Geçen haftaki yazının girişinde, dışarıdan bakan birinin Türkiye’ye yönelik yapacağı değerlendirmenin kısa bir ifade ile “bu ülkede gerginlik ve kriz eksik olmaz”, şeklinde olacağını ifade etmiştik.
Irak’ın kuzeyine yapılan operasyon üzerine ortaya çıkartılan kriz aşılmadan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı yeni bir krizin oluşumunu tetikledi. “Ulusalcı” bir kısım gazetelerin haberleri üzerine kurduğu iddianame ile iktidar partisinin kapatılması için dava açtı.
Dava açmakla kalmadı, Anayasaya göre yargılanma olasılığı bulunmayan Cumhurbaşkanını dahi, davanın sanıkları arasında gösterdi!
Gazete haberlerinden oluşan iddianameyi;
“hukuk devleti değil savcı devleti”,
“bürokratik elitin millet iradesinden intikamı”,
“tek parti döneminin özlemi” ve
“şaka gibi”
ifadelerle tanımlayanlar oldu.
Bu ve benzeri değerlendirmelerin yanlış olduğunu söylemek mümkün değil.
Değerlendirmelerin yanı sıra asıl sorun, soyut kavramlarla oluşturulan bu sürecin Türkiye’ye kaybettirecekleridir.
Devletin olanaklarından yararlanan ve bu olanaklarla anlam ifade eden kişilerin bu denli ‘pervasızca’ hareket etmelerini anlayabilmek mümkün değildir.
Jakoben örgütlenmelerin içinde olan bir kısım emekli bürokratın dışında anlayabilen de yok zaten
Bürokratik elit tarafından oluşturulan bu krizin ülkemize fazla zarar vermemesi için olup biteni görmek, konuşmak, gündeme getirmek ve yanlışlara dikkat çekmekle birlikte krize takılmamak ve değişime direnenlerin çırpınışları olarak değerlendirmek gerekir.
Demokrasi, hukuk devleti ve özgürlükler anlamında da olup bitenden ders almak öncelenmelidir.
Bugün, bürokratik elitin oluşturduğu kriz atmosferinin etkisini aşarak ülkemizin bugünlere gelmesinde önemli bir adım olan Çanakkale Savaşının yıl dönümünü anımsamamız gerekiyor.
Parçalanmış, yokluğa mahkum edilmiş ve aralarındaki bağları kopartılmış bir milletin, dirilişe giden yolunun önemli noktalarından birisidir Çanakkale Savaşı.
Bir kısım atanmışın kriz çıkarma çalışmalarını yürüttüğü geçen hafta, Kosova’daydım.
Kosova’da görev yapan askerlerimiz aracılığıyla haberdar olduğumuz yüzlerce zihinsel engelliye, ÖZEV olarak, yardım malzemeleri götürmüştük.
Priştine’de, Türklerin kurmuş olduğu kültür derneğinde, 20 kadar, 12-15 yaş grubundaki gençlerin Çanakkale Savaşı anısına hazırlamaya çalıştıkları gösterinin provalarını izledik.
Müslüman Arnavut bir kız öğrenci olan Tea’nın dudaklarından süzülen;
“Kötü bir gün geldi. Susuverdi mehter, susuverdi davul. Susuverdi Türkün susmaz hürriyeti. Bozuluverdi dirlik ve düzen. Bozuluverdi birlik…”
bu mısralar hepimizi ağlattı.
“… Her beş evden bir yiğit destanlaştı Çanakkale’de. Onbinlerce şehidin kim bilir kaç tanesi sırasını, kitabını ve defterini; lisesini, fakültesini bırakıp cepheye koşmuştu… Yüreklerden figan kopmuştu!”
derken hıçkırıklara boğulan, 13 yaşındaki Kosovalı Eda’nın gözyaşlarının hakkını verebilmek mümkün mü?
Evet, kaç kişi geleceğini terk edip kınalı kuzu olmayı seçmişti?
Kaç kişi?
Kriz tacirleri anımsıyor mu acaba?
