CHP'nin yeni İstanbul il başkanı sayın Gürsel Tekin ekonomik olarak düşük gelirli insanların yaşadığı bölgelere 'Halkevleri açarak' İstanbul'da birinci parti olabileceklerini iddia ediyor.
Hem de bu halk evlerinde fakir ve muhafazakar vatandaşlara batı tarzı dansları öğreterek. Belli ki sayın Tekin'in sosyolojiden ve insan psikolojisinden haberi yok.
Bugünkü haliyle Cumhuriyet Halk Partisi adında 'halk' sözcüğü olan ama arkasında 'halk' desteği olmayan bir parti görünümündedir.
Seçimlerde aldığı oy oranı yüzde 20'ye kilitlenip kalmıştır. Bu yüzde 20'lik oy tabanı ise maalesef halktan değil seçkinlerden oluşmaktadır.
Çünkü Türkiye'nin seçmen haritasına bakıldığı zaman CHP'nin oy aldığı bölgelerin en varlıklı seçmenlerin oturduğu bölgeler olduğu görülecektir:
Örneğin; İstanbul'da Kadıköy, Beşiktaş, Bakırköy ve Şişli, Ankara'da Çankaya, İzmir'de Karşıyaka, Konak…vs. gibi ilçeler CHP'nin en güçlü olduğu bölgelerdir.
Büyük kentlerde daha düşük gelirli seçmenlerin yaşadığı sözgelimi İstanbul'daki Bağcılar, Ümraniye, Sultanbeyli ve Güngören gibi bölge veya semtlerde CHP'nin esamesi okunmazken, AK Parti'nin oyları ise yüzde elliyi geçebilmektedir.
Oysa teorik olarak bu bölgelerden en çok oyu CHP'nin alması gerekirdi.
Sanki CHP yönetimi Türkiye'yi, İstanbul'un Kadıköy ve Şişli'si, Ankara'nın Çankaya'sı ve İzmir'in Karşıyaka'sından ibaret görmektedir.
Bu haliyle de CHP, halkın değil zengin semtlerin ve mahallelerin partisi olarak görünmektedir.
CHP kendisini sol bir parti olarak tanımlamaktadır ama ideolojisinin ve sunduğu projelerin sol olmaktan çok devletçi olduğu görülmektedir.
CHP'nin sol bir parti olarak önceliği ile Avrupa'daki sol veya sosyal demokrat partilerin öncelikleri tamamen farklıdır.
Örneğin Avrupa'daki sol partilerin öncelikli konuları işsizliğin çözümü, sağlık reformu, düşük gelirli insanların konut edinme imkanlarının arttırılması, devletin sosyal yardımların çoğaltılması ve eğitimin kalitesinin yükseltilmesi gibi konulardır.
CHP'nin önceliği ise laikliği korumak, başka bir anlatımla dinsel inançlara özgürlük alanının tanımlamasına karşı direnmek, devletin halka sunduğu sosyal yardımlara karşı gelmek, eğitim hakkını sadece belli insanlara tanınmasını savunmak ve hükümetin gerçekleştirdiği sağlık projelerini popülarizm olarak değerlendirip eleştirmektir.
CHP bunların yerine devletin yaptığı sosyal yardımların daha eşit ve adil bir biçimde daha çok dağıtılmasını, herkese eşit eğitim hakkının verilmesini, sağlık reformlarının daha da arttırılmasını, dini inançların kendilerini ifade etmeleri önündeki engelleri kaldırılmasını, işsizliğin öncelikli olarak çözülmesini ve TOKİ'nin ağırlıklı olarak düşük gelirlilere yönelik konutlar yapmasını savunabilirdi.
Ne gariptir ki CHP'nin yapması ve öne sürmesi gereken projeleri belli oranda, liberal ve muhafazakar bir düşünceye sahip olan AK Parti gerçekleştirmeye çalışmaktadır.
Diğer bir sorun da CHP'nin kendisini devleti kuranların partisi olarak konumlandırmasından kaynaklanmaktadır.
Eğer "Devleti kuranlar CHP'yi de kurdu" gibi bir düşünce mantalitesiyle hareket edilirse, devleti kuranlar askerler olduğu için, CHP de militer politika ve söylemlerin esiri olmaya devam eder; tüm politika ve söylemleri 20. yüzyılın ilk yarısında kalır ve kendini ideal bir biçimde 21 yy'a taşıyamaz.
Aslında CHP'nin az gelişmiş bölgelerden oy almasının önündeki en büyük iki engel, yukarıda da vurgulandığı gibi, CHP'nin din karşıtlığı olarak sunulan laiklik anlayışı ve gerçek bir sol parti olarak kendisini konumlandıramamasıdır.
Bu anlayış dinle hiç bir zaman barışmayan Fransız sekülerizmine yakın bir anlayıştır.
Başka bir anlatımla bu düşünce dinin yaşamın bütün alanlarından soyutlanması anlamına gelmektedir.
Oysa Batı Avrupa ülkelerinin çoğunda var olan Anglo-sakson laiklik anlayışı toplumdaki dini inançlara özgürce kendini ifade etme hakkı vermektedir.
