Beceriksiz ve ülkeyi ilerleteceğine geriye götüren, yıkımına yol açan bir yönetim son bulunca, onun iktidarı döneminde kayba uğrayanlar, özgürlüğü, refahı ve ekmeği elinden alınanlar o yönetimden uğradıkları kaybı dile getirirler.
Serbest piyasa sistemi başta o sistem soygununun elebaşı ABD'den başlayıp çökmeye başlayınca o sistemin değişik ülkelerde neden olduğu yıkımlar dile getirilmeye başlandı.
Başta IMF, bu sistemin ölü yıkayıcıları kendilerine akıl soranlara eski günahlarını unutturarak, işe devletin el koymasından başka çare görmediklerini dile ve yazıya getiriyorlar.
Bu köpek takımı hep böyledir.
Kendi yandaşları gönenirken emekçilerin refahtan gerekli pay almayışlarını dile getirmezler.
Yıkım başlayınca gene o milyarderlerin refahının azalması yerine, devletin çoğunu fukara halktan ve özellikle emekçilerden topladığı vergilere dayalı biçimde "sömürücü devletin" arabayı çamurdan çıkarmasını öğütlerler.
Şimdi bir yandan kapitalizmin, o kanlı ve zalim soygun sisteminin 1929'dan bu yana en büyük bunalımı geçirmekte olduğunu kabul ederken, öte yandan bu sistemin sömürücü yönleriyle yıkılmasını değil, eski haline gelip yeniden sömürücülüğünü sürdürmesi yolunda çare arıyorlar.
Ama çabaları boşuna, aslında gelen bunalım 1929'dakinden daha ölümcül.
Çünkü 1929'da birçok kaçış ya da onarım yolu vardı. Aradan geçen 80 yılda "bunalımdan kurtulma" ya da "bunalımı gizleme" amacıyla ekonomik yapıyı öylesine hasar ve yıkıma uğrattılar ki, ekonomik yapının yaşam gücünü sıfıra yakın bir uyumsuzluk noktasına getirdiler.
Şimdi serbest piyasa yerine devletçi uygulamalar için yalvarışa geçtiler.
Yani kötülemek için yarışa girdikleri ve halkı sömürmek için kullandıkları, demokrasiyle ilgisi kalmamış, o "halkın temsilcisi" diye yutturdukları devlete...
Bu satırların yazarı 45 yıldan bu yana Serbest Piyasa Sistemi'nin halkı ezmek için kurulmuş olduğunu, en parlak döneminde bile sade yurttaşı ezdiğini, bölgeler arası adaleti yıktığını anlatmıştır.
Bu yolda ödünsüzce, bu yıkılası düzene karşı halkı, medyayı, siyasal ve sendikal yöneticileri ve işbirlikçi muhalefeti uyarmıştır.
Serbest piyasaya dayalı sistemi yıkma değil, onunla birlikte yaşamayı düşünen Baykal bile artık bu düzenin bazı direklerinin yıkıldığını sesinin gürlüğüyle anlatmaya başladı.
Bu direklerden biri serbest piyasanın en başarılı sayılan 80 yılı sonunda Tarım Üretimini yıktığı gerçeğidir.
Başta ABD serbest piyasa ile tarımsal kalkınmayı beraber yürütme yolunda uğraşmışlardır.
Tarım üretimini çeşitli kapitalist payandalarla, girişimcilerin kendi bildikleri yolda ilerleyerek artırma yolundaki bir yandan görkemli ve ama aslında acıklı çabalarla, olumlu bir sonuca varılmayacağı artık belli olmuştur.
Artık tarım ürünlerinin insan eliyle, çeşitli zorlamalarla serbest piyasa içinde insanlığı yaşatacak düzeyde tutulamayacağı belli olmuştur.
Hele Türkiye'de bizim gibi ülkelerin akıl hocası IMF ve Dünya Bankası'nın yanlış öğütleriyle gelinen düzey, Toprak Mahsülleri Ofisi önünde Pirinç Kuyruklarıyla hak ettiği görüntüyü vermektedir.
