Şimdiye kadarki Türkiye’yi kurtarma girişimleri içerisinde herhalde en tuhafı Tuna Bekleviç’inki.
Son derece Amerikan ve agresif bir pr ve reklam anlayışı, Yugoslavımsı bir soyadı, Demirelvari bir “Kendim için bir şey istiyorsam namerdim”
iddiası, Filozof Erayvari bir bilgiçlik ile naif(ama bir bakıma da hesapçı) bir Anadoluculuk ve gençlik vurgusunun bir sentezidir Tuna Bekleviç.
Tabii, Bekleviç’in kendi reklamını kendi yapıyor olmasını eleştirmek günümüz koşullarında haksızlık olur. Hatta reklam yönteminin ısrarcı ve abartılı olmasını da toleransla karşılayabiliriz.
Çağımız reklam çağı, bu çağda insanların sizi kendiliğinden keşfetmelerini beklemek gibi bir seçeneğiniz yok. Kendinizi tanıtmak için her platformu en yoğun şekilde kullanmanız gerekebiliyor.
Ama reklam biçiminiz yaratıcı ya da sempatik değilse ters tepme olasılığı yüksektir.
Örneğin Demirel, Erbakan gibi efsanevi Türk siyasetçilerini, yaptıkları icraatları elbette ki onaylamamama rağmen, eğlenceli ve yaratıcı propaganda ve hitabet biçimlerinden ötürü takdir etmişimdir.
Tuna Bekleviç’in reklam anlayışı ise, hiçbir yaratıcılık ya da retorik başarı içermeyen, tek özelliği ısrarcılık ve kendini tekrarlamak olan bir reklam anlayışı.
Kuştepe’deki gençleri ÖSS’ye hazırlamayı kendi reklamı için kullanması da bu reklam anlayışının çok tipik bir örneğiydi.
Gerçi asıl rahatsız edici olan nokta, Tuna Bekleviç’in bu gençleri ve Türkiye’nin eğitim sorununu kendi reklamı için kullanması değil. Ortaya yeni bir fikir ya da siyasi duruş koyamadan hemen somut eylemselliğe geçmeye çalışmasındaki yüzeysellik insanı rahatsız ediyor.
Eray Sezer Felsefiliği
Somut ve yeni bir program, ideoloji, sosyolojik analiz vb. ortaya atmadan ve fikirsel olarak “Eray Sezer(Filozof Eray)(BBG Eray) felsefiliği”nin ötesine geçemeden yola çıkan hareketini bu tarz “eylemsel atak”larla etkili göstermeye çabalıyor Tuna Bekleviç.
Belli ki, bir ideoloji ya da toplumsal çözümleme ortaya koyabilecek derinlikte bir kişi değil.
İşte bu yüzeyselliğini de yardım kampanyaları vb. etkinliklerle kapamaya çalışıyor.
Benim gözümde Türkiye’nin durumu ile ilgili ortaya atılmış tek bir gerçekten orijinal fikrin bile ÖSS’ye hazırlanması sağlanmış bir grup gençten daha çok değeri vardır.
Türkiye’nin kronikleşmiş eğitim sorununa Tuna Bekleviç mi çare bulacak? Kendisi bir eğitim hamlesine girişmekten bahsediyor, peki bu bu kadar basit mi?
“Herkes bir ucundan tutsun, haydi eğitim hamlesine koşalım”
demekle mi düzelecek Türk eğitim sistemi?
Ayrıca olanak kısıtlılığı nedeniyle eğitim alamayan yoksul gençleri de bu kadar yüceltmenin ve idealize etmenin alemi yok. Bu gençler, Beyaz Türkler için bir fetiş nesnesi haline gelmekteler giderek.
(Örneğin Serdar Turgut’un Öteki Türkiye söylemi de Beyaz Türkler tarafından icra edilen bu gariban insan fetişizminin tipik bir örneğiydi. Garibanları savunma maskesi altına gizlenmiş ABD ve güç hayranlığı, Tuna Bekleviç’ten önce Serdar Turgut’ta da gözlemlenmiş bir yaklaşım)
Oysa ki onlar da melek değiller, Plaza’lardaki insanlardan daha saf, daha idealist, daha iyi niyetli varlıklar da değiller, bilgiye ve kültüre susamış halde de değiller; sadece şanssızlar.
