Siyaset12 Nisan 2008 00:00

Stigma ve Melankolik Haymatloz - Neslihan Yalman

Fakat; yapısal bir probleme ve çağcıl bir tıkanmaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Türkiye bir araf(lar) ülkesidir. Şüphesiz ki; saydığım nezih isimler de hep araftaydılar!.. Tersine, bugünün temel sorunsalı, bu arafın ters yüz edilmesi… Ne yazık ki; herkes kendisini taraf hissetmeye zorlanmaktadır. Taraf, ama hangi (t)araf? Bu ülkenin kolektif bilinçaltına değinip, tefekkür dünyasına dalmadan… Nereye akışıyoruz? cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmaciecialis manufacturer coupon open drug coupon cardsymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort a alkohol symbicort cenacleocin 150 mg read cleocin 300 mgoxcarbazepine dosage bilie.org oxcarbazepin

Stigma ve Melankolik Haymatloz

Neslihan Yalman

Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun

www.acikistihbarat.com

  10.04.2008
   

 

YAZININ ÜSTÜNE DÜŞÜLEN VE OKUYUCULAR TARAFINDAN OKUNULMASI RİCA EDİLEN NOTTUR : 11.04.2008/İzmir

Bu yazıyı 22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonra yazmıştım. Hiçbir yerde yayımlanmadı. Daha önce Açık İstihbarat paylaşım sitesine yollamak istedim. Yollamadım. Fakat; anladım ki, ağustos 2007’den itibaren yazdığım hiçbir konu değişmemiş. Üstelik, giderek daha fazla ‘stigma’ durumuna düşürülmeye başlamışız. Akademisyenlerimizin en hasları ‘liliputlaştırmaya’ tabi tutulmuş.

Doç. Dr. Emin Gürses, Doğu Perinçek gibi isimlerin gözaltına alınması, İlhan Selçuk’un gözaltına alınıp serbest bırakılması, üniversite olayları ve AKP hakkında açılan kapatma davası… Tüm bu gelişmeler çerçevesinde beklenen bir ekonomik kriz daha… Acaba, ‘sürekli’ tarihe tarihle notlar mı düşmeliyiz? Gazetelerde yazılan yazılar, konuşmacılar tarafından dile getirilen yorumlar taaa 1826’lara, yeniçeri ocaklarının kaldırılmasına, Tanzimat Fermanları’na değin gidiyor. Öyleyse, yapı kendisini bir şekilde tekerrür ediyor? Bu yazıyı da, belirttiğim eksenlerde ve yapı üzerinden okursanız ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Umarım; açlık ve sefalet içinde, fuhuş batağına batmış kadınların/genç kızların, organize suç örgütlerinin giderek çoğaldığı, yasadışı ilişki ağlarının genişlediği bir ülkeye doğru evrilmeyiz. Temennim bu yönde… Ülkem adına… (N.Y)


tarihiyle kavgalı,
anadiliyle küs,
benliğiyle mahkemelik bir toplum…

Yağmur Atsız



2007 genel seçimlerinin hararetli sonuçları henüz yatışmamışken, böylesi bir yazıyı gündeme taşımak şahsımı tedirgin etmedi değil. Öyle bir dönemecin kavşağındayız ki; yanımızdaki her iki kişiden biri potansiyel ‘‘vatan haini’’(!)olarak telakki edilmektedir. Artık; rafine bir akılla ne televizyon izleyebilir, ne de gazete okuyabilir olduk. Hangi gerçekliğin hangi hakikat merdivenine bizi götürdüğü yahut hangi girdabın derinliklerine sürüklediği meçhul… Tabiri câizse; atın önüne et, aslanın önüne ot konmuş durumda… Zekamıza yataklık eden beynimiz paramparça, kalbimiz durup durup yeniden atmada, bedenimiz ağır gelmede ve hepimiz birer ruh yoksunu olduk.

Bu yazıyı, 29 Temmuz 2007 tarihli Aydınlık dergisinde okuduğum bir yazıya ve özel bir kanalda izlediğim kısa ama Türkiye tablosunun trajedisini ortaya çıkartacak bir habere istinâden yazdım. Habere dair fikirlerimi yazının son aşamalarında dile getirmek arzusundayım.

Öncelikli olarak mevzubahis yazıya değinelim. Gazi Üniversitesi Şehir Bölge Planlama Bölümü’nde misafir öğretim üyesi olarak görev yapan yüksek demograf Sinan Zeyneloğlu’nun ‘‘Merkez’’ nasıl çöktü başlıklı yazısı, son dönemlerde okuduğum en iyi analiz metinlerinden biriydi(1).

Metinde; DYP ve ANAP koalisyonunun niçin gerçekleşemediğinin, CHP ve DSP arasındaki seçmen tabanı farkının nasıl bir ayrım yarattığının ipuçları veriliyordu. Sosyolojik olarak da farklı verilerin sunulduğu yazıda dikkatimi çeken noktaları yazımı okuyanlarla paylaşmak isterim.

Sayın Zeyneloğlu, öncelikli olarak bu partilerin çöküşünün birden bire olmadığının altını çiziyordu. Partilerin daha ziyade etnik, yöresel ve dinsel etkenler çevresinde toplanarak, seçmen kitlelerini daralttıklarını belirtiyordu(bkz. s.20). Kendisinin ANAP ve DYP üzerine yaptığı tespiti aynen alıntılıyorum:

‘‘Sonuç olarak 1999’daki ANAP, genel olarak zengin kesimden, özel olarak da Doğu Karadeniz kökenlilerden oy alan bir parti iken, DYP hemen hemen bütün Türkiye’den, ama sadece kırsal kesimden oy alan bir ‘‘köylü’’ partisi durumundadır. DYP ve ANAP tabanları arasındaki farklılıklar kavranmadan(vurgu şahsıma aittir. N.Y), 2002’de kendi partilerinden vazgeçen ANAP’lıların neden DYP’ye değil de AKP’ye veya CHP’ye oy verdiklerinin anlaşılması mümkün değildir.’’ (s. 22).

