Francis Marion-Crawford (1854-1909) varlıklı bir ABD’li ailenin çocuğu olarak İtalya’ da doğdu.
Yaşamının büyük bir bölümünü orada geçirdi. İtalyan ve Doğu Akdeniz kültürlerini yakından tanıdı. Hindistan’a gitti. Bu ülkeleri eserlerinde anlattı. Crawford 1890’ların başında İstanbul’a geldi.
İstanbul’u anlattığı eseri‚ “Old Constantinopel’’ Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarından Şeniz Türkömer çevirisi ile ’’1890’larda İstanbul’’ adı altında yayınlandı. Yazar, kitabın başında İstanbul’un tarihini kısaca anlatıyor. Daha sonra şehir hayatının detaylarına yöneliyor, tarihle ilgili kısımlarda Türkler hakkındaki klişelerle alttan alta dalga geçiyor. Anlattıklarıdan Crawford’un İstanbul’dan gelip geçerken izlenimlerini aktaran sıradan bir gezgin olmadığını, Batı’da Türkler hakkında yüzyıllar içinde geliştirilen olumsuz imaja ve peşin hükümlere itibar etmediğini anlıyoruz.
Crawford’un Türkleri anlatığı şu bölüme özellikle dikkatinizi çekmek isterim:
’’...Doğu’ya yaptığım pek çok ziyaret ve hatta bir süre ikâmetten sonra gerçek Türk’e -bulanabildiği zaman- güven duyma eğilimindeyim. Rumlar, Ermeniler, Acemler ve Afrikalılar kendilerine Türk diyerek ve bazen onun ülkesini kötü yöneterek adına gölge düşürmüşlerdir. Türk aslında güzel nitelikleri olan biridir ve dünyanın üstün, egemen ırklarından birine dahildir.
Genellikle açık tenli, mavi gözlü, berrak tenli, olağanüstü güçlü ve dayanıklıdır. İçki içmez, temizdir ve kendi zararına olacak derecede dürüsttür. Onu sürekli olarak sömüren Rumların ve Ermenilerin dengi değildir. Doğuda yaygın bir söz vardır, derler ki bir Ermeni’yi kandırmak için on Yahudi, bir İranlı’yı kandırmak içinse on Ermeni gerekir. Katıksız Türk’ün böyle kimseler karşısında hiç şansı yoktur.
Türk kolayca aldatılabiliyor ve onun bu saflığından yararlanmak istiyen fırsatçılar dünyanın her yerinden buraya toplanıyor. Sokakları ve pazaryerlerini bu görüşle bir süre inceleme zahmetine katlanacak biri bu iddianın doğruluğuna inanacaktır. Ülke çok az şey üretiyor, ithalatı fazla değil. Akdeniz ve Karadeniz arasındaki deniz yolu üzerinde bir durak yeri sadece. Pera’nın en yüksek tepesinden, İstanbul’un Yedikule ve Edirnekapı taraflarındaki en ücra köşelerine kadar her semte yayılmış olan Rum ve Ermeni kalabalığı Türk’ü soymuyorsa neyle yaşıyor neyle besleniyor ve neyle zenginleniyor?
Hiç onlardan bir ‚’’imtiyaz’’, bir bağış veya bir monopolun açığını yakalama peşinde olmayan birine rastladınız veya tanıdınız mı? Sonunda bütün bunların karşlığını Türk ödemiyor mu? Bu kadar çok sayıda iş adamının geçimini sağlayan dökümhaneler, imalathaneler, tahıl pazarları ve demiryolları nerde?’’(s.13) |
1890’lardan 1920’lere gelindiğinde Cumhuriyet Türkiye’sinin devraldığı ekonomiyi ve azınlıkların durumunu Falih Rıfkı Atay, Çankaya isimli eserinde şöyle anlatıyor:
’’ Küçük esnaflıktan ve zanaatlardan ithalat ihracat tüccarlığına, verimli ziraata kadar bütün milli ekonomi Hıristiyanların inhisarı altında idi. Türkler rençber, memur, vakıfçı veya derebeyi idiler.’’
Türkler Hıristiyan ve Yahudi azınlıkları ‘’öteki’’ diyerek dışlamamış.,kendi bünyesine almış, önemli mevkilere getirmiş, dillerine,dinlerine saygı göstermiştir. Crawford’un, Falih Rıfkı’nın ve daha nice tanığın belirttiği gibi bu azınlıklar refah içinde yaşamışlardır. Gayrımüslimlerin bütün zenginliklerine rağmen bu ülkenin hâkim milleti Türklere nasıl ihanet ettiklerini Milli Mücadele’den hatırlıyoruz.
İstanbul’un Antep’in, Maraş’ın, Urfa’nın, Adana’nın,İzmir’in, Batı ve Doğu Anadolu şehirlerinin işgâlinde bu azınlıkların neler yaptığını o dönemi yaşamış Halide Edip’in,Yakup Kadri’nin ve Samiha Ayverdi’nin eserlerinden biliyoruz.
Bir müddet önce, iş adamı, Alorko Holding’in patronu Isak Alaton Referans Gazetesi yazarı Eyüp Can’a Galata Liman’ı ihalesinin Sammy Ofer’e verilmediğinden yakınan bir mektup yazmış. Türk Devleti’nden edindiği imtiyazlarla zengin olan ve mister yüzde beş adıyla tanınan Ermeni Gülbenkyan’ı da Türkiye’de müze yapamadığı için Portekiz’e gidişini ‘’Türkler azınlıkları kaçırdılar iddiasına dayanak yapmış .
Bunu yabancı düşmanlığı ve gayrımüslim düşmanlığı ve antisemitizme bağlamış Hürriyet Gazetesi’nde Ertuğrul Özkök’de Alaton’a hak veren ve onun mektubunu bir çığlık olarak gören bir yazı kaleme almış. Bu mektubu okuyunca ‘’El insaf! Bırakın geçmişi, günümüzde bütün ekonomimizdeki gayrimüslim hâkimiyetine ne diyelim ?’’ diye düşündüm...
Ama şunları da düşünmeden edemedim: Türkiye, tarihinin hiç bir döneminde Batı’da olduğu gibi yabancı düşmanlığı veya antisemitisizim olmadı.
Türkler devlet hayatlarında ırkçılığa rağbet etmedi. En önemli makamlara gayrımüslim veya başka etnik kökenden insanları getirdi. Her türlü ticaret hakkını herkese verdi.
O halde Türkler niçin suçlanıyor?
Crawford:
’gayrimüslimler elde ettikleri imtiyaz ve monopollerle Türklerin sırtından zengin oldu’
diyor. İstediklerini elde etmek için, Türkleri haksız yere suçlamak, baskı altına almak ve köşeye sıkıştırmak Batı emperyalizminin ve onlarla bütünleşen azınlık gayrımüslimlerin bir metodu değil miydi?
Yalnız şurası bilinmelidir. Bazı karanlık dönemlerden geçilse de, Milli Mücadele’den, Türk’ün ateşle, kanla imtihanından sonra milletimiz bir daha kandırılmamak, aldatılmamak, sömürülmemek üzere uyanmıştır. Unutulmasın! |