Bir Popüler Kültür Ve Reklam Öğesi Olarak Yardımseverlik
Türk eğitim sistemindeki sorun, basit bir kitap, derslik, öğretmen ve maddi imkan yetersizliği sorunu değil.
Türk eğitim sisteminin felsefesi derinlemesine bir çarpıklık içinde. Kuştepe’de organizasyon yapıp birkaç genci ÖSS’ye hazırlamak yerine Türk eğitim sisteminin nasıl bir anlayış değişikliğine ihtiyaç duyduğu konusunda bir-iki yaratıcı öneri üretebilseydi Tuna Bekleviç’e çok daha büyük bir saygı duyardım.
Ama belli ki Tuna Bekleviç’in böyle bir fikirsel potansiyeli yok.
Türkiye’nin “yardım üreten insan modeli”nden çok “düşünen, fikir üreten insan modeli”ne ihtiyacı var.
Ama ne yazık ki şu da bir gerçektir ki, şu anki popüler kültür ortamında yardım kampanyaları fikirsel yaratıcılıktan daha çok prim yapıyor. Çünkü yardım kampanyası somut bir şey.
Medya tarafından görüntülenebilir, reklamı yapılabilir, etkisi somut olarak algılanabilir, insanlarda sevgi ve bağlılık duyguları uyandırabilir.
Bekleviç vs Demirel
Yukarıda Bekleviç’i Demirel’le kıyaslamış olmam bile içimin vicdan azabı ile dolmasına neden oluyor esasen. Demirel’e haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Ama bunun nedeni Demirel’in yıllarca Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapmış olması, Bekleviç’in ise henüz bir siyasi görev üstlenmemiş hevesli ve başarısız bir genç olması değil.
Bekleviç’te Demirel’in kıvrak siyasi dilini göremiyorum. Demirel de, tıpkı Bekleviç gibi, hiçbir yenilik yapmadan çok büyük yenilikler yaptığı izlenimini uyandırma peşinde olmuştur hep, ama Bekleviç’ten farklı olarak kıvrak siyasi üslubu sayesinde bu ilüzyonu yaratmayı başarmıştır.
“Kendim için bir şey istiyorsam namerdim” iddiasının arka planında ayan beyan sırıtan şiddetli bir öne çıkma ve kişisel reklamını yapma hevesidir Tuna Bekleviç.
Demirel ise, “Kendim için bir şey istiyorsam namerdim”-ki bu sözün patenti zaten ona aittir- dediği zaman halkı inandırmayı başarabiliyordu. Bekleviç’in üslubu son derece düz.
Bırakın Demirel kıvraklığını, Eray Sezer’in(yani BBG’deki Filozof Eray’ın) kendine özgü yüzeysel-hazırcevap-rasyonel-felsefi-pseudohümanist-espritüel tarzını bile göremiyorum.
Türkiye’yi Kurtarma Klişeleri
Tuna Bekleviç’in ve liderliğini yürüttüğü AGL hareketinin bütün metinleri, Türkiye’yi kurtarma klişeleriyle dolu.
Türkiye’de yıllar boyunca evrilmiş olan bir Türkiye’yi kurtarma retoriği var. Bu retoriğin de kendine özgü klişeleri var. İşte Tuna Bekleviç, tek bir noktada bile bu klişelerin dışına çıkıp kendi özgün yaklaşımını ortaya koyabilmiş değil. Tabii, Bekleviç’in klişelere saplandığı tek konu Türkiye’nin nasıl kurtarılacağı konusu değil.
Plaza kültürüne getirdiği eleştiri de özünde klasik ve klişe bir Beyaz Türklük eleştirisi.
“Plazalardaki yapay hayattan dışarı çıkın ve Anadolu’yu keşfedin, ben Anadolu’yu keşfedince çok şey öğrendim”
gibi şeyler söylüyor Tuna Bekleviç. Türkiye’deki sistemi eleştiren herkesin ilk kullandığı klişelerden birini kullanıyor.
Neden Anadolu’daki yaşam Plazalardaki yaşamdan daha gerçek, daha önemli, daha değerli, daha anlamlı olmak zorunda olsun?
