Milliyetçilik - Selim Somçağ
1999’da Apo’nun yakalanmasıyla bölücü teröre son darbeyi vurarak önünü açan Türkiye kimsenin beklemediği bir şekilde 8 ay sonra AB üye adayı ilân edildi. ABD’nin baskısıyla alınan bu kararla terör belâsıyla uğraşırken Batı’nın soğuk savaş sonrasında kendisine yönelik planlarının farkına varan Türkiye’nin Batı boyunduruğunda kalması sağlanacaktı. Adaylık kararıyla beraber Türkiye’ye dayatılan IMF programıyla ekonomi çökertilerek Batı’nın malî sermayesine iyice bağımlı hale getirildi, insanlar yoksullaştırıldı, ekonomik büyüme durduruldu. sitagliptin phosphate and metformin hydrochloride sitagliptin phosphate monohydrate melting point sitagliptin phosphate side effectsmicardisplus 80/25 mg click micardis plus 80 12.5 mgkamagra link kamagra gel
Bu planın temel atma töreninde imzası bulunan 57. hükümet planın uygulamaya konmasına direnmeye kalkınca parçalanarak devrildi; yerine Türkiye’nin gelmiş geçmiş en “yumuşak başlı” hükümeti olan AKP hükümeti kuruldu. AKP’nin iktidarıyla planın uygulanmasında büyük mesafe kaydedildi. Türkiye’nin 30 yıllık Kıbrıs politikası bir gecede değişti, Kıbrıs Türklüğünün büyük lideri Denktaş istenmeyen adam ilân edildi, adada Türk varlığının tasfiyesiyle sonuçlanacak Annan planı MGK kararına rağmen kabul edildi, TRT televizyonlarında etnik dillerde yayınlar başladı, Ermenistan’a düzenli uçak seferlerine izin verildi, ABD ile Irak’ın kuzeyindeki Türk güvenlik birimlerinin geri çekilmesi için anlaşma imzalandı, Süleymaniye’de çuval geçirme olayına, Telafer’de, Kerkük’te Türkmen katliamlarına tepkisiz kalındı, Leylâ Zana ve şürekâsı hapisten çıkarılarak baş tacı edildi, Güneydoğu’daki mülkî amir atamaları bölücü lobinin eline bırakıldı. Bütün bunlar olurken Türkiye’ye sahip çıkmakla yükümlü güçler “AB süreci” bahanesiyle büyük ölçüde pasifize edildi. 2002-2004 yılları Mondros Mütarekesinden bu yana Batı emperyalizminin Türkiye üzerindeki nüfuzunu en çok arttırdığı dönem oldu.
Birkaç yıl milletlerin hayatında çok kısa süredir. Cumhuriyetin kuruluşundan beri devletinin ulusal çıkarlarını koruyacağına inanagelmiş olan Türk halkının bu rota değişikliğini hemen fark edip buna tepki göstermesi beklenemezdi. Dolayısıyla ilk başta ulusal tepki meseleyi yakından izleme imkânına sahip millîci aydınlara, sivil toplum örgütlerine ve küçük partilere münhasır kaldı. Emperyalizm ve işbirlikçiler bu kadarından bile çok rahatsız olsalar da, ulusal tepki mitinglerinde toplanan kalabalıkların çok büyük olmamasıyla teselli buldular. Fakat emperyalizmin talepkârlığı ve AKP’nin tavizkârlığı bitmek bilmediği için malûm medyanın bütün perdeleme ve saptırma çabalarına rağmen millî tepki alttan alta yayılmaya, derinleşmeye başladı. Nihayet Nevruz’da bölücülerin Batı emperyalizminin temsilcileriyla kol kola düzenledikleri Talabani, Barzani ve Apo yanlısı bölücü gösterilerde Türk bayrağının yakılması bardağı taşıran damla oldu. Bu ihanet eylemlerine milletimiz yurdun dört bir yanındaki bayrak mitingleriyle ve bayrak asma eylemiyle cevap verdi. Mitingler büyük bir coşku, aynı zamanda vakar içinde gerçekleşti, hiç bir taşkınlık görülmedi. Şüphesiz ki bu yalnızca PKK’nın son eylemlerine yönelik bir tepki değildi. Son yıllarda, özellikle devr-i AKP’de AB ve ABD karşısında sürekli taviz verilmesine karşı halk arasında gittikçe güçlenen bir millî direniş ruhunun ifadesiydi ve verilen mesajın asıl hedefi emperyal merkezlerdi.
