından şikayet ederken, Başbakan ve AKP’nin her yere sirayet eden acımasız “akreditasyon” uygulamalarını görmezden geliyordu. “Tüm kaleler fethedilmiş” olmalı ki, Abdullah Gül ve AKP’nin 1 numaralı destekçisi Fehmi Koru, son olarak, 30 Ağustos kutlamalarına, “davet” edilmelerini istedi, “uzlaşma” adına büyük adım olacağını yazdı. Ama bakın aynı Fehmi Koru 28 Ağustos’ta, AKP’ye yeni akıllar verip, yeni yol haritaları çizerken ne dedi; Yeni dönemin parametreleri konusunun işlendiği bir tahlilde mutlaka yer verilmesi gereken önemli bir ayrıntı da medya ilişkileridir. Geçmiş dönemde, medyadan 'hasmane' bir konuşlanma ve iktidarın buna cevap olarak dışlayıcı tavrı söz konusuydu. Bu dönem ise, mümkünse ilk açılımı bu alanda gerçekleştirerek, medyayla çok daha farklı bir ilişki tarzı geliştirilmelidir. Medyayı 'bizden' ve 'bize karşı' tarzında kategorize etmek ve 'bize karşı' sayılanları karşıya almak yerine, derdi gerçekten halkın bilgi edinme hakkına cevap vermek olan medya kuruluşlarının hepsiyle olumlu ilişkilere girmek daha yerinde olacaktır”. Bu, “AKP akriditasyonu”nun birince ağızdan itirafı değilse nedir?