ANAP’ın Doğu Karadeniz kökenlilerden oy alarak, diğer kesimi kendisine çekememesini de hemşerilik bağlamında görmek gerektiğini belirten akademisyenimizin şu tespitinin de tartışmaya açılması gerektiği kanaatindeyim:

‘‘…Zira bu oylar Erdoğan ile birlikte AKP’ye geçmiştir ve AKP’nin icraatlarından memnun olmasalar bile Karadenizlilerin başka bir partiye yönelmeleri, ancak diğer partilerin Karadenizlileri de barındıran bir yönetim ve teşkilat ile ortaya çıkmasına bağlıdır. Bu bakımdan, partisi bir önceki seçimlerde sandığa gömülen Mesut Yılmaz’ın bir sonraki seçimde bağımsız olarak Rize’den milletvekili seçilmesi ulusal siyaset açısından kafa karıştırıcı, ancak ‘Karadenizliler dayanışması’ açısından beklenen bir sonuçtur.’’ (s. 22).

Yukarıdaki paragraftan sıçrayarak, 30.07.2007’de KanalTürk’te yayınlanan Yolsuzluk ve Yoksulluk programına değinelim. Programa konuk olan Yeditepe Üniversitesi öğretim üyesi sayın Cemil Tarhan’ın ifadelerine de burada yer vermek isterim.

Tarhan, bu seçimlere ‘ağa-maraba ilişkisinin’ damgasını vurduğunu ve marabalık psikolojisindeki halk kitlelerinin, ezilseler dahi ağalarıyla özdeşlik yaşadıklarını ifadelendirmiştir.

Ayrıca, kendisi ‘‘Stockholm sendromu’’ diye bir sendromun da üzerinde durulması gerektiğini belirtmiştir. Buna göre; rehinenin, kendisini rehin alan kişiyle özdeşleşmesi ve onu kendi kurtuluşunun bir parçası şeklinde görmesi bu sendroma denk düşmektedir.

Öyleyse; ulusal siyaset açısından kafaları bulandıran şeyin neye tekabül ettiği bir nebze de olsa görülebilmektedir. Böylesi bir çöküşün çatırdamaları başladıysa ve Erdoğan bir ağa olarak görülecekse, bunun sonunun diktatörlüğe değin uzanabileceği de (olasılık şeklinde) alımlanabilir(2).

Fakat; ben Türkiye’de temel problemin Erdoğan’ın diktatör olamamasında yattığını düşünüyorum. Öyle ki; eğer diktatörlük, yeni dünya düzeninde Ahmedinejad misali dünyaya kafa tutmak ve ülkeyi nükleer enerji/uranyum bakımından zenginleştirmekse; ne yazık ki Tayyip Erdoğan o kıvrak, entelektüel duruşa yeterince hakim olamadığı için diktatör olamayacaktır.

Program üzerinden devam edelim.

Diğer konuk Prof. Dr. Osman Altuğ’un

‘Türkiye’de paradan sıfır atılmasıyla birlikte, Yugoslavlaşma sürecinin başladığının işaretini de vermesi’


üzerinde durulması gereken bir konudur. Bu konuyu sürekli suretle tartıştığım akademisyen A. Hilmi Balcı da, Türkiye’nin bir ‘‘Yugoslavizasyonlaşma’’ sürecine gittiğinin altını çizmiştir.

Ben de, bunu artı bir ‘‘Arnavutluk’’ süreci olarak gördüğüm içindir ki-bu da hemen hemen aynı kapıya çıkar-, dünyadaki gelişmelerin gündemimizi daha da sar(s)acağı aşikârdır.

H. Miray Vurmay’ın 4.06.2007 tarihli Cumhuriyet Strateji ekindeki Irak örneği Ortadoğu’yu kapsamaya başlıyor başlıklı yazısında bulunan bir ifadeyi de düşüncelerimize ekleyerek, bahsi geçen gelişmelerin ne ölçekte olduğuna atıfta bulunalım:

‘‘…Ana hedef ise Lübnan ve Filistin’in Iraklaştırılması, kendi deyimleri ile ‘‘Irakizasyon’’u…’’
(s. 13).

Bu cümleyi, 9.07.2007 tarihli Cumhuriyet Strateji ekinde yer alan iki ifadeyle genişletelim.

Bunlardan birincisi, Yar. Doç. Barış Doster’in Karanlık savaş tehdidi başlıklı yazısında değindiği ve Org. Yaşar Büyükanıt’a ait olan ‘‘…mikro-etnik kışkırtmalar’’ ifadesidir.

Nitekim; bu ibare, bahsi geçen yazıda Yugoslavya ve Irak örneği üzerinden gidilerek somutlanmıştır. İkinci ifade; H. Miray Vurmay’ın Lübnan değişmez başlıklı röportajında, eski BM Lübnan sorumlusu Timur Göksel’e aittir: ‘‘…Ve göreceksiniz Türkiye’nin Filistin’de ‘‘Barış Gücü’’ olması istenecek.(…)İsrail’in teröre karşı ‘‘koruma kalkanı’’ olarak isteniyor Türkiye…’’ (s. 22).