CHP yaşadığı bu laiklik krizini kendi laiklik anlayışını gözden geçirerek bir ölçüde aşmayı deneyebildi. Deniz Baykal bir ara bazı girişimlerde bulunmuştu.
Örneğin Şeyh Edebali'den atıflar yapmaya çalıştı, Yaşar Nuri Öztürk gibi ilahiyatçıları partisinden milletvekili yaptı ama tutmadı.
Çünkü CHP'nin örgütsel yapısı bu dönüşümü hazmedebilecek ve kabul edebilecek nitelikte değildi. Günümüzde de CHP içerisinde yer alan militer ruhlu katı laikler her türlü değişime karşı aşırı direnç göstermektedir.
Kısaca, CHP yönetimi dinle olan ilişkisini gözden geçirmedikçe ve laiklik anlayışını modern dünyanın değerlerine uygun bir biçimde revize etmedikçe muhafazakar Türk seçmeninin sempatisini kazanması mümkün görülmemektedir.
Şimdi CHP'nin önünde iki seçenek var:
Birincisi kendisini yeniden tanımlayıp laikliği dini inançların kendilerini özgürce ifade etmesi olarak tanımlaması ve sosyal politikalara ağırlık vererek daha düşük gelirlilerin beğenisini kazanmasıdır.
İkinci seçenek ise hep yüzde yirmilerde kalıp bugünkü devletçi ve laik anlayışını devam ettirmesidir.
İkinci seçeneğin CHP'yi bugünkü gücünün ötesine taşıması zor gözüküyor.
Ancak yine de partinin üst düzey yöneticilerinin açıklamaları CHP'nin bu politikalarından ödün vermeyeceği yönündedir. CHP'nin bugünkü konumunda kalması Türkiye'nin sürekli laiklik ve darbe tartışmaları içerisinde hapsolmasını ve kendi enerjisini kendi içerisinde harcamasına yol açmaktadır.
Dahası bu yapıdaki bir CHP, sahibi olduğunu sandığı Türkiye'de daha çok kutuplaşmanın ve ayrışmanın yaşanmasının da en büyük faillerinden biri haline gelmektedir.
Ne yazık ki CHP değişim denilince, örgütte yapılması gereken değişiklikleri anlamaktadır.
Dolayısıyla her seçim yenilgisi sonrasında bazı il ve ilçe örgütleri görevden alınarak yenilik yapıldığı sanılmaktadır.
Oysa bu tür bir anlayış daha muhafazakar ve daha statükocu bir anlayış olup değişimin önünü daha da tıkamaktadır.
Bugünkü haliyle CHP'nin tüm politika ve söylemlerinin dönüp dolaşıp geldiği ve kilitlendiği nokta başörtüsü konusu olarak görülmektedir.
Anayasa değişikliğinden, Gül'ün Çankaya yolculuğuna, YÖK'ten, Asker-Çankaya gerilimlerine ve Türkiye Malezya olur mu tartışmalarına kadar ülkemizi geren ve kutuplaştıran pek çok gerilimin kilit noktası da bu başörtüsü konusudur.
Aslında bu başörtüsü konusu 1950'lerde yaşadığımız kasket meselelerine benzemektedir.
Hatırlanacağı üzere çok partili demokratik yaşamımızın ilk gerçek seçimleri 14 Mayıs 1950'de yapılmış ve CHP seçimden ağır bir yenilgiyle çıkmıştı.
CHP yetkilileri 1950 seçim sonuçlarını; "Artık bizi kasketliler mi idare edecek?" şeklinde yorumlamışlardı. (Bkz. Mehmet Dülger'in 14 Mayıs 1950 değerlendirmesi:14 Mayıs Ruhunu Anarken; Zaman, 14 Mayıs 2004) 1950'lerde köylü kasketinden korkan CHP 1970'lere gelindiğinde aynı köylü kasketini Karaoğlan'ın başına geçirerek 1973 seçimlerinde CHP'yi birinci parti yapmıştır.
Bugünkü CHP ise hala aynı perspektiften 2007 seçimlerini yorumlamaya kalkarak;
"Artık bizi başörtülüler mı idare edecek?"
diye korkuyor...
Yani CHP 50 yıl önce kasketten korkuyordu bugün başörtüsünden korkuyor.
Kimbilir, belki de tarih er ya da geç tekerrür edecek.
Kasket korkusunu 1970'lerde Karaoğlan'ın kasketiyle yenen CHP, belki de 2007 deki başörtüsü korkusunu da bir gün başörtüsüyle yenecek.
CHP'nin başına başörtülü bir genel başkanın geçmesi biraz hayalci olabilir ama başörtüsü fobisi olmayan ve Anadolu'dan çıkan bir 'Karakız' bu partinin başına geçerse o zaman CHP belki seçimlerde birinci parti olabilir.
Özetle CHP ne zaman ki, kendini dünyadaki sol trende uygun olarak yeniden tanımlar ve konumlandırırsa o zaman gelecekte daha şanslı bir parti olarak yaşamına devam edebilir.
Aksi taktirde hep kriz ve çatışmaları körükleyerek ve bu çatışmaların ürünü olarak varlığını sürdürmeye devam edecektir. Tabii ki kaybeden hem CHP hem Türkiye olacaktır.
|