Ben Tuna Bekleviç üzerinden keşfedilecek bir Anadolu’dansa Plaza yaşamını tercih ederim kesinlikle.
Doğu Perinçek de fanatik bir şekilde Plazalara karşı Anadolu’yu savunuyor.
Ama Perinçek en azından Tuna Bekleviç’e kıyasla kendi içinde tutarlı. Fikirlerini Dünya Bankası’nda anlatmış olmakla övünmüyor.
Ayrıca, Anadoluculuk vurgusuyla siyaset yapmak, siyaset tarihimizin en kalıplaşmış alışkanlıklarından biridir. Anadoluculuk bir muhalefet gibi sunulmuştur sıklıkla, oysa Türk siyasetinin asıl statükosu Anadoluculuktur. (Ki Bekleviç Anadoluculuk noktasında bile tutarlı değil)
Dünyayı Kurtaran Adam
İlginçtir ki, Tuna Bekleviç, eleştirilerini sadece Plaza-Anadolu hattıyla ve Türkiye’yi kurtarma hattıyla sınırlı tutmuyor.
“Mutsuz İnsanlar Kulübü” şeklinde bir oluşuma girişerek insan doğasının temel sorunlarına da çözüm arıyor.
Bunları görünce, bir “Türkiye’yi kurtaran adam”dan ziyade bir “dünyayı kurtaran adam”la karşı karşıya olduğumuz hissine kapılıyoruz. Tabii, her konuda olduğu gibi bu konuda da klişelerin ötesine geçemiyor Bekleviç.
“dünyada para, kariyer, hırs, kibir, gurur somut değerler olarak insana sunulmakta, gerçek olduğu iddia edilen bu somut değerler papağan gibi tekrarlandıkça insanı kendisine ?bagimli? hale getirmektedir. oysa yaşam bağımlı olunamayacak kadar değerlidir.” (…)
“bugüne kadar aldığımız eğitimde kafamızı tek yönlü bakış açısı ile kabul edilmiş kesin yargılarla doldurduk, anlamsız bagaj yükleri ile yüklendik; gerçeklikten uzaklaştık. ruhumuzu erken yaşlandırdık. yaşlanan ruhumuz bedenimizi çürüttü, beden gençliğini yaşayamadı. uzaklaştığımız her an ölmek için binlerce yol öğrendik.”
diyor örneğin.
Aslında bu söylemler, klasik Amerikan söylemleri. Rekabetçi ve tüketimci Amerikan kültürüne karşı gene Amerika’nın üretmiş olduğu eleştirel söylemler.
Amerikan Kültürü, artık kendi eleştirisini bile kendisi üretip bir popüler kültür ürünü olarak dünyaya ithal ediyor. Özünde büyük ölçüde doğru olan, hemen hemen hiç kimsenin karşı çıkmayacağı ama içeriksiz söylemler bunlar. Çünkü zaten herkesin bildiği şeyleri dile getiriyorlar. Tıpkı AGL’nin temel prensipleri gibi…
Anadoluculuk Maskesi
Tuna Bekleviç, Anadoluculuk maskesinin altında Amerikan bir reklamcı-tüccar-bireysel siyaset anlayışını barındırıyor.
Tabii bu noktada da Bekleviç ile Demirel arasında büyük bir paralellik göze çarpıyor: Her ikisi de yüzünü Anadolu’ya dönmüş gibi görünen, Anadolu’nun çığırtkanlığını yapan ama aslında tamamen Amerikan yanlısı bir siyaset anlayışına sahip olan kişiler.
Tuna Bekleviç, sürekli yaptığı Anadolu vurgusuna karşın, elit kesimin içine sıkışıp kalmış bir siyasetçi. Anadolu’ya ve alt sınıflara yönelik açılımları da tamamen yapay ve reklam amaçlı yaklaşımlar.
Tuna Bekleviç, Türkiye’nin bütün temel hassasiyetlerini sömürüyor kendi reklamı uğruna: Anadolu’yu, eğitimi, gençliği…
Kendi kendisinin reklamını yapmak konusundaki sonsuz hırsı
(“Anadolu’nun Genç Liderleri” ismi bile yeterince hırslı)
ile yukarıda alıntıladığımız hırs-karşıtı beyanatları arasındaki çelişkinin farkında değil Bekleviç.