‘‘Amerika’nın, Türk ordusundan Afganistan’da muadil olacak askerler istenmesi ve Büyükanıt Paşa’nın da bunun karşısında durması’’

şeklinde Ulusal Kanal’ın verdiği haber de bu konjonktürel/jeo-stratejik durumlarla yan yana okunmalıdır. Üstelik; bu haberi, Ulusal Kanal cephesinden başka hiçbir medya cephesinin fazla dikkate almamasının da üzerinde hasasiyetle durulmalıdır. Mevcut haberin üzerinde durmak demek; Ermeni meselesine de hangi boyutlarla bakabileceğimizin izlerini sürmek demektir. İz sürmek…

Bir zamanlar evlerinin bir köşesinde Türk komşuları için seccade ve ibrik bulunduran Ermeni azınlıkların, bu unsurları nasıl dışlayarak silah barındırdıklarını da anlayabilmek demektir.

Dolayısıyla; tarihin bu yönünü ve Osmanlı’nın ‘‘ilahi adaletini’’ anlayabilmek, Doğu Perinçek’in ‘‘Ermeni Soykırımı’na’’ dair verdiği mücadeleyi de gözden geçirmeyi gerektirecektir. Bu ülkede kimler, ne yapıp da ‘liliputlaştırmaya’ maruz kalmışlardır? Bu kavramın da tartışmaya açılması ve örneklendirilmesi taraftarıyım. Gelecek günler de daha da sıcak gelişmeler yaşayacağımızı tahmin ederek…

Burada bir paragrafla tekrar araya girerek, Nihal Atsız’ın oğlu yazar Yağmur Atsız’ın fikirlerini de eklemeliyim.

Kendisi bu fikirleri 30.07.2007’de Kral Tv’de yayınlanan Okuma Zamanı adlı programda dile getirmiştir. Avrupa Birliği ve Türkiye arasındaki ilişkiler konusunda, kendisinin kimi fikirlerine katılmıyorum. Tabii, Türkiye’nin bir köprü değil, bir turnike olduğu fikrini bunun dışında bırakarak… Bazı fikirlerine katılmamam, diğer önemli tespitlerine katılmayacağım anlamına gelmemeli…

Nitekim; ‘‘kafatasçı’’ olarak lakap takılan babasının ‘‘ırkçı’’ olduğunu kabul etmiştir yazar.

Fakat; kafatasçı nitelenmesine karşı çıkmış ve babasının kendisine böyle diyenlerle dalga geçmek için (Rıza Nur’un hediye ettiği)hafsala ölçüm aletiyle insanların kafalarını ölçtüğünü belirtmiştir. Irkçılığının da; mütareke dönemi ve sonrasında, azınlıklarla olan olumsuz ilişkilerin bir sonucu neticesinde yorumlanması gerektiğini söylemiştir.

Öyleyse; Yağmur Atsız’ın ifadesiyle, babası bir ‘‘şimdileştirme’’ probleminin kurbanıdır!.. Bunu şahsen böyle okuyorum. Birçok kişinin Yağmur Bey’in söylediklerini de tartışmaya açması gerektiğini düşünüyorum.

Yağmur Atsız’ın başka bir ifadesini de buraya eklemek isterim.

Nitekim; yazının son bölümünde, Cumhuriyet Mitingleri ekseninde kof Amazon ruhuyla hareket eden ve siyasete atılan isimlere kısaca değineceğim. Bu sayfaya dönülüp, bu bölüm tekrar okunabilir.

Atsız, o dönemin kadınlarının daha medeni ve kültürlü olduğunun altını çizerken; Halide Edip’in iki yüz bin kişiyi meydana toplayarak o ünlü konuşmasını yaptığına değinmiştir.

Milyonları meydanlara topladıklarını söyleyip, salt lakırdı ve slogan boyutunda dar bir Türkçe ile yapılan konuşmalar dahilinde, mitinglerde ‘hepimiz birer Halide’yiz!’ diyen kadınların bu taleplerini şahsım adına reddediyorum.

Yoksa; Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal, Ateşten Gömlek gibi eserleri başta olmak üzere; romanlarını ve üslubunu beğeniyorum. Günümüzdeki şovenizmin bir Halide Edip, bir Suat Derviş, bir Cemil Meriç, bir İdris Küçükömer, bir Sabri Ülgener, bir Nurettin Topçu, bir Mehmet Akif Ersoy çıkar(a)mayacağı kesindir.

Tabii, ülkemizden Prof. Dr. Kurtuluş Kayalı, Prof Dr. Yalçın Küçük, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, Prof. Dr. Fuat Sezgin gibi istisna isimler de çıkmamış değildir. Rahmetli Cinuçen Tanrıkorur misali karakterleri de sanat cephesinden bakıp anarak… Sanat, düşünce v.s camiasından sayamadığım birçok ismi de buraya topluca dahil ederek… Kimseyi zan altında bırakmak istemem. Hele ki, kadirşinaslığı hak edenleri hiç!..

Fakat; yapısal bir probleme ve çağcıl bir tıkanmaya dikkatinizi çekmek istiyorum.

Türkiye bir araf(lar) ülkesidir. Şüphesiz ki; saydığım nezih isimler de hep araftaydılar!..

Tersine, bugünün temel sorunsalı, bu arafın ters yüz edilmesi… Ne yazık ki; herkes kendisini taraf hissetmeye zorlanmaktadır. Taraf, ama hangi (t)araf?

Bu ülkenin kolektif bilinçaltına değinip, tefekkür dünyasına dalmadan… Nereye akışıyoruz?