Mesaj derhal alındı. Tehlike büyüktü. Demek ki yıllardır sürdürülen kültür emperyalizmine, kimliksizleştirme, kişiliksizleştirme kampanyalarına, malûm medyanın dezenformasyon ve propaganda çabalarına, ekonomik yıkıma ve nihayet AKP iktidarına rağmen Türk halkının millî hassasiyetleri yeterince törpülenememiş, zor günlerde kenetlenerek ayağa kalkma hasleti yok edilememişti. Bu ruh Türkiye’ye hâkim olursa Türkiye emperyalist planlara âlet edilemez, IMF boyunduruğunda tutulamaz, Ege Denizinden, Kıbrıs’tan, Güneydoğu Anadolu’dan sürülüp çıkartılamaz, Ermeni soykırımını tanımaya, toprak tazminatı vermeye, İstanbul’da bir Ortodoks Vatikan kurulmasını, Karadeniz bölgesine Pontusçuların yerleşmesini kabul etmeye ve nihayetinde Ön Asya’da Batı’nın lejyoneri olmaya zorlanamazdı. Bu büyük tehlikeyi bertaraf etmek için derhal büyük bir operasyon başlatıldı. Operasyonun şu ana kadar beliren ilk bacağı yükselen millî ruhun satılmış kalemlerin rol aldığı bir psikolojik savaşla köreltilmesidir. İkinci bacağı da bazı provokasyonlarla millî hassasiyeti yüksek, dolayısıyla dipten gelen dalgada öncü rol oynayacak bazı kesimlerin itibar kaybına uğratılarak etkisizleştirilmesidir. Trabzon, Adapazarı gibi millî hassasiyetlerin yüksek olduğu bölgelerde ağababaları Fransa ve Belçika'da beslenen Dev-Sol'un provokasyon amaçlı olarak sahneye sürülmesinin anlamı budur. Operasyonun başka bacakları da olabilir. Varsa bunlar da çok yakında sahnelenecektir.
Bu operasyon çerçevesinde ilk olarak milliyetçi tepkiye “şovenizm” ve “ırkçılık” yaftaları yapıştırılmak istendi. Irkçılık biyolojik özellikler temelinde bazı insan ırklarının diğerlerine göre daha üstün olduğu savıdır. Tamamen Avrupa kültürünün ürünü olan bir düşünce tarzıdır. Milliyetçilikle organik bir bağı yoktur ve olamaz; çünkü millet tarihî ve toplumsal bir olgudur; ırk ise biyolojik bir kavramdır. Gerçi tarihte bazı milliyetçi akımların içine ırkçı düşünce de monte edilmiştir. Fakat bunların hepsi Batı ülkelerinin emperyalist milliyetçilikleridir; kendilerine kurban seçtikleri halklara yapacakları saldırıları ırkçılıkla meşrulaştırmak istemişlerdir. Türkler ise tarih sahnesine çıktıklarından beri ırkçılık düşüncesini tanımamakla bilinirler. Bir imparatorluk bakiyesi olan bugünkü Türkiye’nin nüfusu da bu anlayışı yansıtmaktadır. Dolayısıyla Türk milliyetçiliğinin ırkçı bir yapıya bürünmesi mümkün değildir. Nitekim Türk milliyetçiliğini teorileştiren Ziya Gökalp’e göre insanlarda ırkın toplumsal özelliklere hiç bir etkisi olmadığı için şecere aramak doğru değildir; dolayısıyla “Türküm” diyen her ferdi Türk tanımak gerekir. Atatürk de “Ne mutlu Türk olana” dememiş, “Ne mutlu Türküm diyene” demiştir. Bu itibarla Türk milliyetçiliğine yönelik ırkçılık saldırıları kuru iftiradan ibarettir. Hele bayrak mitinglerine Güneydoğu’da Kürt kökenli yurttaşlarımızın da katıldığı düşünülürse bu iddialar iyice gülünçleşmektedir. Bunları ortaya atan KESK ve Eğit-Sen başkanları gibi kişilerin ya Türk milliyetçiliği, şovenizm ve ırkçılık kavramlarının ne olduğundan haberleri yoktur, ya da bu kişiler birilerinin kumandası altındadır. Eğer emekçilerin haklarını savunma iddiasındalarsa, bugün Türkiye emekçilerinin haklarını savunmak da ulusal mücadeleden geçmektedir; çünkü emekçileri yoksullaştıran, işsiz bırakan IMF programının Türk sermaye sınıfının bir icadı olmayıp Türkiye’ye AB ve ABD emperyalizmi tarafından dayatıldığı ortadadır. Dolayısıyla bugünkü Türkiye’de emekçi haklarını savunmak milliyetçi siyaset izlemekle örtüşmektedir. Milliyetçi tepkiye karşı çıkan sözde emekçi önderleri fiilen Batı emperyalizminin, IMF’nin savunucusu ve çalışanların düşmanıdır.
