| |
|
Dunya, sanayi devrimi ve onun akabinde ortaya cikan ondokuzuncu yuzyilda yasanan ulus devletlerin olusum surecinin otesinde bir degisim yasiyor. Bu degisim sadece sosyal ve siyasi alanda degil fakat ana motor ekonomi olan bir denklem uzerinde yeni bir sisteme,
farkli bir siyasi, ekonomik ve sosyal yapiya dogru akil almaz bir sekilde kacinilmaz olan degisimi imgeliyor ve var olan sistem kabuk degistirerek gunden gune kendisini yeniliyor.
Guc dengeleri Weber’ci hristiyan kapitalist Bati’dan Asya’ya kayiyor.
Uluslararasi kuruluslar olarak buyuk cogunlugu ikinci dunya savasi sonrasi sekillenmis olan Birlesmis Milletler, IMF, Dunya Bankasi, Dunya Saglik Orgutu (WHO), Dunya Ticaret Orgutu (WTO), Bolgesel kuruluslar olarak adlandirilan Avrupa Birligi, Sangay Beslisi, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Antlasmasi (NAFTA), Kuzey Atlantik Asemblesi (NATO) gibi devletler arasi
veya bolgeler arasi catisma veya isbirligi orgutlerinde yeni yapilanmalar meydana geliyor, bu orgutlerin yeniden organizasyon semalari olusturuluyor.
Ve dunya sanal devrim ile daha da kuculuyor, artik hic bir sey gizli, hic bir dusunce ve
siyasi yapi duragan degil, hersey Marks’in ongurusundeki gibi bir degisimin icinde yogrulup
sistemin bir parcasi ve kolesi haline geliyor.
Sanki Max Weber’in Iron Cage’indeki sistemden kacis ve cikis yok felsefesinin tarihsel bir yansimasini yasiyoruz.
Bu degisim nehri insanoglunun kontrolu disinda, sistemin eline gecmis durumda, sistemi yaratan insanoglu onun kolesi halinde, gelecegini kendi degil, fakat tanrisal bir guc haline gelen sistemin kendisine cizdigi yolu izliyor.
Francis Fukuyama’nin tarihin sonu soylemi ile Max Weber’in demir kafes (Iron Cage)
teorisi birbirilerine cok yakin, fakat iki farkli tarihsel surecte yasamis sosyal bilimcilerin kacis
veya cikis yok iddialarina, Marx kacis, cikis ve hatta kurtulusda var diyerek nehrin yatagini degistirmeyi oneriyor ve sadece isci sinifina degil ama butun insanliga, ezilenlere ve somurulenlere ozlenen bir gelecegi vaat eden bu buyuk dusunurun mesajina dikkat
etmemiz gerekiyor.
Uluslararasi sirketlerin onculugunde sekillenen global kapitalist sistem tuketim kulturu ile somurunun en doruk noktasini vardiginin bir kaniti olsa gerek.
Kapitalizm sadece ekonomik alanda degil ama toplumsal ve siyasi alanda da her sekliyle karsimiza cikiyor.
Makro ve mikro alanlarda hayatimizi sekillendirirken daha ozgur ve mutlu oldugumuzu zannediyoruz.
Oysa özgürlük ve esitlik; kar amaci guden, once sistem sonra köle ve tüketici insan sloganini on planda tutan, insanin sistem icin var oldugunu savunan kapitalist bir ortamda hic bir zaman gerceklesemez.
Buyuk sirketlerin ve sermayenin insani degil fakat karını on plana aldigi bir sistemde eşitlik ve özgürlük sanal bir algılamadır.
Iste bu baglamda Kapitalizm’in vardigi nokta sistemin Ulusal sinirlar
icinde yaratilmasini saglayan ulus-devlet kavramina karsi bir tavir aliyor. Buyuk sirketler kendilerinin gelismesine on ayak olan ulus devlet denklemine neoliberal politikalar ile savas aciyorlar.
Iste bu baglamda marksist teori acisindan celiskili bir denklem masaya yatiriliyor:
Kapitalizme karsi ulus devlet desteklenmeli mi?
Her ne kadar ulus devlet kapitalizmin gelismesine acilim sagladiysa da, gunumuzde gelinen noktada da somurulen ulus devlet ile somuren ulus devlet kavramlari arasindaki ayirima dikkat etmek gerekiyor.
Iste bu baglamda somurulen ulus devlet, Hayek ve Popper’i tanri ilan eden neoliberal ekonomik kuresellesmenin onunde bir engel oldugu icin bagimsizlikci perspektifi ile, uluslararasi buyuk sirketlerin ve uluslararasi sermaye sinifinin sömürücü politikalari onunde bir engeldir.
Bu engel buyuk sirketlerin neoliberal ekonomik politikalarina ragmen bir direnme semboludur.
Bu direnmede Venezuella Chavez ile en guzel örneklemi temsil etmektedir.
Keske Turkiye’de emperyalizme ve kapitalizme karsi Venezuella gibi daha onurlu ve bagimsizlikci bir politika takip edebilseydi.
Fakat ne yazik ki Turkiye acisindan gelinen nokta 23 Nisan 1920’nin gerisindedir.
|
 |
|
 |
|