Kosova’nın, Çanakkale kahramanlarını anımsayan var mıydı acaba?
Anadolu’nun diriliş savaşının kahraman Goralıları, İpeklileri, Prizrenlileri, Üsküplüleri kim anımsıyor?
Prizren; Osmanlı döneminde Kosova’nın güneyinde yer alan, Balkanlardaki önemli bir merkezdi.
Prizren iline bağlı Dragaş ilçesi ve yirmi köyden oluşan bölge, Gora bölgesi olarak adlandırılıyor.
Goralıların, Yemen dahil, Osmanlı’nın yapmış olduğu bütün savaşlara katıldığını tarih kitapları yazıyor.
1878 Osmanlı-Rus Harbine de, “Gora taburu” olarak adlandırılan bir taburla cephede hazır bulunmuşlar.
Çanakkale Savaşı’na ise Kosova’nın sekiz taburuyla birlikte katılmışlar.
Yeni Pazar, Yeni Varoş, İpek, Gora, Prizren, Priştine, Üsküp ve Kalkandelen taburlarıymış bunlar.
Kosova’da, Çanakkale Savaşı için yola çıkan kahramanların helalleşme anıları hala dilden dile anlatılıyor.
Uykuda bırakılan küçük yavrular, sevgilisine doymamış nişanlılar, genç evliler, gözü yaşlı analar ve babalar, bacılar ve kardeşler...
Sabah soğuğunda hüzünlü ve mahmur yüzler, göz yaşlar içerisinde parçalanan kalpler…
“Şehit düşerseniz hakkımız helal olsun, yeter ki Türk bayrağı yere değmesin” dualarının, bu yiğitlere verilen tek emanet olduğu anlatılıyor.
Çanakkale Savaşına sadece Kosovalı erkekler değil, kadınlarda koşa koşa katılmışlar.
Zeynep Mido Çavuş’ta, savaşa katılan ve şehit düşen Dragaşlı bir kadındır.
Zeynep Çavuş’un akrabalarının Dragaş ve Gora’da geçmişte ve günümüzde ne zaman ve nerede olursa olsun, bir düğünde dahi olsa, Çanakkale türküsü söylendiğinde, işlerini bırakıp ayağa kalkarak, Çanakkale Şehitleri anısına saygı duruşunda bulundukları anlatılıyor.
Çanakkale Savaşı; “Hasta Adam” lakaplı Osmanlı’nın son silkinişlerinden biri, Rusya’nın sıcak denizlere inişinin önünü açacak o muhteşem manevranın bel kemiği, başta İngiltere - Fransa ve Rusya olmak üzere dünyanın ileri gelen ülkelerinin göz diktiği Anadolu’nun kapısı ve bu topraklar üzerinde yaşanan yüzyılın son büyük destanı...
Bu destana katılan herkes gibi Kosovalılar da evlatlarını şehit vermişti.
İşte o şehitlerin torunları her yıl olduğu gibi bu yılda atalarını dualar ile anıyordu.
Kahramanların torunları ile buluşmak, Çanakkale türküsünü Türkçe ve Arnavutça birlikte dinlemek, tarifi mümkün olmayan bir duyguydu.
“...U Čanakkale, ogledala čaršija,
Majko, odoh protiv dušmana,
Oh, mladosti moja!
U Čanakkale jedna visoka selvija,
Ko od nas vjeren, ko oženjen,
Oh, mladosti moja!
U Čanakkale su me ubili,
Prije smrti u mezar položili,
Oh, mladosti moja...”
Bağımsızlıklarını tanımakla birlikte NATO ve ABD’nin insafına terk ettiğimiz ve ortak özellikleri Müslümanlık olan Kosovalıların torunlarının, 18 Martı coşkuyla kutlamak için çalıştığı bir dönemde, kimilerinin de kaos için çalışmalarını nasıl yorumlayacağız, nasıl değerlendireceğiz ve nasıl anlatacağız?
Yeter artık, milletin yakasından elinizi çekin! |