Daha kendi gerçeğinin farkına varamamış bir insanın Türkiye’ye faydalı olmasını nasıl bekleyebiliriz?
Tuna Bekleviç, Türkiye’yi kurtarabileceğinin dolaylı kanıtı olarak atletizm, tenis ve satranç şampiyonluklarını öne sürüyor özgeçmişinde.
Kendi gereksiz şampiyonluklarıyla övünen bu söylemle kariyeri, hırsı, kibiri eleştiren söylemi bir arada barındırabilecek kadar çelişkili bir kişilik yapısı zaten herhalde ancak bizim siyasetçilerimizde (gerçi Bekleviç henüz tam olarak bir siyasetçi de sayılmaz, kendisi daha ziyade bir siyasetçi adayı) gözlemlenebilir.
Sorumluluk Sahibi Genç Klişesi
“Türkiye’yi kurtarmak”, şimdiye kadar Atatürk’ten başka kimseye nasip olmamış bir şey.
Ama çok sayıda insanın gözünü diktiği bir şey aynı zamanda. Cem Uzan, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Kemal Derviş, Doğu Perinçek gibi türlü türlü kişiliğin de dahil olduğu bir parkurdur Türkiye’yi kurtarma parkuru.
Hatta, Tuna Bekleviç’in siyaset alanında yaptığına benzer bir şeyi felsefe alanında yapan Eray Sezer bile bu parkura göz diken kişiler arasında sayılabilir.
Eray Sezer’in homepage’inin ana sayfasındaki akan yazı,
“Aklı başında insanlar birleşelim, Türkiye için bir şeyler yapalım”
gibi bir mesaj içermesi bağlamında bir Türkiye’yi kurtarma çağrısıdır.
Eray Sezer’in sitesinin girişine koyduğu bu “efsanevi” yazı ile AGL’nin manifestoları arasında büyük bir paralellik var.
Eray Sezer de Tuna Bekleviç de, somut bir kültürel, siyasi ya da ideolojik içeriği olmayan bir “Türkiye’ye seslenme” girişiminde bulunuyorlar.
“Haydi gençler, titreyelim ve kendimize gelelim, bilinçli hareket etmeye başlayalım”
anafikrinin etrafında dönen bir yığın boş slogan atmanın ötesine geçemiyorlar.
Tuna Bekleviç, yazının başlığında da belirttiğimiz gibi, bir tür Filozof Eray.
O da tıpkı Filozof Eray gibi, bir “yaşıtları gibi eğlenmek yerine bilinçli, sorumluluk sahibi olmayı, ülkesine hizmet etmeyi seçen genç adam” klişesi.
Ve gene tıpkı Filozof Eray gibi bir reklam balonu.
Tek fark şu ki, Filozof Eray’ın reklamını Show TV yaptı, Tuna Bekleviç’inkini ise kendisi.
“Haydi Gençlik Hop Hop Hop” Söylemiyle Siyaset Yapmak
“Şu dünyadaki en mutlu kişi mutluluk verendir/
şu dünyadaki sevilen kişi sevmeyi bilendir/
şu dünyadaki en güçlü kişi güçlükten gelendir/
şu dünyadaki en bilgin kişi kendini bilendir/
bütün dünya buna inansa bir inansa hayat bayram olsa/
insanlar elele tutuşsa birlik olsa uzansak sonsuza”
şeklinde uzayıp giden şarkıda verilen öğütlerin Türkiye’yi kurtarma olasılığından daha yüksek değil Tuna Bekleviç’in fikirlerinin Türkiye’yi kurtarma olasılığı.
Tuna Bekleviç’in fikirleri de, tıpkı bu şarkı gibi, naif ve içeriksiz bir
“iyi insan olalım, çalışalım, iyilik saçalım, dinamik olalım, haydi gençlik hop hop hop”
söyleminin ötesine geçemiyorlar. Üstelik bu
“iyi insan olalım, çalışalım, iyilik saçalım, haydi gençlik hop hop hop”
söylemini kullanan kişinin yani Tuna Bekleviç’in dolaylı şekilde de olsa ABD’nin Irak’ı işgalini onayladığı göz önünde bulundurulunca durum daha da tutarsız bir boyut kazanıyor.
