Avrupa’nın "Şark meselesi" ve ABD’nin "Büyük Ortadoğu Projesi" - Oya Akgönenç
Olayın Başlangıcı: Ondokuzuncu yüzyıla damgasını vuran Avrupa politikalarının başında “Şark Problemi” veya “Şark Meselesi” (the Eastern Question) olarak bilinen şey, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak ve Müslüman coğrafyaya ve Asya’ya sahip olma planı olarak tarif edilebilecek bir uygulamanın adı idi. Aynı yüzyılın diğer bir özelliği de Avrupa devletlerinin saldırgan bir genişlemecilik tatbikatı ve bunun tabii sonuçları olan sömürgecilik politikalarının etkili olup, başarıya ulaştığı bir dönem olmuş olmasıydı. Kısacası, yapmış oldukları Sanayi Devrimi sonunda daha üstün teknoloji ve daha hızlı ulaşım vasıtalarına sahip olan Batı (Avrupa Devletleri) tüm hızları ile dünyanın çeşitli yerlerine ulaşmaya ve ele geçirebildikleri her yere el atarak oraları kendi kolonileri (sömürgeleri) haline getirmeye başlamışlardır. Bundan maksat dünyanın çeşitli yerlerindeki yeraltı ve yerüstü zenginliklerine ve diğer milletlerin ellerinde bulunan birikimlere zorla sahip olarak kendi ülkelerini zenginleştirmek ve güçlendirmek olmuştur. discount drug coupons codesamples.in free discount prescription carddiscount card prescription discount coupon for cialis prescription drugs discount cards
Bu girişimlerde karşılarına çıkan en büyük engel Osmanlı İmparatorluğu yani daha doğru ismi ile Osmanlı Devlet-i Ali’si (ODA) olmuştur. Hem güçlü ve hem de çok geniş ve zengin topraklara, stratejik bölgelere sahip olan bu imparatorluğun nasıl yıkılabileceğinin, nasıl parçalanacağının hesapları Avrupalılarca gizlice yapılmıştır. Bu büyük imparatorluk çökerken, değişik Avrupa devletlerinin bundan nasıl ve ne kadar pay kopartabileceklerinin plan ve hesabı yapılırken, kendi aralarında bu planlara “Şark Problemi veya Meselesi” kod adını vermişlerdir.
Olayın Kapsamı ve Uygulanması:
“Şark Meselesi” Avrupa devletleri için güçlü ve zengin bir rakibi nasıl öldürüp, mallarını bölüşeceklerinin hikayesi ve hazırlığı idi. Yapacakları işe kendilerini hazırlamak ve adeta haklı bir gerekçe bulmak için Osmanlı Devlet-i Ali’sinden “Avrupa’nın Hasta Adamı” diye bahsetmeye başlamışlardır. Bu isim ilk defa Rus Çarları tarafından kullanılmış ve daha sonra bütün Avrupa devletleri bunda hem fikir olmuşlardır. Kısacası, onlara göre, hasta adam son demlerini yaşamaktadır. O halde nasılsa ölecek olan bu hastanın mal varlığı ve tüm zenginlikleri heba olmadan, doğru ellere yani Avrupa devletlerine geçmelidir. (Çağın saldırgan sömürgeci anlayışının tam bir ifadesi). O halde yapılacak şeylerden birincisi, ölümünü hızlandırmak, ikincisi ise başkaları kapmadan, en seçkin yerlere el koymak, yani işgal ederek emniyete almak olmalıydı. Ve bunu aynen uyguladılar.
Bu hazırlıkların tümü “Şark Meselesinin” nasıl uygulanıp, sonuçlandırılacağı konusundaki çalışmaların bir parçası idi. Buna isterseniz yeni adı ile uluslararası komplo diyebilirsiniz, isterseniz tesadüflerin birleşmesi. Adı ne olursa olsun, sonuç aynı ve Avrupalıların planladığı tarzda olmuştur. Bu planlara bağlı olarak Osmanlı Devleti, zorla ve hile ile Birinci Dünya Savaşı’na sokulmuş ve bu iş için içeriden idareciler ve işbirlikçiler kullanılmıştır. Bu savaştan “yenilmiş olarak çıkan” Osmanlı ile yapılan Mondros Mütarekesi ve imzalattırılan Sevr Anlaşması, da bütün bu plan ve hazırlıkların kaçınılmaz bir sonucu olmuştur. Yani, Osmanlı’nın idam fermanı bu şekilde, Sevr Anlaşması ile verilmiştir. Böylece zengin İslam alemi, tüm yer altı ve üstü zenginlikleri ile , tüm ticaret ve ulaşım yolları Avrupalıların eline geçmeye başlamıştır. Bu topraklar onların sömürgeleri haline getirilmiş ve 1947-50 yıllarına kadar da öyle kalmıştır.