Pembeci tarım bakanı kürsülerden ne söylerse söylesin, yalancı Devlet İstatistik Kurumu ne yalanlar uydurursa uydursun, Türkiye'de pamuk, buğday, pancar, ayçiçeği, bakliyat, canlı hayvan ürünlerinde ülkenin getirildiği sefil düzeyi artık yağcı medya bile her akşam ekranlara, sayfalara taşıyor.
Burada artık fazla söze, yazıya gerek yok.
Serbest piyasa ekonomisi yöntemlerinde bence üretim kadar önemli eksiklik, insanlar arasında gelir adaletini sağlayamayışıdır.
Çok yüksek ilan edilen gelişme hızlarında bile insanlar arasında sefalet süre gitmiştir.
Biz yalan dolan kalkınma edebiyatı sürerken, bu gelişme gerçek olsa bile halka bir şey getirmediğini söylerken, yazarken, "olur mu öyle şey" diye bizi bilimsel olmamakla suçlarlardı.
Oysa olabileceği bazı bizim gibi ülkelerdeki örneklerle ortada. Tayyip'cilere bir örnek olmak üzere dikkatleri Mısır'da olanlara, The Economist dergisinin son sayısından alınan bilgilere çekmek isteriz:
"İşçiler Mısır'ın en büyük tekstil kuruluşu olan Mahalla'nın kapılarını zorluyordu. Başbakan Ahmed Nazif onlara greve gitmedikleri için teşekkür etti ve bir maaş da ikramiye verdirtti.
Ama bu da yakınmaları kesmedi. 28 yıl çalıştığı halde aylığı 46 doları aşmayan elektrik ustası Mesut Hafız şöyle bağırıyordu:
'Araba istemiyorum, sinema istemiyorum, Kentucky pilici istemiyorum. Sadece çocuklarıma götürmek için ekmek istiyorum.'
(Oysa) Ekonomileri fena görünmüyordu. Geçen yıl yüzde 7 oranında gelişen ülke özellikle Gulf arabaları ile büyük dış yatırım çekmişti. Turizm gelirleri doruktaydı, dört yılda oto satışları dört kat artmıştı. Kahire banliyösü şık villalar, golf sahaları, satış mağazalarıyla göz alıyordu." (Ne kadar bize benziyor) Ama "fakatı var". "Ama bu kazanımlar halka, Mısır halkının çoğunluğuna ulaşamamıştı. Sübvansiyonlara karşın ekmek ve benzin fiyatları dünya düzeyindeydi. Diğer temel mallara gelince, mutfak gazı, taze meyve ve sebzeler, yapı malzeme fiyat artışları ücret artışlarının çok üzerindeydi."
İşte ABD'ye dış politikada verdiği ödünlerle dış fon artışı çok yüksek Mısır'da da yönetim yüzde 7 gelişme hızı ilan ederken halkın durumu böyleydi.
Serbest piyasa ekonomisinde hep böyle olur.
İsterseniz bir de doruktaki Almanya'ya bakalım.
Buranın durumu da aynı derginin aynı sayısında anlatılıyor (sayfa 40):
"Doğu Alman kentlerinde acayip şeyler oluyor.
Saxony-Anhalt ki Doğu Alman reformasyonunun ve kimya endüstrisinin yıldızıdır; 1990'da Almanya'nın birleşmesinden bu yana 2,9 milyon nüfusunun beşte birini yitirmiştir. 2025'e kadar 500 bin daha yitireceği hesaplanıyor."
Dergi daha başka örneklerle geri kalmış Doğu Almanya'daki kentlerin nüfusunun nasıl Batı'nın gelişmiş kentlerine boşaldığını anlatıyor.
Dergi boşuna şaşırmış. Serbest Piyasa Ekonomi'sinde hep böyle olur. Sadece sınıf ve tabakalar arasında değil, bölgeler arasında da gelir uçurumları oluşur.
Biz boşuna "Devletçilik olmazsa Güneydoğu fakirleşmesi sona ermez" demiyoruz...