Araya bu şekilde girdikten sonra, tekrar siyasete, iç ve dış politikaya doğru bir manevra yapıyorum. Ne yaparsınız ki, yazılacak çok şey olunca ve hele bir de Türkiye üzerine düşününce yazdığınız yazının ucu bucağı görünmüyor. Her gün yeni bir gündemle sarsılan ülkenizin vatandaşı olarak, sizin de depremi hissetmemeniz ve geçici amneziler, bulanıklıklar ve dağınıklıklar yaşamamanız mümkün gözükmüyor. Gerek somut, gerek soyut düzlemde olsun yazdığım ve iç içe geçirdiğim her ifadenin bir yün yumağını oluşturduğu görülecektir.

Okuyucuların da bunu takdirle karşılayacakları kanısındayım. Kendi deneyimlerini de mikro düzeyde düşünerek…

Seçimlerin hemen sonrasında tartışılmaya başlanan konulara değinelim. 2007 genel seçimlerinden sonra başat belirsizliğin, anayasanın sivilleştirilmesi meselesine sıçradığı ve hemen ardından da cumhurbaşkanlığı seçimine bulaştığı görülmektedir. Türkiye’ye örnek olabilir… üst başlığıyla 4.06.2007 tarihli Cumhuriyet Strateji ekinde yer alan Gözde Kılıç Yaşın tarafından yazılan Romanya’da ‘Basescu’ krizi başlıklı yazıya da bu eksende bakalım. Cumhurbaşkanı Basescu’nun hükümetle nasıl karşı karşıya geldiğinin ve yarı-başkanlık sistemine doğru yelken açan ülkede bu sistemin başarısız olacağının altının çizildiği yazı önemlidir:

‘‘…Gerçekten de Avrupa’da yarı-başkanlık modelini gerçek anlamında uygulayan tek ülke Fransa. Portekiz’de halk tarafından seçilen cumhurbaşkanının yetkileri 1982’de büyük ölçüde kısıtlanarak yarı-başkanlık sistemi yumuşatılmıştı. Romanya gibi ‘‘üçüncü dalga demokrasileri’’nden olan Bulgaristan’da ise İrlanda’da olduğu gibi halk tarafından seçilen cumhurbaşkanına rağmen klasik parlamenter sistem yönetim modeli olarak işletilmiştir. Tıpkı cumhurbaşkanını halka seçtiren ancak parlamenter sistemi uygulayan Slovenya, İzlanda ve Avusturya’da da olduğu gibi. Yani Avrupa’da parlamenter sistem kural, yarı-başkanlık istisna…’’ (s. 20).

Yukarıdaki ifadeleri, Cumhuriyet Strateji ekinin önceki sayılarından(yanlış anımsamıyorsam 16.04.2007 tarihli) birinde yazan Turgut. A. Karabekir’in defterime not ettiğim şu ifadeleriyle de birlikte tamamlamak gerekiyor. Yazı, 22 Temmuz seçimleri öncesinde yazılmıştır. Bu pencereden bakılarak değerlendirilmesi önemlidir:

‘‘Önümüzdeki önemli günlerde muhalefet partilerinin kişisel çıkarları veya hiçbir değer taşımayan dogmaları peşinde memleketin sorunlarını ikinci plana atmaları, birleşik bir cephe oluşturmamaları affedilemez.’’ (s. 4).

Yeniden Zeyneloğlu’nun yazısına dönecek olursak, Turgut A. Karabekir’in ifadesinin nasıl dağınık bir merkez-cephe serkeşliğine de işaret ettiğinin örneğini vermiş oluruz.

DSP’nin Batı Karadeniz illerinden oy almasının bir sebebini de, Zeyneloğlu şu şekilde açıklamıştır: Ecevit zamanında Zonguldak maden işçilerine verilen destek… Onun satır arasında yer alan bu açıklanması manidârdır ve es geçilmemelidir.

Ayrıca; partinin muhacirlerin oylarını aldığı ve bunun CHP’de yörük yahut Tahtacı oylarına tekabül ettiğinin belirtilmesi, seçmen tabanlarının ne denli farklı olduğunu da gözler önüne sermiştir. 2002 seçimlerinde ANAP seçmenlerinin kısmen CHP’ye ve DSP seçmenlerinin de kısmen GP’ye kaydığı belirtilerek, yazının omurgası niteliğinde gördüğüm şu satırlarla konuya devam edilmiştir:

‘‘Etnik ve yöresel ayrımların farklı parti tercihlerine dönüşmesi Türkiye’nin geçişken ve bütünleştirici toplumsal yapısında doğal bir süreç değildir(vurgu şahsıma aittir.N.Y). Zira Yörük, Türkmen, Tahtacı, Alevi gibi adlandırmalar birçok yörede biri diğerinin yerine geçecek şekilde ve belirli bir etnik kökenden ziyade ortak bir geçmişe sahip olan grup anlamında kullanılmaktadır. Kezâ Muhacir olarak adlandırmalar birçok yörede bir diğerinin yerine geçecek şekilde ve belirli bir etnik kökenden ziyade ortak bir geçmişe sahip olan grup anlamında kullanılmaktadır.

…Elbette ki yapılması gereken çeşitli sebeplerden dolayı belirli partileri tercih eden etnik, dinsel veya yöresel grupları tercih ettikleri partilerden uzaklaştırmak değil, aksine bu grupların yanında geri kalan geniş halk kitlelerini de partiye çekebilmek, farklı kesimlerden gelen parti üyelerine eşit mesafede davranabilmektir…’’ (s. 24).

