Aydınlar(!) Bildirisinin Tanıdık Dili ya da Sağduyuya ve Akla İhtiyacı Olan Kim? - Semih Temizyürek
Aslında birçok hassas noktaya geçen yazımda değinmiş; bilhassa entel tayfanın şuur altında yatan gayri millî önyargılara temas etmiştim. Bu bağlamda “PKK bayrağı yerine Türk Bayrağından ürkmekten ne zaman vazgeçecekler?” diye de sormuştum. Görünen o ki, pek kolay vazgeçeceğe benzemiyorlar. Atalarımız “alışmış kudurmuştan beterdir” dediğine göre, bir bildikleri vardır herhâlde… Zaten vazgeçecek olsalar, maazallah ‘aydın’ sıfatları ellerinden alınır, geçim derdine düşebilirler. Bununla da bitse iyi; Batılı efendilerin beklentilerine cevap veremez, ülkesini ve milletini hor görme üzerine inşa edilmiş ‘aydın kültürü’nden mahrum kalırlar. Devlete sövmek, Türklüğü yok saymak, Batılı egemenlerden aferin almak varken, adamlar millî haysiyet, bağımsızlık ve özgürlük ile niye uğraşsınlar?!discount drug coupons lilly coupons for cialis free discount prescription cardfusidinezuur voetschimmel read fusidinezuur acnemicardisplus 80/25 mg micardis haittavaikutukset micardis plus 80 12.5 mgdiscount card prescription discount prescription coupons prescription drugs discount cards
Bunun için de, ahali ne zaman ülkenin, birliğin ve bayrağın sahipsiz olmadığını göstermeye başlasa, medyatik mandacılar ile onların işbirlikçi müttefikleri hemen ortaya çıkarlar. Bir sürü okur, yazar ve artist bir çırpıda bir araya geliveriyor ve ‘aydın fetvası’ havası verdikleri bildirilerini yayınlayıveriyorlar. Sanki Türkiye’nin ve Türk milletinin ‘akil adamlar’ıymış gibi, sağduyu çağrısı yapıyor ve yetkilileri uyarıyorlar.
Türkiye’nin entel kamburu olup olmadıklarına hiç aldırmadan döktürüverdikleri bildirileri, “Kaygılıyız, uyarıyoruz” ile başlıyor. Hadi bunu normal karşılayıp okumaya devam edelim. Okuyalım diyorum ama, daha en başta tanıdık bir ‘ağız’ ile karşılaşıyoruz. İlk cümle şöyle: “Ülkemizde demokrasi, sivilleşme ve barış sürecinin, son günlerdeki gelişmelerle engellenmek istendiğini görüyor; yeniden şiddet ve çatışma ortamına dönüleceği kaygısını taşıyoruz.”
Evet, ülkemizde demokrasi ve sivilleşme sürecinin gelişmesine aklı başında kimse hayır demez; zaten demiyor da. Ama sağlıklı olması ve toplumsal ayağı tamamlanması şartıyla... Yoksa, neoliberal barbarlığa çanak tutan, toplumu piyasaya tâbi kılan bir politika demokratikleşme sayılamaz. Bu hatırlatmayı; bu entel takımın, toplumsal kitleleri esir alan neoliberal tahakküm hakkında hiç bildiri yayımlayıp yayımladığını sormak için yaptım.
Ya daha ilk cümledeki ‘barış süreci’ne ne demeli? Bu ‘yarı PKK ağzı’ değilse ne? Bölücü terör örgütünün denetim altına alınmış olması karşısında gelişen süreç, PKK’lılar ve siyasî uzantılarıyla aynı dil kullanılarak ‘barış süreci’ olarak tarif ediliyor. Kim ile kimin barışı?
Daha bitmedi! Bildiri sahipleri, birkaç cümle altta zihniyetlerini ve emellerini ele veren, yani kendilerini deşifre eden ifadeleri daha açıkça kullanmaya başlıyor. Terörist başının posterlerinin taşındığı, lehinde sloganların atıldığı, konfederalizm adı altında terör örgütü bayrağının açıldığı Nevruz kepazeliği, “Nevruz kutlamaları sırasındaki çeşitli provokasyonlar” olarak geçiştiriliyor. Bariz ayrılıkçılığı ve terör örgütü goygoyculuğunu eleştiren adam gibi bir tek net cümle dahi yok.
