Siyaset15 Nisan 2005 00:00

TÜRKİYE ÜZERİNDE OYNANAN ERMENİ OYUNU- Cem BAŞAR

Türk Devleti ve insanı var olduğundan beri daima onu yıkmaya, parçalamaya yönelik faaliyetlerin hedefi olmuştur. Asırlarca süregelen bu entrikalar bugün gene gündemde bulunuyor. Türkiye’nin dostları ve müttefikleri olduklarını iddia eden bazı ülkelerin, onlara muhtaç, aciz bir Türkiye yaratmaya çalıştıklarını her Türk görüyor ve bu tehlikeli gelişmeler onu vatanına daha çok bağlıyor.abilify link abilifyoxcarbazepine dosage bilie.org oxcarbazepin

Tarih boyunca Süper Güçler, Türkiye üzerindeki oyunlarını, Yunanlıları, Ermenileri, Kürtleri, Rumları, Arapları ve yarattıkları uydurma taşeronları kullanarak sürdürdüler. Aynı senaryo bugün de oynanıyor. Bu oyun artık çok bıktırıcı oldu. Şu sıralarda hortlatılmak istenilen sözde “Ermeni Soykırımı”da,  Türkiye’yi parçalama oyunlarının bir malzemesidir. Bu Türk Devleti için ne var olan ne bir mesele, ne bir problem, ne de bir kan davasıdır.

Bugün yaşanan olaylar, 19. Yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak, topraklarını yağmalamak isteyen “Süper Güçlerin”, 2000 yılının eşiğine  geldiğimiz şu günlerde, aynı politikalarını uygulamaya koyduklarına bir işarettir. Bu güçlerin kullandıkları taşeronlar ise değişmedi. Türk Devletini ve insanını karalamayı hedef alan yalanların  arkasında yatan gerçekleri, dünya insanlarının öğrenmeleri  zamanı artık gelmiştir.  Yunan propagandasının beslediği “Kürt Soykırımı”, “Kıbrıs Rum Soykırımı”, “Pontuslu Rum Soykırımı”, masallarından sonra şimdi de Yunan- Ermeni ortaklığı uydurma “Ermeni Soykırımı”nı Türkiye aleyhinde tırmandırmaya çalışıyorlar. Ne yazık ki bir grup  Amerikalı ve Fransız politikacı, ülkelerindeki “Yunan” ya da “Ermeni” mahallelerinden alacakları üç beş oy uğruna onların kuklası olabiliyorlar.  1867 senesine kadar Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Ermenilerle Türkler arasında ne dini, ne de siyasi bir ihtilaf yoktu. Türklerle Ermeni’ler adeta kaynaşmışlardı. Bir Türk ya da Ermeni erkeği askere gideceği, seyahate çıkacağı zaman, ailesini aklı hiç geride kalmadan Türk veya Ermeni komşusuna emanet edebiliyordu. Özellikle Anadoluda yaşayan Ermeniler arasında Ermenice bilenler parmakla gösterilecek kadar azdı. Bunlar Türk okullarında okur ve Türkleri herkesden fazla severlerdi. Karşılıklı sevgi ve saygı dolu bu hisler, serpilen nifak tohumlarına  rağmen bugün Türkiye’de bir arada yaşayan Türk ve Ermeniler arasında sıcaklığını korumaya devam ediyor. Hatta Ermeniler Türk dilini öylesine benimsemişlerdi ki, hiçbir müdahale görmedikleri halde Kiliselerinde dualarını Türkçe ederlerdi. Osmanlı imparatorluğu döneminde devletin en üst kademelerinde  yüksek rütbelerle hizmet vermiş Ermenilerin sayısı hayli fazlaydı. Hiçbir zaman Türklerden bir ayırım görmemiş, Türk tarihinde isimleri Bakan, Paşa ve Elçi olarak biri hariç en iyi şekilde yer almıştır. Bu değerli insanların Türk Devletinin ekonomisine de, önemli katkıları olmuştur.  