O halde; Turhan Çömez, Berhan Şimşek gibi isimlerle, -onların temsil düzeyinin ötesinde özne duruşlarını tamamlayamayacak denli- zayıf isimleri ikame etmek; tutukluluk haline devam kararı verilen bir insanı hukuk skandalı olarak o meclise sokmak ve daha birçok başarısız/istikrarsız isme milyarları bile bile hibe etmek(!) gerçekten de bir marabalık işi olarak okunabilmektedir.

Seçim meydanlarına ip fırlatan ve bağırmaktan sesi kısılan Bahçeli’nin,
Abdullah Gül’le birlikte saf tutması ve muhalif tavırlarını şimdiden yumuşatması;
Deniz Baykal’ın CHP kapsamında Türkiye’nin iç meselelerine dair hiçbir alternatif sunamaması;
Erkan Mumcu’nun tasfiyesiyle balon gibi sönen DP çerçevesinde istifa eden Mehmet Ağar; dördüncü parti olarak çıkacaklarını iddia eden Cem Uzan ve onun bir numaralı vitrinlerinden İbrahim Tatlıses(3)

Tüm bu isimlerin beyanları, yaptıkları, seçim kampanyaları nasıl ve hangi yöntemlerle okunmalıdır? Niçin hiçbirisi tatmin edici bir iade-i açıklama yapmamaktadırlar? Türkiye’deki fay hatlarının kırılma noktalarının analizlerini yapan, ekranlarda kükreyen ve seçim hezimeti sonrası sesleri kısılan/kalemleri yumuşayan akademisyenler ve gazeteciler nerededirler?

AKP karşısında onların bundan sonraki tavırları ne olacaktır? AKP’nin ardından gelen MHP, onunla kimi yerlerde işbirliği içine mi girecektir? CHP’nin muhalefeti de, seçim propagandası gibi yetersiz mi kalacaktır? AKP bundan sonraki politikalarını, dışa bağımlı imajını değiştirecek midir?

Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın belirttiği üzere, daha öncekiler gibi bu da yayılmacı bir kadrolaşma hareketi şeklinde mi görülmelidir? (Turhan Çömez(4) olmadan bu partinin asla çekilemeyeceğini de eklemek isterim. Kendisi tek başına bir ahlak timsalidir. Entelektüel birikimi de, AKP’li diğer siyasetçilerin oldukça üzerindedir. Siyasete atılmamasını da gayet normal buluyorum. Atılsa anormal bulurdum bu ülkede.)

DTP, hâlâ Kürt halkı denilen bir şeyin olmadığını ve Kürtlüğün sadece bir ‘‘oluş’’ olduğunu anlamayıp, ‘‘halkların kardeşliğinden’’(kaç tane halk varsa…) bahsedip durursa… Kürt oluş’unun bu ülkenin iç dinamikleri dahilindeki tanımı doğru düzgün yapılamazsa… AKP bu partiyle aynı safta yer alırsa… Süregelen travma(mız) artacak mıdır?

Hükümet ülkeyi iç savaşa sürükleyecek olursa, kim/kiminle nasıl karşı karşıya gelecektir? Bu ülkenin doğusu giderse, batısı mı kalacaktır? Mitler birer birer çökecek midir? Yoksa, yabani ve uydurma mitler limon misali sıkılıp, halka yeniden mi sunulacaktır? Halka sunulan ‘aynı’ mitlerin kalan posalar olduğu da unutulmamalıdır.

Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün resmi tarihin ‘artık anaokulu söyleminin ötesine’geçemediğini belirtmesine atıfta bulunarak…

Bence, vizyon anlamında geleceğe dair uzun vadeli projeler, özgün analizler, tartışmalar ve mitler şarttır. Bunların avam ve nezaketsiz olmaması da ana kuraldır. Söylemin çatırdadığı yerde, yeni ve güçlü söylemler üretilmek zorundadır. Aynı ifadeler temcit pilavı misali önümüze sunulmamalıdır. Aynı isimler-aynı şeyleri-sürekli aynı dilde konuşmamalıdırlar. Yahut, aynı isimler-ayrı şeyleri-aynı çatı altında kanonik bir sese dönüştürmek durumundadırlar. Yahut, aynı isimler-ayrı fikirleri- aynı kuramsal çatılar dahilinde genişletmek zorundadırlar. Bu önermelerin türevleri de arkadan gelebilir. Önemli olan, samimiyet/doğruluk/cesaret ve istikrar (mı)-dır(?)

Şu yönde; Cumhuriyet mitinglerinde bol salçalı şekilde kullanılan ‘Ananı da al git!’ örneğine değinelim.

Burada görülen ve ismini meclise giren isimler kadar iyi bilmediğimiz çiftçiye ne olduğu meçhuldür. Olay patlak verdiğinde CNN Türk’e çıkan, (sanırım)en son TV5’te gördüğüm ve ‘‘bu ülkenin vatandaşı olmaktan utandırılacak’’ boyutlarda canı yakılan bu çiftçiye ne Tuncay Özkan, ne Türkan Saylan, ne de tüm Türkiye yeterince sahip çıkmıştır.