Kaygı ile izlediklerinin de, hemen ırkçılık olarak damgaladıklarının da millî tepkiler olduğu görülüyor. Medyatik/mandacı entel takım, ayrılıkçı siyaset seviciliğinden bir türlü vazgeçemiyor. Böyle olduğu için de, millî ve haysiyetli duruş sahibi olmayı, samimi ve objektif olmayı dahi beceremiyor; belki de öyle olmak istemiyorlar.
Batılı egemenlerin gözde medyasında geniş yer bulan bildiriler yayımlayan, ama klâsik ön yargılarını, yani gayri millî saplantılarını bir kez daha teyit ettirmiş olan ‘aydınlar’ın (!) döktüğü inciler yukarıdakilerle sınırlı olsa iyi. Herhâlde çoook ‘uzak görüşlü’ (!) oldukları için olsa gerek, ‘Ermeni soykırım pazarlamacılığı’ işine de el atmayı ihmâl etmemişler. Bakın, hazretler neler buyuruyor:
“Bugünlerde uluslararası ölçekte gündeme gelmekte olan soykırım konusu (sözde soykırım değil) ve azınlık hakları tartışmaları, bu kaygı verici ortamı daha da ısıtacak. Bu konularda, karşılıklı güvensizlik (Ermeni diasporasına güvenin demeye getiriyor), hatta düşmanlıkları ortadan kaldıracak (bundan sonrasına daha fazla dikkat buyurun) barışçı ve yatıştırıcı politikaların, taviz değil, aklın ve sağduyunun gereği olduğuna inanıyoruz.”
Evet, insana “daha fazla söze hacet yok” dedirten türden bir cümle. Çünkü, bu ifade ile düpedüz teslimiyetçilik ideolojisinin tezleri özetleniyor; sağduyu kelimesi de tarihsel tezgâhın ilâhlarına kurban ediliyor. Haklısınız, maalesef ‘akıl’ da aynı akıbetten kurtulamıyor. Her nedense bu bildik zevat, ‘akıl’dan da hep Türkiye’nin teslimiyet adımı atmasını anlıyor. Ama gelin görün ki, yedi düvel bir araya gelmiş Sevr’i hortlatmak için didinip dururken, bu planlı tezgâha hak ettiği ad olan ‘Yeni Sevr süreci’ demek, statükoculuk ve içe kapanmacılık yahut ‘Sevr sendromu’ oluveriyor. Ne yapıp edip bu iki yüzlülüğü ve Türkiye karşıtlığını beceriveriyorlar.
Aslında bütün bunlar, davet ettikleri akıl ve sağduyuya, en çok Batılı efendilerin gözde entel takımının ihtiyacı olduğunu gösteriyor.
Bu çerçevede, arada kaynayıp unutulmamak, ‘neoliberal hidayet’e erdiklerini ispat etmek için ‘bayrak gösterenleri’ de unutmamak lâzım. Bunlar, genellikle son yıllarda nüfusu artan, İslâmcı veya milliyetçi eskisi unsurlardan müteşekkil ‘yeni sağcı teslimiyetçi sınıf’ın mensuplarından oluşuyor. Müşterek kürsülerinden birinin giderek bir ‘üs’ fonksiyonu icra eden Zaman gazetesi olduğuna, yine bizzat gazetenin yayın çizgisi ve muhtevası şahit. Bu nevzuhur sınıfın akademik mensupları, neredeyse her gün küresel emperyalizmin değişim anaforuna uyum nasihatları ile anti milliyetçilik vaazları neşrediyorlar.