Mesela Kapriel Noradukyan Paşa Dışişleri Bakanlığı, Agop Kazazyan Paşa Posta Bakanlığı, Mareşal Garabet Artin Davut Paşa Bayındırlık Bakanlığı yapmışlardır. Bunlardan başka Osgar Mardikyan, Kirkor Agathon, Bedros Hallaçyan ve Kirkor Sinapyan muhtelif  bakanlıklarda bulunmuşlardır. Padişahların itimadını kazanmış, saraya hizmet etmiş ve Hazine bakanlığı yapmış Agop Kazazyan Paşa, Mikael Portokalyan Paşa ve Ohannes Paşa imparatorluğa sadakatle hizmet etmiş Ermenilerdir. Bu uyumlu ve kardeşçe ilişkiler Kırım Savaşı sonrasına kadar devam etti. Çarlık Rusyası, Osmanlı İmparatorluğunu parçalama politikasını Kırım Savaşında uğradığı hezimetten sonra uygulamaya koymuştu. Osmanlı İmparatorluğuna  iki cephede sorun yaratmak amacıyla sıkıştırmayı hedef alan, Balkanlardaki Hıristiyan azınlığı koruma bahanesi ile izlediği kışkırtmacı politikasını, 1870’li yıllarda Doğu Anadoluda yaşayan Ermeniler üzerinde de uygulamaya başlamıştı. Çarlık Rusyası izlediği bu politikasının sonucunda Ermeniler, 1876 da Osmanlı İmparatorluğuna baş kaldırdılar. Bu ayaklanmalar o devrin bazı süper devletlerinin de  kendi politikaları doğrultusunda karışmalarıyla, yıllar geçtikçe arttı,  kanlı savaşlara yol açarak, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşüne kadar devam etti. 1862 yılında Adana’da, Zeytun’da ilk Ermeni isyanı çıktıktan sonra, bunu diğer ayaklanmalar takip etmiş ve sonuçta Türk insanıyla Ermeniler arasındaki sıcak ilişkiler yavaş yavaş soğumaya başlamıştı. Rus ve Anadolu Ermenileri’nin Çarlık Rusya’sının kışkırtmaları sonucunda başlattıkları ayaklanmalar, 1877 Türk-Rus harbinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğu cephesini çok zor durumlarda bırakmıştı. Hele Ermeni patriği Nersis Efendinin, 1878 de savaşın galibi Rusların Yeşilköydeki karargahına giderek Anadoluda bir Ermeni Devletinin kurulması için Çar’dan yardım istemesi, Ermenilerin artık “Sadık Millet” ünvanına layık olmadıklarını, Türklere acı bir şekilde göstermişti. Rusya’da eğitilen Ermeni teröristler  İmparatorluğun merkezi olan İstanbulda bile kanlı eylemler gerçekleştiriyorlardı. Hatta yabancı ülkelerin askeri müdahelelerine zemin hazırlamak için, 1896’da İstanbul’da  Osmanlı Bankasını basmaya bile teşebbüs etmişlerdi. Buna rağmen, Osmanlı Devletine baş kaldıran Ermenilere katılmayan ve kanlı hareketlerini tasvip etmeyen Ermeniler de vardı. Bunlar gizli Ermeni terör örgütleri tarafından tehdit ediliyor, evleri bombalanıyor, yakılıyordu. Batıdaki ülkelerin Ermeni konusuna ilgi göstermelerinin en önemli nedeni Rusların bunu bir Müslümanlık Hıristiyanlık meselesi şeklinde dünyaya duyurmalarıydı. Ama gene de bu ilginin ardında yatan asıl gerçek Osmanlı İmparatorluğu’nun zenginlikleriydi. İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar kapitulasyonlarını, Ruslar ise Boğazlara ve Doğudaki Türk topraklarına gözlerini dikmişlerdi.