Projeksiyondan yüzünü yansıtmak dışında…

Kendisi de, bizim gibi insanlarla aynı kaderi paylaşmış ve bu ülkenin haymatlozu haline ge(tiri)lmiştir. Bu saatten sonra; onu bu hallere düşüren başbakanın yahut AKP’nin ona sahip çıkmasını beklemek de, fezada fındık yetiştiriciliği yapmak denli olanaksızdır. Zavallı çiftçimi(zi)n başına bu çoraplar örülmüşken…

Demek ki, temel problematiği soyut düzlemde ele almak ve topu %46’lık bir oy oranıyla salt AKP’ye atmak kâr getirmeyecektir. Tabii ki, suçun en büyüğü istikrarsız olan bu hükümettedir. Ekonomiden, iç işlerine, maliyeye ve hatta dışişlerine kadar… Ülke her yönünden çekiştirilmiştir. Bu kazak giderek sünmekte ve eprimektedir. Aslolan; meseleyi senelerin, hatta tarihin birikimi ve küreselleşmenin bir parçası olarak okumayı unutmamaktır.

Son zamanlarda en çok yapılan yanlışların ve manipülasyonların başında bu durum geliyor.

BM’ye teslim edilen (bir nevî derdest) Sudan’ın; Güney Afrika’ya kaçan (çaresiz) Zimbabwelilerin; Irak’ta ceset ticareti yapanların; Bangladeş ve Hollanda’nın küresel ısınma dahilinde yeryüzünden silineceğinin sinyallerinin verilmesinin; Yemen’deki iç karışıklığın; Fransa’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin; dünyadaki insan, organ, uyuşturucu tacirlerinin her birinin bizimle dolaylı da olsa ilişkileri vardır. Unutmamalıyız bunu!..

Ben de seçim sonuçlarından memnun olmayan biri olarak, şapkamı önüme alıyorum. Artık, bu ülkede kim bana ne kadar hektarlık bir alan bıraktıysa… Tabii, seçim sonuçları dahilinde bu alan %0,…’lık bir dilime denk düşüyor. İdare etmek durumundayız(!) Elimden ne geliyorsa… Ama, doğrusuyla tabii… Eğriyle eğrileşmemeye çalışarak… Çelişik… Çapraşık… Karmaşık da gelse…

Konunun kadından sorumlu devlet bakanlığı kısmını (bu bakanlığın insandan sorumlu olarak dönüştürülmesi/değiştirilmesi yanlısıyım); hem döneminde anomali boyutunda skandallar patlak veren Nimet Çubukçu’ya, hem Cumhuriyet Mitingleri’nin düzenleme kurulundaki Amazonlar’a(Türkiye’deki Amazon ve Kybele mitinin de abartıldığı ve tersinden ifşa edildiği fikrindeyim),

hem Türkiye’de genelevlere ve uyuşturucuya esir gençlik kalmayacak diyen İP başkanı Doğu Perinçek’e,

hem HYP çatısı altında genelevlerdeki kadınlarımızı bu beladan kurtaracağız diyen parti üyelerine ve Yaşar Nuri Öztürk’e,

hem de manevi tahribatın önüne geçeceğiz diyen SP’ye, Recai Kutan’a ve kimi fikirlerinin önemsediğim Mete Gündoğan’a sesleniyorum.

Kim sesimi(zi) duyarsa… Türkiye’nin sesini… Bir taraflara iliştirilip, yamanmadan…

Yukarıdaki canhıraş yakarışımın ve ikinci girizgahımın sebebi, bu yazımın ilk sayfasında değindiğim haberdir. Orada, meseleyi ‘‘kısa ama Türkiye tablosunun trajedisini ortaya çıkartacak bir haber’’ cümlesiyle ifadelendirmiştim.

Eski bir genelev çalışanı olan Ayşe Tükürükçü ve arkadaşlarının adını Ekmek Partisi koymak istedikleri bir parti kurmaya niyetlendiklerini televizyonda izledim.

Kendisi de 22 Temmuz seçimlerinde bağımsız milletvekili adayı olan bu kadının çökmüş ve gözleri yaşlı haline hayli üzüldüm. Konya’da kurduğu Şefkat-Der çatısı altında Sudan’dan kaçan kadınları ve çocukları barındıran, avukat olduğunu anımsadığım bir beyefendinin de kendilerine yardım etmesi Türkiye’de yaşanan panoramaların yansımasıydı.

Direnişini haklı yollardan aramaya çalışan bir erkeğin, diğer erkekler tarafından düştürüldüğü durum da, bizlere hiç yabancı değildi. İstanbul Zürafa Sokak’a giderek, genelevdeki kadınların acılarına dikkat çekmeye çalışan ve oradaki adamlar tarafından fiziksel olarak itilen(ruhen kelimesini de ben ekliyorum) bu yardımsever adamın görüntüsü yürek sızlatıcıydı.

Arnavutluk alegorim bâbında; her gün bir yenisi ortaya çıkan ve fuhuşa/uyuşturucuya dair organize suç şebekelerinden yahut yuvalarından bahsetmiyorum. Bunların da terörün ve terörizmin bir parçası olduğuna ayrıntılarıyla girmiyorum. Bahsettiğim mekan, bizzat devletin denetlediği(denetlemesi gerektiği) bir genelev!..

Genel
-evlerde kimi hepatit B ve C hastalığı taşıyıcısı olan, birçoğu da(neredeyse tamamı diyelim) zorla ve borçla çalıştırılan kadınlardan bahsediyorum. Seks işçileri ve taşeronlar misali, üzerlerine bir binek hayvanıymışçasına binilmek istenen bu kadınların çektikleri ıstıraba kimse sırt çeviremez.(Kaba tabirim için beni mazur görün Çok özür diliyorum. Durumu tasvir etmek için bu tanımı yazdım.)

Sırtınızı çevirirseniz, size de bir gün sırt çevirirler. (Hele ki, her şeyin pamuk ipliğine bağlı olduğu bir ülkede…)

O insanların, dışarıdaki insanlar tarafından ‘‘fahişe’’ olarak addedilmeleri ve şov amacıyla maymun misali kullanılmaya çalışılmaları da asla affedilemez.