Medyada köşebaşlarını tutmuş olan liberal-Batıcı kesim ise doğrudan doğruya milliyetçilik kavramına saldırdı. Milliyetçilik modası geçmiş, bugünün Türkiyesine bir yarar sağlamayacak bir duygusal tepki olarak gösterilmek istendi. Bazıları daha kurnazca bir söylemle “Hem Kürt milliyetçiliğine, hem Türk milliyetçiliğine” karşı olduklarını açıkladılar.
Milliyetçilik kişilerin siyasî faaliyette mensubu oldukları milletin ortak çıkarlarını temel almaları demektir. Ziya Gökalp’e göre “Türkçülük Türk milletini yükseltmek demektir.” Gerçek anlamıyla milliyetçilik demokratik burjuva devrimleri sonucunda millî devletlerin kurulmasıyla Avrupa’da ortaya çıkmıştır. Kişilerin siyasî aidiyetlerinin aşiret, cemaat, din, mezhep ve hanedanlara bağlı olduğu ülkelere kıyasla milliyetçilik bilincinin ve millî devletin ortaya çıktığı ülkelerde halk kitleleri çok daha büyük boyutlarda ve çok daha etkin biçimde ortak hedefler uğruna biraraya getirilip örgütlenebilmiş, devletin etkinliği ve gücü büyük bir sıçrama göstermiştir. Böylece millî devlete ve milliyetçi ruha sahip olabilen toplumlar Ortaçağ siyasî örgütlenmesini ve ideolojisini sürdüren toplumlar üzerinde ezici bir üstünlük sağlamışlardır. Cumhuriyetçi Fransa’nın Avrupa monarşilerine karşı elde ettiği zaferler silsilesi bu durumun klasik örneğidir. Milliyetçiliğin dünya arenasında güçler dengesini değiştiren çok etkin bir silâh olması sebebiyle, bu akım bir kere Avrupa’da ortaya çıktıktan sonra temasa geçtiği başka ülkelerde (oralarda millî devleti ve milliyetçiliği kendi kendine yaratacak iç şartlar olgunlaşmamış olsa dahi) milliyetçi düşüncelerin doğmasına yol açmıştır. Bunun tipik örneği de Osmanlı Devletidir. Bu devletin siyasî-ekonomik yapısı milliyetçiliğin önderliğini üstlenecek bir yerli burjuva sınıfının teşekkülünü engellemişse de, devletin tebası arasında Avrupa devletlerinin etkisiyle milliyetçilik fikirleri doğmuş ve ayrılıkçı hareketlere dönüşerek devleti parçalamaya başlamıştır. Çok kavimli bir imparatorluğun hâkim zümresi olmak hasebiyle uzun süre milliyetçiliğe meyletmeye gerek görmeyen Türkler ise, diğer unsurların Batı ile işbirliği yapmaları karşısında varlıklarını koruyacak mücadele gücüne ulaşmanın tek yolu olarak milliyetçiliği benimsemişlerdir. Osmanlı anâsırı arasında en son milliyetçi olan Türklerdir. Eğer bunu yapmakta biraz daha geç kalsalardı, din, mezhep, cemaat, aşiret, hanedan, bölge, yöre aidiyeti seviyesini aşamasalardı, şüphesiz milliyetçilik temelinde örgütlenmiş anâsırın siyasî hâkimiyeti altına girecekler, katliama uğrayacak veya asimile olacaklar ve siyasî bir varlık olarak yeryüzünden silineceklerdi. Anadolu Türkleri yıkılan Osmanlı Devletinin enkazının altında kalarak yok olmaktan Türk milliyetçiliği sayesinde kurtulmuşlardır. Millî Mücadeleyi başarıya ulaştıran ve Türkleri modern dünyada ayakta kalmalarını sağlayacak yeni bir devlete ve bu devlet yapısıyla uyumlu bir toplumsal ve ekonomik yapıya ulaştıran temel ilke Türk milliyetçiliğidir. Kemalizmin altı okundan ikincisi milliyetçiliktir. Atatürk en büyük Türk milliyetçisidir.