“Ermeni Meselesi”nin dünyaya bir problemmiş gibi duyurulması, 19. Yüzyılın sonlarında, Gizli Ermeni cemiyetlerinin örgütlenmeleriyle başladı. Bu cemiyetlerin yöneticileri Paris, Londra ve St. Petersburg’da umduklarından daha iyi karşılandılar, ilgi görüler. İngiltere’de Gladstone hükümeti dağınık olan,  gizli terör örgütlerini gruplaştırarak disipline etti ve bünyelerinde propaganda komiteleri kurulmasını sağladı. Oluşturulan propaganda mekanizması işlevini, Batılı ülkelerin politikaları doğrultusunda, sürdürdü. Ermeni Propagandası özellikle Kurtuluş savaşı döneminde görüntüsünü birden değiştirmişti. Ermeniler, 1900’lerin ilk yıllarından itibaren  Rusya’da geniş bir propaganda faaliyetine giriştiler. Ermeniler, Rusların en zayıf taraflarının Akdenize inmek olduğunu bildikleri için bu konuda kendilerine yardımcı olacakları vaadederek onları taraflarına çekmişlerdi. Bu teminat Ruslar’a Ermenistan’daki Ermeni Patriği vermişti. O zaman Ruslar Ermenilerin propagandasına zemin hazırlamış para vermişlerdi. Hatta Rus Çar’ı    Nikolas,  Osmanlı Devletinin 1.Dünya savaşına katılmasının ilk günü, Türkiye’deki Ermenileri, Rusya’da yaşayanlarla birleşmeye çağırmıştı. Bu çağrı üzerine Ermenilerin Patriği 5.Kevork imzasıyla Kilisenin yayın organı Ararat’ta yayınlanan bir yazı, tüm dünyaya dağıtılarak, Ermenilere Rusya’daki soydaşlarıyla birleşme önerilmişti. Ermeniler propagandalarını üslendirdikleri ülkelerde, kendilerini doğu uygarlıklarının öncüleri olarak tanıttılar. Hatta Yunan uygarlığının da kökünde Ermenilik bulunduğunu ortaya atarak bir çeşit “üstün ırk” teorisi yaratmaya çalıştılar. Bununla da yetinmeyerek Fransızlarla aralarında kan bağı bulunduğunu iddia ettiler. Bu konudaki propagandalarına destek veren Fransızlar da olmuştu.Paris Üniversitesi Profesörlerinden BRUN, Ermenilerle, Fransızların aynı soydan geldiklerini iddia edecek kadar ileriye gitmişti. BRUN’a göre Ermeni Kralları Lüsinyan Hanedanından geliyorlarmış.Ermeni propagandasında “uygarlık” ve “soyluluk” ilgi görmeyince bu kez “duygu sömürüsü” görüntüsü sahnelendi.  Bu propagandanın sloganları “Soykırıma uğramış”, “Ezilmiş millet” şeklindeydi. Fransa’nın, 1918 Sevr Anlaşmasına dayanarak işgal ettiği Güney Anadolu’daki topraklar üzerinde bağımsız bir Ermenistan Devleti kuracağına dair ortaya attığı sloganlar sonucu, diğer ülkelerde yaşayan çok sayıda Ermeni bölgeye geldi. Bunların katılmasıyla oluşturulan “Ermeniler Lejyonu” Kilikya’da göreve başladı. Fransa’nın kurduğu Ermeni lejyonuyla elde etmek istediği, bağımsız bir Ermenistan Devletinin kurmak değil, bölgede Fransız çıkarlarına hizmet edecek askeri bir güç yaratmaktı. Ancak olaylar Fransa’nın umduğu gibi gelişmedi: Ermenilerin bölgede yaşayan Türkler üzerinde başlattıkları katliamlar Fransız basınında yayınlanmaya başlayınca, Paris Hükümeti güç durumda kaldı. Adanadaki Fransız komutanlarının yolladıkları raporların da olayları doğrulaması üzerine, Ermeni lejyonu dağıtıldı. Bu gelişmelerden sonra Ermenilerin Adana’da Türklere karşı giriştikleri katliamlar çabuk unutuldu.Fransız basınında tam aksi yönde bir propaganda, Ermenilerin katliama uğradığı haberleri tekrar yer almaya başladı.İşin en ilginç yanı, Türk Kurtuluş Savaşı’nın Ermenilerce Fransız kamuoyunda bir “Ermeni Soykırımı” olarak tanıtılmasıydı. 