Artık yabancılaşma sürecinde mesafe katettikleri için, egemen ve popüler teslimiyetçilik jargonu yeni entel dil olarak benimseme konusunda pek fazla sıkıntı çekmedikleri gözleniyor. Tıpkı bildiri neşreden ve çoğu soldan devşirilmiş olan üstadları gibi; kalemlerini harekete geçirmek için, ayrılıkçı terör örgütü ve yandaşlarının rezaletleri yerine, millî refleksin galeyana gelmesini beklediler. Anlaşılan, ne konfederalizm paçavrası, ne de kışkırtılan HADEP’li kitle, bunları da hiç rahatsız etmemiş yahut kaygılandırmamış.
Onlar da, popüler ve üstün entel sınıfı oluşturan önderleri gibi, “Ülkeyi Kürt(çü)ler değil, Türk(çü)ler böler” incisinden tutun da, “AB üyeliğinin önünü kesmeye” kadar, hem bütünlük-birlik alerjili beylik lâfları, hem de son döneme ait AB teslimiyetçiliğinin sembolü olan sloganları sakız yapmayı marifet zannediyorlar. Sanki, önce PKK’nın siyasî uzantılarıyla “Türkiye ve Kürtler”, daha sonra “Türkiye ve Ermeniler” konferansları düzenleyen AB değilmiş; yahut ortalıkta Türkiye’yi dört gözle bekleyen bir Batı (AB ya da ABD) varmış gibi, ‘ön tıkama edebiyatı’ndan medet umuyorlar.
Şüphe yok ki, zamane sağcısı bu entel tayfa da, modern ve muasır bir ‘aydın’ olmanın Batı(cılık) oyuncağı ile oynamaya bağlı olduğunu ‘keşfetmişe’ benziyor. Zira, AB havucuyla oyalanmanın ve ahaliyi avutmanın yanı sıra, küresel emperyalizmin ruhaniyetine uygun ‘fetvalar’ vermelerinin başka bir tahlilini yapmak, imkânsız olmasa bile çok zor görünüyor.
Sözü artık daha fazla uzatmayalım, son olarak söyleyeceklerimizle millî vazifemizi tamamlayalım. ‘Aydınlar (!) bildirisi’ni imzalayanlar ile onların ‘yeni sağcı-teslimiyetçi’ takipçileri, malûm medyanın yardım ve yataklığı sayesinde, ne yazık ki bayağı mesafe katettiler. Türkiyemizi bölmek ve zayıf düşürmek için her türlü fırsatı değerlendirip hayınlığı yapanlar şimdi köşelerinde kıs kıs gülerken; haklı olarak infiale kapılan kitleler, suçlu ve sorumlu gösterilmeye başlandı. Yani millî(yetçi) refleks dirilmeye başlayınca, ‘medyatik terör’ için düğmeye basıldı.
Kısacası, Türkiye’yi akla ve sağduyuya davet eden ‘gözde aydınlar’, Türkiye’nin kolektif aklının ve sağduyusunun katilleri olan bölücü çeteleri ve siyasî uzantılarını unutturuverdiler.
Böylece, teslimiyetçi ve batıcı misyonlarının gerekleri doğrultusunda sanık sandalyesini yine boş bırakmayıp milliyetçiliği oturttular.
Bu sebeple, millete sağduyu ve akıl çağrısı yapanlara, mutlaka iki çağrı yapmak ve bunların ısrarlı takipçisi olmak şarttır. Birinci olarak, samimiyetlerini ispat etmelerini talep edip test etmek gerekir.Yaşadıkları ülkenin millî ve manevî değerlerini veya sembollerini sevmeseler bile saygı duymalarının samimiyet sınavının ön şartı olduğunu unutmamak ve unutturmamak lâzımdır. İkinci olarak da, kışkırtıcılık yapan, terör örgütünün işbirlikçiliğinden vazgeçmeyen unsurlara karşı açıkça tavır almaları, bildiri yayımlamaları talep edilmelidir. Aksi takdirde, ‘mütareke basını ve aydını’nın bugünkü temsilcileri olduklarını sürekli haykırmak gerekecektir.
Unutulmamalı ki, Türkiye’nin küresel emperyalizmin entelektüel tercümanlarına değil, millî ve haysiyetli aydınlara şiddetle ihtiyacı bulunmaktadır!