Tuna Bekleviç, aslında tamamen de ideolojisiz bir siyasetçi değil. AGL’nin (dinamik gençlik, dinamik Türkiye, demokrasi, temiz siyaset, şeffaflık, açık fikirlilik, evrensel değerler, kalkınma hamlesi, kaliteli yaşam, açıklık, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği, Türkiye’yi küresel rekabette söz sahibi yapmak vb.) içi boş reklam klişelerinin altını biraz kazıdığımızda, ABD yanlısı, liberal, statükocu, güçlüden yana bir duruş seziliyor inceden inceye.
Ama Tuna Bekleviç bu duruşunu açıkça ortaya koyabilecek kararlılığa ve cesarete sahip değil.
Elbette ki aklı başında insanlar, özellikle de genç insanlar birleşmeliler, Türkiye için bir şeyler yapmalılar.
Ama bu “ey gençlik titre ve kendine gel” ya da “haydi gençlik hop hop hop” şeklinde bir faal olma gazıyla gerçekleştirilmemeli.
Ayrıca gerçekten de belirli bir bilgi birikimine ve olayları değerlendirme kapasitesine erişmiş olan gençlerin girişmesi lazım böyle bir işe. Peki neden yaratıcı, yetenekli, belirli bir fikirsel düzeye sahip gençler değil de Tuna Bekleviç gibi kişiler öne çıkıyor siyaset arenasında?
Zeki Gençlerin Pasifliği
Ben bunu zeki gençlerin pasifliği tercih etmelerine bağlıyorum.
Gençliğin zeki, yaratıcı ve modern kesiminin özellikle politik anlamda pasifize olduğu, “Türkiye’yi sen mi kurtaracaksın abi” demeyi(kısmen haklı şekilde) tercih ettiği bir Türkiye’de, genç siyaset arenasının Tuna Bekleviç gibi sönük ve garip isimlere kalması normal bir durum.
(Ama bu genç siyaset arenasını renksiz kılan bir durum değil kesinlikle. Absürdlüğün verdiği renkliliğin yerini hiçbir şey tutamaz.)
Zeki ve yaratıcı gençlerin geyik muhabbeti ve mizahla vakit geçirmeyi tercih ettikleri, ülke için bir şey yapmaya ya üşendikleri ya da platform bulamadıkları bir Türkiye’de, filozof ünvanının Eray Sezer’lerin, siyasi aktör ünvanının da Tuna Bekleviç’lerin eline geçmesi engellenemez.
Biz Ne Yapabiliriz?
Şimdi meselenin Tuna Bekleviç’in üslubundan, reklam anlayışından vb. daha önemli olan kısmına geldik: Tuna Bekleviç’ten(ve onun gibilerden) daha gelişmiş bir bilgi birikimine, eleştirel perspektife, yaratıcı zekaya sahip olan gençler olarak ne yapabiliriz?
Tuna Bekleviç’in, Süleyman Demirel’in, Mustafa Sarıgül’ün, Cem Uzan’ın, Doğu Perinçek’in ve bu gibi birçok kurtarıcı(!) kişiliğin hatalarını, klişelerini, iç yüzlerini son derece sağlıklı bir şekilde tespit edebiliyor ve eleştirebiliyoruz.
Türkiye’yi kurtarma klişelerinin ne kadar içi boş şeyler olduklarının farkındayız.
Peki kendimiz ne yapıyoruz, ne yapabiliyoruz?
Ortaya koyabildiğimiz bir ideoloji, bir çözüm önerisi, bir siyasi duruş var mı Türkiye için? Yok evet. Gerçekten yok.
Ama ben gene de pasif pasif internet karşısında oturup geyik yapmakla, birileriyle dalga geçmekle vakit geçiren zeki bir genci her koşulda Tuna Bekleviç’e ve Tuna Bekleviç’lere tercih ederim.
Neden derseniz –belki bu da benim bireysel kaprisim- eylemden çok zekaya saygı duyuyorum.
|