1920 yılının Haziran ayında Kilikya’da kuruluşu ilan edilen “Amanus Ermeni Cumhuriyeti” çok kısa ömürlü oldu. Türk ordusunca girişilen askeri harekat sonucunda ortadan kalktı. Aynı yıllarda, Ermeniler Amerikada büyük propaganda faaliyetlerine giriştiler. Özellikle New York Times gazetesi Ermeni tezlerini büyük ölçüde destekleyerek üzerinde kurulacak bir Ermeni Devleti’nin sınırlarının ancak Başkan Wilson tarafından saptanabileceğini ileri sürdü. Bu yayınlar üzerine “Ermeni Devletinin sınırlarının saptanması” çalışmaları başladı. Amerika’nın bu devletin Manda yönetimini üstleneceği haberinin yayılmasından sonra, Ermeni propagandası bu amacın gerçekleştirilmesi yönünde oluştu. Yapılan çalışmalar sonucu, doğal zenginliklerle dolu toprakların İngiltere’nin elinde bulunduğunun anlaşılması üzerine, Amerika bu girişiminden vazgeçti. Elde edilecek karlı alanların bulunmaması, Başkan Wilson’un kararını değiştirmesine neden olmuştu. Ancak bu olaya başlayan Amerika’daki Ermeni propagandası, Ermenilerin bu ülkede etkisi gittikçe artan bir lobi oluşturmaları sonucunu doğurmuştu.Ruslar, Ermenilerin koruyucuları olarak gözükmüşlerse de Kafkasyada yaşayan Ermenileri toplu halde öldürdükleri de tarih kitaplarında yer alır.1885’te Ermeni okullarının kapatılması, 1836’da Gregoryen Ermeni kilisesine mülkiyet hakkının tanınmış olmasına rağmen, 100 milyon frank tutarındaki kilise mallarına el konulması, Kafkasya’daki zengin Ermenilerin ve aydınların tutuklanarak mal ve mülklerinin alınması Rusların Ermenilere üzerinde uyguladıkları baskılardan yalnızca birkaç örnektir. 1908 Meşrutiyeti Dönemi,Türklerle, Ermeniler arasında geçici de olsa bir yakınlaşmaya ortam yaratmıştı. Rusyanın Ermenileri kışkırtmak için kullandıkları malzeme Anadolunun zengin ve verimli topraklarıydı. Bu toprakları Ermenilere kazandıracaklarını vaadetmişlerdi. Oysa bu topraklar üzerinde Kürt beylerinin sahip oldukları geniş araziler vardı. Ermenilerle, Kürtler arasındaki bu sürtüşmeyi Ruslar kızıştırırken, bazı Batı ülkeleri de sahneye iki taraf arasında kışkırtmacı olarak yerlerini almışlardı. Van’da Fransız konsolosluğu yapmış bulunan Zarzecki, Kürt-Ermeni ilişkilerini bir kitabında şöyle anlatır: “Yüzyıllar boyunca Kürt ağaların topraklarında ırgat olarak çalışan Ermeniler, bu duruma alışmış, bir başka şeklin mevcut olabileceğini düşünemiyor, şikayet etmiyorlardı. Zaten maddi yönden de pek zayıf sayılmazlardı. Kürt ağasına borcunu ödedikten sonra Ermeninin elinde yaşamasına yetecek kadar para kalıyordu. Osman Paşa’nın Van seferinden sonra, hükümetin gücü Kürt beyleri aleyhine kuvvetlenmiş Kürtlerin Ermenilerden olan istekleri daha da azaltmağa başlamıştır. Tanzimatın ilanıyla durumları iyiden iyiye düzelen Ermeniler, hükümet tarafından hazırlanan uygun şartlar sonucunda zenginleşmeğe başlamış bir çoğu geniş topraklar satın almışlardır. Hatta, Ermenilerin elindeki topraklar bazan fakir Kürt köylüleri tarafından işlenir olmuştur.”Bu arada, Adana’daki Ermeni çeteler hareketlenmiş 1909 Nisanında Ermenilerin  ayaklanması yeniden alevlendirmişti. Birinci Dünya savaşının patlamak üzere