İşçi sınıfı, tarihinde en kanlı mücadeleyi 8 saatlik işgünü hakkını almak için vermiştir.
Almanya'da, 1900'lü yılların başında, asker ve polis kurşunlarıyla can veren işçiler, bu nedenle öldüler.
O yıllarda Krupp, çocuk işçileri günde 12-14 saat çalıştırıyordu.
İngiltere'de, Fransa'da, Polonya'da ve sayamadığımız pek çok ülkede, iyi yaşam koşulları ve 8 saatlik işgünü için binlerce işçi can verdi.
1 Mayıs ve 8 Mart günlerinin tarihe geçmesinin nedeni de 1800'lü yılların ortalarında ABD işçi sınıfının 8 saatlik işgünü için yaptığı mücadeleydi.
Türkiye'de de işçi sınıfının tarihi, İyi yaşam koşulları elde etmek için verdiği mücadeleyi anlatır.
1908 yılında Meşrutiyetin ilanıyla birlikte,
Selanik'te tütün işçileri,
Trakya'da demiryolu işçileri,
Bağdat Demiryolu işçileri,
Adana'da pamuk işçileri,
Ereğli ve Zonguldak'ta kömür madeni işçileri
hep daha iyi yaşam koşulları elde etmek için greve çıktılar.
İstekleri, sendikalaşmak, daha iyi ücret ve iş güvencesiydi.
15-16 Haziran 1970 yılında, Türk işçileri tarih boyunca elde ettikleri sendikal hakları korumak için tarihe geçecek bir mücadeleye giriştiler.
15-16 Haziran günleri, işçi sınıfının gücünü gösterdiği günler olarak hafızalara kazındı.
Türkiye'de işçi sınıfı zorlu ve uzun süren bir mücadeleyle kazandıklarını küreselleşme sürecinde bir, bir yitirdi.
Sendikasını yönetsin diye başına getirdiği "profesyonel sendikacılar" işçi sınıfının kazanımlarını koruyamadılar.
Asgari Ücret Tespit Komisyonlarında önlerine konan paketleri direnmeden kabul ettiler.
Taşeronlaşma işçiyi ve sendikayı yok ederken seyrettiler.
İktidarlar, sosyal güvenlik haklarını ucundan, ucundan tırtıklarken seslerini yükseltmediler.
Özelleştirmelerle işletmeler bir, bir kapanıp işçiler işsiz bırakılırken yapmaları gerekeni yapmadılar. İşçi sınıfının gücünü göstermesine önayak olmadılar.
"Genel grevden" söz edilecek zamanlar bu zamanlardı.
"Türkiye'nin en büyük işçi sendikaları konfederasyonlarını" yönetenler, "sosyal barış" dedikleri yutturmacayı hep işçi haklarının önünde tuttular. Bu tutumları, Türk işçisinin ve sendikacılığının yok edilmesinin önünü açtı.
Bunu yaparken de kendileri siyasete atılıp milletvekili olmayı da ihmal etmediler.
Şimdi yumurta kapıya gelince "genel grevden" söz ediyorlar.
Onların işçi sınıfını yok sayarak yaptıkları sendikacılık, küresel sermayeye ve onun adına ülkemizi yönetenlere de işçi sınıfını yok sayma cesareti veriyor.
İşçi sınıfı, dünya üzerindeki en büyük güçtür. İşçi çalışmayı reddederse, dünya alt üst olur. Hiçbir iş yürümez. Silah üretimi de dahil her şey durur.
İşçi sınıfı, örgütlü olduğu ölçüde büyük bir güçtür. İşçi sınıfının örgütleri olan sendikaları yönetenler de işçi sınıfının kazanımlarını korumayı her şeyin üstünde tutmalıdırlar.
Zira ülkemizde işçi haklarının korunması ulusal çıkarımızın korunmasıyla eşdeğer hale gelmiştir.
14 Mart günü, Türkiye işçi sınıfı gücünün birazını "ucundan" gösterdi.
Bu bile iktidarın telaşlanmasına yetti.
"Sosyal Güvenlik Reformu" dedikleri; işçiyi emekli olamadan öldürme, inat edip ölmeyenleri de emeklilik yaşamlarında açlığa ve yoksulluğa mahkum etme yasasını büyük olasılıkla yeniden ele alacaklar.
Bu yasayı ele alırken de "büyük işçi konfederasyonlarının" başkanlarıyla toplantılar yapacaklar. Sonunda, işçi haklarının ne kadar budandığını göstermeyen, ama hakları içinden çürüten bir yasa metni ortaya çıkacak.
Bu konuda anlaşma sağlandıktan sonra da, "Türkiye'nin büyük işçi sendikaları konfederasyonları" başkanlarıyla hükümet yetkilileri birlikte "çorba içmeye" gidecekler. (bknz.:Grev neden bitti? E.E.)
Türk işçisi, güçlüdür. Gücünü ortaya koymasını bilir.
Türk işçisi yurdunu, ulusunu, Cumhuriyetini, bayrağını, işini ve işyerini kutsal sayar.
Acaba, işçi sınıfının örgütleri olan sendikaları tepeden yönetenler de Türk işçisi gibiler mi?
Türk işçisine biraz benzeselerdi, Türkiye'de sendikalar yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar mıydı? Türk işçisi yıllar yılı mücadele ederek kazandıklarını böyle yitirir miydi?
Ender Erdemil 15 Mart 2008 |