“Şark Meselesi”nin bir ön hazırlığı da vardı. Bu da bir, bir buçuk asır önce Avrupa’da başlayan “Orientalism” veya Şarkiyatçılık adı ile tanınan bir akımdı. Batı, yaptığı araştırmalar, yazdığı kitaplar, yaptığı tablo ve heykellerle Ortadoğu’yu ve İslam alemini, kendi gözlüklerinden ve kendi değer ölçüleri ile değerlendirerek aksettirmiş, veya resmetmiştir. Doğruları değil, zanlarını yansıtmıştır. Doğru tahliller değil, anlamadığı veya peşin hükümlerle baktığı olayları anlatmıştır. Bu toplumun değişmesi gerektiğini savunurken, bu toplumun medeniyetini de küçük görmeyi ihmal etmemiştir. Dolayısı ile kendisini herkesten üstün göstermeye çalışan ve bunu sistematik hale getiren Batı, bir süre sonra da bu küçümsediği kültür ve yapıları değiştirme yetki ve hakkını da kendisinde görmeye başlamıştır. Aslında bu, saldırgan bir politikanın alt yapısını ve psikolojik olgusunu hazırlayan bir faaliyetler kümesinden başka birşey değildir. Bunun tabii sonucu da saldırıya, kafaca ve manen hazır olmak ve bunda kendini haklı görmek gibi bir psikoloji içine girmektir. Bunun siyasi yansıması, sömürgecilik, askeri yansıması da saldırgan genişlemecilik olmuştur.
Kısaca, ilk defa orientalizm, ile başlayan düşünce saldırganlığı, daha sonra sömürgeciliğe ve saldırgan genişlemeciliğe dönüşmüştür.
Günümüzün gelişmeleri:
Bugün sadece değişik aktörler, değişik pozisyonlara geçmişlerdir. Batı, tekrar Ortadoğu’dadır. Büyük Ortadoğu Projesi yani BOP sürecinde bütün İslam coğrafyasına demokrasi, özgürlükler ve refah getireceğini ve buralarda daha demokratik toplumlar kurarak, tümden değiştireceğini ilan ederek işe girişmiş bulunmaktadır. Bu değişimlere, Afganistan ve Irak’tan başlamışlardır. Bu toplumlara uygulanan muamelelerle, coğrafyamıza ve medeniyetimize nasıl küçümseyerek baktıklarını ortaya koymaktadır.
Değiştirilmek istenen şeylerin listesi hayli uzundur: Dini akideler ve adetlerden tutun, yazılan yeni Furkan’a kadar çeşitli hususlar; kadın imam eşliğinde Cuma namazlarından diğer birçok detaya kadar İslam’ın tüm ayrıntılarına karışmak isteği acaba eski orientalistlerin yeni gayretlerinin bir ifadesi midir? Yoksa, yeni Büyük Ortadoğu Projesi sadece eski Şark Meselesinin yeni bir yüzü müdür? İşte, tüm bu paralelliklerin dikkatlerden kaçmaması gerekir.
Şark Meselesi sonucunda Osmanlı yıkılmış ve Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki ülkeler sömürgeleşmişti. Acaba bu yeni gelişimler içinde hangi ülkelerde nasıl gelişmeler olacaktır? Şark Meselesi sonucunda Avrupa ve genelde Batı zenginleşirken, sömürülen ülkeler özellikle geri bırakılmışlardı. Acaba şimdi farklı mı olacaktır?
O zamanın Avrupalısı, “Beyaz Adamın Yükü” diyerek toplumları değiştirmeyi bir görev hatta kendine ilahi bir güç tarafından yüklenmiş bir mecburiyet olarak tanımlamış, işgal ettiği ülkelerde böyle hak iddia etmişti. Acaba, BOP ile Orta doğu’yu tümü ile değiştirmeyi planlayanlar da aynı şekilde bazı ilahi kaynaklı emirleri yerine getirdiklerine mi inanmaktadırlar? Ve bunun sonuçları herkes için nasıl olabilir? Tüm bunları çok dikkatlice incelemenin ve mukayeseleri dikkatle yapmanın zamanı gelmiştir. Tehlike çok yakına ulaşmıştır.