bulunduğu günlerde Türkiye, Rusyanın karşısında bir savaş hazırlığı içindeydi. Ruslar Doğu Anadolu’yu işgal etme hazırlıklarını tamamlamışlardı. Samsun’dan, Ankara ve Kayseri üzerinden Adana ve Mersin’e uzanan hattın doğusunda bütün Ermeni köyleri, kasaba ve şehirlerin Ermeni mahalleleri birer silah deposu, her kilise  ve Manastır birer kale haline getirilmişti. Osmanlı hükümeti, Ermenilerin bu hazırlıklarını günü gününe takip ediyor. Mümkün olduğu kadar önlemeye çalışıyor ve herhangi yabancı bir müdahaleye sebebiyet vermemek için Ermenileri tatlılıkla ve nasihatle yola getirmeğe çalışıyordu. Birinci Cihan harbi başladığı zaman Osmanlı İmparatorluğu üç ay tarafsız  kalmış ve bu süre içinde savaş  hazırlıklarını tamamlamaya çalışmıştı. Bu arada Rusya’dan Ermenilere, harekete geçmeleri emri geldi. Ermeniler askerden kaçıyor, silahlı çeteler ordunun geri hizmetlerini baltalıyorlardı.Rusyadan gelen Ermeni çeteler Türk ordusunu hedef alan sabotajlarını arttırmışlardı. Bu arada Ermeni çeteler Türk köylerini basarak çocuk, kadın, ihtiyar ayırmadan Türkleri öldürüyorlardı. Adana’daki Ermeni ayaklanmasını o tarihlerde Adana valisi olan Cemal Paşa hatıralarında şöyle anlatır: “1909 yılının ilk aylarında, Adana’da Ermenilerin ayaklanacakları ve Avrupa donanmasının Ermenileri sözde bir Türk soykırımından kurtarmak için  Adana’yı işgal etmeye hazırlandığına dair söylentiler çok yaygınlaşmıştı. Türk halkı bu söylenenlere öylesine inanmıştı ki, ailelerini bölgeden uzaklaştırmağa başlamıştı. 1909 senesi Nisan ayında tarafların münasebetleri çok gerginleşmişti her an  iki halkın birbiri üzerine saldıracaklarından, artık kimsenin şüphesi kalmamıştı. Nihayet Nisan’ın 14 ncü günü Ermenilerin dini liderleri Monsenyör Museg’in emriyle Ermeniler saldırıya geçince “Adana Olayı” patlak vermişti.Adana, Tarsus, Hamidiye, Misis, Erzin, Dörtyol ve Azizli’de Ermeniler her yerde, öylesine akılalmaz katliamlar yapmışlardı ki,  bu kıyıma tanık olanlar bile bugün o günleri hatırladıkça ağlıyorlar, lanetliyorlar. Adana katliamının sorumlusu “Les Vêpres Ciliciennes”ın yazarı Monsenyör Muşeg idi. Adana vilayetinin istihbarat birimleri “Adana Olayı” patlak vermeden üç ay önce  Adana’da yaşayan Ermenilere çeşitli şekillerde silah gönderildiğini tesbit etmişlerdi. Monsenyör Muşag ve etrafındakiler bölgede yaşayan Ermenileri kışkırtıyor, Türkleri öldürmeleri için hedef gösteriyorlardı. Bu gelişmeler kaydedilirken Balkan Savaşı başladı. Birçok cephede savaşan Osmanlı ordusunu kovalayan talihsizlikleri fırsat bilen Ruslar  ve Fransızlar Ermenileri  ve Arapları Türklere saldırtma fırsatını kaçırmadılar. Bir yandan Fransızlar, Suriye’de Arapları isyana teşvik ederken, öte yandan İstanbul’daki Rus Elçisi Giers, 1912 Kasım ayının 26’ncı günü Rus Dışişleri Bakanına çektiği bir telgrafta şöyled diyordu: “Ermeniler, Rusya’nın yaşadıkları bölgeleri işgal etmesini istiyorlar. Ermeni kilisesi, Rusya’nın Türkiye’deki Ermenileri himayese almasını Cenabı Hak’tan diliyor. Osmanlı İmparatorluğunun şu sıralarda içinde bulunduğu kargaşadan