Günümüzün dünyasının temel ekonomik ve siyasî dinamikleri de 20. yüzyıl başlarındaki dünyadan farksızdır. Dünya yine millî devletlerden oluşan bir oyun alanıdır. Dünyanın en zengin ve en güçlü ülkelerini yine Batı dünyası teşkil etmektedir. Bu ülkelerdeki ekonomik sistem yine üretim araçlarının özel mülkiyette olması ve kâr maksimizasyonu amacıyla üretim yapılması esaslarına dayanan kapitalizmdir. Bu sistem çerçevesinde büyük oyuncuların hammadde kaynaklarını ve pazarlarını dünya çapında güvenceye almak için başka ülkeler üzerinde, esas olarak da daha zayıf, geri ve yoksul ülkeler üzerinde siyasî hegemonya kurmaları da kaçınılmaz olarak ortaya çıkan bir olgudur. Emperyalizm denen bu olgu 20. yüzyıl başında olduğu gibi, bugünün dünyasında da olanca şiddetiyle geçerlidir. En yakın örnek komşumuz Irak’ın ABD tarafından gerçek dışı gerekçelere istinaden işgal edilmesidir. Bu şartlar altında bir halkın dünya üzerindeki bağımsız varlığını sürdürebilmesi için bir millî devlet çatısı altında örgütlenmiş olması ve bu devletin millî bir politika izlemeyi başarabilmesi gereklidir. Bunun için de halkın büyük çoğunluğunun milliyetçilik ilkesine bağlı olması, millî bir ruh taşıması gerektiği açıktır. Millî devleti olan bir halkın millî bilinci köreltilirse devletini kaybeder ve tarih sahnesinden yok olur. Emperyalizm çağında millî devletler emperyal politikalara hedef teşkil eden halkların tek dayanak noktası ve kurtuluş çaresidir. Madalyonun diğer yüzünden bakarsak hegemonik ülkelerin emperyalist politikalarının önündeki en büyük engelin mazlûm milletlerin millî devletleri olduğu ortaya çıkmaktadır.
Görüldüğü gibi Türkler köleleştirilmeden, piyonlaştırılmadan, özgür, güçlü ve müreffeh olarak yaşamak istiyorlarsa milliyetçi olmak zorundadırlar. Şu anda yeterince özgür, mutlu ve müreffeh değillerse bunun tek sebebi 10 Kasım 1938’den beri yeteri kadar milliyetçi olmamalarıdır. Bugün yükselen Türk milliyetçiliğine karşı çıkan herkes Batı’nın Türkiye ve bölgemiz üzerindeki emperyalist planlarının destekçisi durumundadır, Felluce’de çocukların tepesine bomba yağdıran, camilere sığınmış yaralılara yaylım ateş açanların yardakçısı, hizmetkârıdır.
Türk milliyetçiliğini Kürt milliyetçiliğinin antitezi olarak göstermeye çalışmak da büyük bir budalalalık veya sahtekârlıktır. Meşru milliyetçilik bir milletin veya milletleşme sürecini büyük ölçüde tamamlamış bir toplumun varlığını esas alır. Her etnik grup, her kavim millet değildir ve olamaz. Milletler çok özel tarihî şartlar sonucunda oluşabilir. Modern milletlerin sayısı dünyadaki etnik grupların sayısı olan 5,000’in çok çok altındadır. Günümüzde milletleşmenin şartlarını tamamlamamış etnik gruplarda yapay olarak yaratılmak istenen milliyetçi, ayrılıkçı akımların bilâistisna Batı emperyalizmi tarafından yaratıldığı ve yönetildiği ortadadır. Türk milliyetçiliğinin önderi büyük Atatürk, sözde Kürt milliyetçiliğinin önderleri ise emperyalizmin zavallı kuklalarından başka bir şey olmayan Barzani, Talabani ve Apo’dur. Binaenaleyh Türk milliyetçiliği ile Kürtçülüğü aynı kaba koyup mukayese edilebilir gibi göstermek büyük bir çarpıtma ve sahtekârlıktır. Birincisi kökünü tarihin derinliklerinden alan meşrû bir siyasî akımdır ve mazlûm milletlerin emperyalizmin sultasından kurtulmalarına öncülük etmiştir; bugün de Türkiye ve bölge halklarının emperyalist saldırılara karşı başlıca dayanak noktasıdır. İkincisi ise Batı’nın bölgemizi bölüp parçalayarak yönetebilmek için kışkırtıp beslediği ve yönettiği, yapay, köksüz bir kukla akımdır. Emperyalizmin komşumuz Irak’ta uyguladığı insanlık dışı cinayetler, katliamlar ve zulüm silsilesinde bu sözde milliyetçiliğin ne kadar alçak bir yardakçılık rolü üstlendiği de ortadadır. Batı kuklası sözde Kürt milliyetçiliği başta Kürtler olmak üzere bölgemizdeki bütün halkların düşmanıdır ve gayrimeşrudur.
Köle olmadan varolmaya devam etmek istiyorsa bütün Türkiye halkı Türk milliyetçiliği bayrağı altında birleşmelidir. Ne mutlu Türküm diyene!