Her birimiz ‘stigma’’(5) çerçevesinde dışlanan, horlanan ve hukuksal haklarından soyunan çıplak kobay farelerine dönüştürülüyoruz.

Dolayısıyla; bizim de bu insanların yaşadığı çileleri farklı alanlarda yaşadığımız artık görülmeli… Yoksa; kalabalık meydanları ancak kuşbakışı görebilirsiniz. Yakın çekim yapma imkanınız yoktur. Olsa da, yeterli değildir. Her birinde ayrı bir insanın barındığı yüzlerce mekan, yapı, miting, toplantı, mezarlık var. Her birinde ayrı bir insan hikayesi gizli…

Vatandaşını koruyamayan bir hükümetin de, ileride kendisini/yerini koruyacağından şüphem var. O yüzden, ona hiç mi hiç güvenim yok. Ben burada sadece, samimi bir dille ülkeme dair hikayemi/açık mektubumu yazıyorum. Anlıyorum ki; ülkesine yabancılaştırılmış aydınlar ne de çok çile çekiyorlarmış.

Mesela; Cemil Meriç… Neler söylemiş bu ülkenin yırtıcı gerçekliğine dair:

  • Bu çökmeye hazır medeniyet üç sütun üzerinde duruyor; süngü, açlık, fuhuş.
  • Her büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır.
  • Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?

Çalıştırıldığı(!) mekanı bir hayvanat bahçesi ve kendisini de erkeklere kafes ardında sunulan bir hayvan olarak gören bir kadına, ülkedeki Sorosçu azınlık sahip çıkmamalıdır.

Baştan uyarmak adına, bir taş niteliğinde yazdım bu son bölümü. Bu gibi insanların çektikleri acılardan yararlanmaya çalışan dış destekli örgütler, feminist ve marjinal gruplar (bir kısmını tenzih ederim. Lakin; Türkiye’de feminizm sorununun da iç dinamikler kapsamında ne olduğunun ortaya konulmadığı taraftarıyım) olduğunun da farkına varalım.

Eğer; bir dilim ekmek için sürekli borçlandırılan ve bu yüzden parti kurup önüne de ‘ekmek’ sözcüğünü koymak isteyen bir kadının/kadınların çığlığına/çığlıklarına; manevi tahribattan ve yitirilişten bahseden Saadet Partisi; Türkiye’de hoşgörüyü, inancı yayacağını belirten Halkın Yükselişi Partisi; ülkede geniş kesimlere yayılacağını söyleyen İşçi Partisi ve çeşitliliğe yer vereceğini, bunlara da sahip çıkacağını belirten BBP gibi partiler (yeni meclis dahilinde Muhsin Yazıcıoğlu’nun ve BBP'nin (parti)konumu farklı bir şekilde algılanmalıdır tabii) sahip çıkmazsa; bu insanlar Soros’un pençelerindeki atmacaların ellerinde eriyip gideceklerdir.

Devir sinme, kenara çekilme devri değildir!..

Devir, planlara son sürat ama yeniliklerle, atılımlarla ve özgün bir şekilde devam etme devridir. Böylesi partilerin hâlâ bir araya gel(e)memesi ve iç savaş tehlikesinin elzem oluşunu fark edememesi yahut fark etseler de ayrı fraksiyonlarda harekete geçmeleri; hem kendileri, hem de partileri için vakit kaybıdır. Türkiye’nin iç dinamikleri kapsamında, konunun boyutları insan tacirliğine/taşeronluğa ve anomaliye değin uzamaktadır. Bir kısım insanlar, tarihi anakronikleştirmeye çalışırlarken; bir kısım insanlar da tarihi yeniden ve tüm çıplaklığıyla yazmaya devam etmelidirler.

Ülkenizde (çaresizlikten erimiş) bir insan, kendi ve kendi gibilerin derdini bir parti kurarak soyut düzlemde ifade etmeye çalışıyor ve anlaşılmayı bekliyorsa…

Siz ‘‘Türk’’ kimliği altında, bu insana salt kadın doğmuş diye bir seks objesi/bir reyting malzemesi niyetiyle yaklaşıyorsanız…

Hengamenin içindeki rolünüzü sorgulamanızı salık veririm. Özellikle, 22 Temmuz seçimlerinden sonra… Ayrı bir milat olarak…

Son olarak, Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün Gizli Tarih 1 eserinden alıntıladığım aşağıdaki ifadeyi defalarca okumanızı öneririm. Bu paragrafta ne(ler) anlatılmak istendiğini bir parça düşünmenizi de rica ederek… Gelecek günler açısından da…

‘‘Emperyalistler, pencereden değil genelev’den giriyorlar ve hep, ahlakı genelev’leştiriyorlar(N.Y). Bu, ahlaksızlaştırma, aşama aşama’dır(N.Y); en islami çağda, ‘‘fahişelik devrimi’’ de yapıldı ve fahişelik butlan ile malul(6) hükmedilerek, genelev’ler medyada kuruldu. Hem günlük hem de aşikar oldular.’’ (s. 56).

Dipnotlar:

(1)Zeyneloğlu’nun 22 Temmuz seçimleri ve öncesiyle ilgili analizlerinin, 29 Temmuz 2007 sonrasında Aydınlık’ta devam edeceğini de belirtelim. Dergide bu şekilde yazılmış.