yararlanabiliriz. Ordularımızın belirli bölgelere girmesi için zemin uygundur.” Bu arada Ruslar, Kafkasya’da yaşayan Ermenilere karşı uyguladıkları katı tutumlarını yumuşattılar.Kafkasya’daki hapishaneleri dolduran Ermeniler siyasi bir af ile serbest bırakıldılar. Ruslar izledikleri bu yumuşama politikalarıyle Ermeni ihtilalcilerin taraflarına geçmesine zemin hazırlamışlardı. Rusların tek istediği Doğu Anadolu’da huzursuzluğun sürmesi idi. Bunun için Ermenileri malzeme olarak kullanıyorlardı. Bu politika; “Türklerin ezdiği zavallı Ermenileri korumamız altına aldık”sloganı ile Avrupa’nın merhamet hislerini, bir duygu sömürüsüne dönüştürerek Anadolu üzerindeki asıl emellerini gizlemeye çalışıyorlardı. Ancak bu politikanın sürdürülebilmesi için aynı bölgede yaşayan Kürtlerin Ermenilere saldırmaları gerekiyordu. Böylece, Kürtler değil de Türkler, Ermenileri öldürüyorlar görüntüsüyle konu Avrupa platformunda propaganda malzemesi olarak kullanılabilecekti. Bu senaryonun gerçekleşebilmesi için Kürt beylerinin ve nüfus sahibi Şeyhlerin Osmanlı Devletine baş kaldırmaları gerekiyordu.  Bu amaçla Rusya, bir yandan Kürtlerin liderlerinden, Bedirhani Abdürrezak Beyi Rusya’da himayesine alarak bir Kürdistan prensliği kurması için ona paralar verirken öte yandan, Bitlis’te Seyittiha’yı Bitlis Konsolosu vasıtasile Osmanlı devletine isyan ettirmişti. Rus istilası sırasında Ermenilerin, zulüm ve cinayetlerinden kurtulmak için Diyarbakır, Halep ve Adana’dan Konya, Erzurum, Erzincan ve Sivas’a sığınmış olan Kürt ve Türk muhacirlerindurumları  yürekler acısıydı. Fakat o zavallılar Müslüman oldukları için hiçbir Alman veya Amerikalı misyoner, onlar için rapor yazmadı, onların felaket ve sefaletini Ermeniler için yaptıkları gibi edebi bir lisanla Batıya duyurma gereğini vicdanında hissetmedi. Trabzon, Erzurum, Van  ve Bitlis vilayetlerinin Ruslar tarafından istilası sırasında o bölgede yaşayan Türk ve Kürtlerden acaba ne kadarının Ermeniler tarafından barbarca  öldürülmüş olduklarını ve ne kadarının yaratılan göç sırasında yok olduklarını bilen yada bugün bunların hesabını soran var mi? Ama gerçek şu ki, bu yüzden ölen Türk ve Kürt’ün sayısı birbuçuk milyonu geçer. Ermeni katliamından Türkler mesul oluyorlar da, Türk ve Kürt katliamından Ermeniler niçin mesul olmuyorlar? Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri geçmişi tarihin sayfalarına gömmüş, eski düşmanlarını dostları olarak  kabul etmeyi siyasetine daha uygun bulmuş onlara karşı daima dürüst davranmıştır.Ne yazık ki bu barışçı ve iyi niyet politikasının karşılığını hiçbir zaman almamış, en güvendiği dostları bile ona, en zor zamanlarında sırtlarını dönerek tek başına bırakmışlardır. Ermeniler’in, bugün yaşadıkları ülkelerde cemiyetleri, gazeteleri, ve daha birçok örgütleri bulunmaktadır. Bunlar, Yunanlılar ve ayrılıkçı kürtlerle birlikte Türkiye aleyhindeki faaliyetlerini bir arada yürütüyorlar. Bu da onlara geniş propaganda olanakları sağlıyor. Ancak Türkiye’nin dışında yaşayan her Ermeni Türkiye’nin düşmanı değildir, bunun da kabul edilmesi gerekir.