(2)Bir gazetecinin ‘%46’lık dilimin dışında kalanların da fikirlerini alacak mısınız? Oy oranınız sizi tatmin ediyor mu?’ benzeri bir sorusuna; Abdullah Gül’ün, ‘Biz Baa s Rejimi değiliz ki!..’ diyerek yanıt vermesi de ilgi çekici gelmiyor mu?

(3)Tatlıses seçim arabasının üzerine çıkarak, ‘‘on altılık-on yedilik kızlarla gezeceğine’’ meydanda olduğunu ve halkının sesini meclise taşıyacağını haykırmıştır. Medya, Tatlıses’in kendi sesiyle ve görüntüsüyle verdiği bu cümleyi ‘‘on sekizlik kızlarla gezerdim’’ biçiminde aktarmış ve hatta, alt yazıya da mevcut ibare yerleştirilmiştir. Bu noktaya da; Türkiye koşulları, medyatik alımlama ve ahlaki duruş bakımından çok dikkat edelim.

(4)Bu konuda, Turhan Çömez’in ve Berhan Şimşek’in de duyarlılığına sığınıyorum. Geçmiş dönemde, meclis çatısı altında en çok çalışan isimler onlardı. Bu sebeple, yazımın birçok yerinde kendilerinden bahsettim. Tabii, bir de medyada görünmeyen, perde arkasındaki milletvekilleri var. Bir elin beş parmağı kadar ancak ederler. Kendilerinin isimlerini bilmediğim için, bildiklerimi telaffuz ediyorum. Lütfen, kusura bakılmasın. Biz de, bir nebze popüler kültür afyonunun etkisi altına girmek durumunda kalıyoruz. Kitlenin bir parçasıyız. Reddetsek de, ondan tamamen kopamıyoruz. Ama, ondan giderek kopartılıyoruz. Baş edebilmek öylesine illet bir durum ki…

(5)Kavramın en genel tanımı; düş(ürül)müş, bir kenara itilmiş ve trajik dönüşümler yaşayan kişiler/kimseler olarak kullanılmıştır. Bir toplumdaki engelliler, fahişeler, azınlıklar, aşırı şişman insanlar… vs.’ye kadar uzanan yelpazedeki kitle tarif edilmiştir. Bu kavramı, Türkiye kapsamında düşünerek yerlileştirilmiş şekilde kullanma arzusundayım. Yine de, kavram geniş bir anlam barındırdığı için, başka yönlere de çekilebilir. Salt, Batı toplumları dahilinde düşünmeyiniz. (Geniş bilgi için, bakınız: Erving Goffman)

Diyebiliriz ki; kendi iç dinamiklerimiz dahilindeki ‘öteki’ kavramın da işin içine katmalıyız. Öyle ki; azınlık Türkiye’de çoğunluğun bir bütünüyse, bu bütünlük olumlu yahut olumsuz yönleriyle nasıl okunmalıdır? Fahişelik dediğiniz şey, bir meslek midir? Meslekse, gönüllü mü gönülsüz mü yapılmalıdır? Kadınlarımızı kimler nasıl zorlanmaktadır? Onların üzerlerinden geçinip(gerek ilişkiye girerek; gerek tiyatro, resim ve sinema gibi sanat alanlarında onları ve onların bulunduğu durumu kullanarak), sonra da ahlaktan bahseden aydın kitle nasıl yorumlanmalıdır?

Ayşe Tükürükçü, yaptığı açıklamada kameraya karşı ‘Bize o….u diyorlar.’ diyerek haykırmıştı. Aynen benim yazdığım(yazamadığım) anlamda, bu kelime kapatılmıştır. Mevcut söylemi yorumlamak kimlerin işidir? Bu söylemi nasıl alımlamalıyız? Kadınlarımızın çoğunun kızlarıyla birlikte vesika başvurusunda bulunması da, bu yönüyle çöküşün ifadesi midir? Bu çöküşün kökleri nerelere uzanmaktadır? En mühimi, bu çöküş nasıl önlenebilir/azaltılabilir/geriletilebilir?

(6) Butlan: Arapça. Boş ve anlamsız olma, geçersiz olma, var olmama(s. 61); malul: Arapça. Hasta, hasta olma(s. 276). (Tanımlar, Sözlerin Soyağacı/Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü’nden alınmıştır).

Kaynakça:

Doster Barış, Karanlık savaş tehdidi, Cumhuriyet Strateji , 9.07.2007, Yıl: 4, Sayı: 158,
ss. 8-9.

Karabekir Turgut A., ‘Türkiye ‘bölme’ girişimini önlemeli’, Cumhuriyet Strateji, 16.04.2007(?), s. 4.

Küçük Yalçın, Gizli Tarih 1, Salyangoz Yayınları, İstanbul, Haziran 2006, Birinci Basım.

Nişanyan Sevan, Sözlerin Soyağacı/Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü, Adam Yayınları, İstanbul, Şubat 2003, 2. Basım.

Vurmay H. Miray, Irak örneği Ortadoğu’yu kapsamaya başlıyor, Cumhuriyet Strateji, 4.06.2007, Yıl: 3, Sayı: 153, ss. 12-14.

Vurmay H. Miray, Lübnan değişmez(Röp.), Cumhuriyet Strateji, 9.07.2007, Yıl: 4, Sayı: 158, ss. 21-23.

Yaşın Kılıç Gözde, Romanya’da ‘Basescu’ krizi, Cumhuriyet Strateji, Yıl: 3, Sayı: 153,
s. 20.

Zeyneloğlu Sinan ''Merkez'' nasıl çöktü, Aydınlık, 29 Temmuz 2007, Sayı: 1045, ss. 20-24.

 


www.acikistihbarat.com
Açık İstihbarat @ 2008