| |
|
Türkiye adına "yurtdışında mal satmaya" çalışan ve bu malı üretmek için "binlerce" dertle uğraşan birkaç "kahramanla" bir sohbet toplantısı yapıyoruz.
Bu insanlar gerçekten "kahraman".
Üretim yapmaya çalıştıkları tesisleri kapatıp, arsasını "yabancıya" satarak "sıcak para" mamasına "kaşık sallasalar"; bir yılda kazandıklarını "bir ayda" cebe koyarlar. Ama yapmıyorlar!
Dertleri çok büyük. Bana soruyorlar; neden yazmıyorsunuz!
Bir başıma elimde bir "kalem" daha ne yazayım! Sadece yazmıyorum da; "o üniversite senin, bu sivil toplum örgütü" benim bütün Türkiye'yi gezip anlatıyorum; yaratılan ekonomik mucizenin "aslının ne olduğunu".
Ama yapabildiğim bu kadar. Adım TESEV değil! Veya "ikinci Cumhuriyetçi" değilim ki; arkamda Avrupa Birliği'nin veya Amerika'nın desteği olsun!
Her neyse, benim ne yaptığım, kim olduğum da önemli değil.
Üretenin, "kahraman" dediğim bu insanların "3 temel" derdi var;
1-Düşen kur, ithal edilen mal ile içeride, aynı malın eşdeğeri ile dışarıda; rekabet etmesine izin vermiyor.
2-Gümrük Birliği "içinde" düşen kura rağmen rekabet etmeye çalışıyor ama "vize alamadığı" için "ve AB fonlarından yararlanamadığı için" şansı daha da azalıyor.
3- Ve en kötüsü; daha önce kredi kullandığı bankası Avrupa kökenli bir bankaya satıldığı ve Avrupa'da kendine rakip olan firma buradaki bankayı alan Avrupalı bankanın en büyük müşterisi olduğu için, onun isteğiyle buradaki kredisi kapatılıyor.
Bu noktada "bu ülkeye döviz getirmek" adına "bu ülkenin birkaç parça malını" satmaya çalışan bu adamlar adına ben soruyorum; ne yapsın bu insanlar?
Değerli dostlar, sorun sadece bu kadar da değil.
Bu işin "en görünen kısmı".
Üretim yapan, vergi veren "Ahmet Ağabeyden" alacağını son kuruşuna kadar "tahsil eden" sistem, bu parayı götürüp Atina'da, Paris'te, Münih'te "sırt üstü" yatan Yorgo'ya, Hans'a, Pierre'e veriyor.
Nasıl mı ?
Farklı hayatlar düşünün...
Ankara'da yaşayan, ödeyeceği vergi daha kaynaktan kesilen, üretim yaparken sırtında "binlerce" yükü olan Ahmet Ağabey... Atina'da oturan "emekli" olmuş, bir taşı sağdan sola oynatmayan Yorgo... Veya Almanya'da "akşam olsun da bira içeyim" diye bekleyen Hans...
Yorgo, Hans veya Pierre "bir emeklilik" şirketinden emekli olmuşlar veya çalışmalarına rağmen paralarını "bir yatırım fonunda" değerlendiriyorlar...
Yatırım yaptıkları "emeklilik veya yatırım" fonu; 2003 yılında Türkiye'ye 100 milyon dolar sokuyor, bu parayı kademeli olarak 1.50-1.77 arasında TL'ye çeviriyor ve Türk Hazinesi'nin borçlanma kağıtlarına yatırıyor yani hazine bonosu alıyor...
Aradan 4 yıl geçiyor, Yorgo'nun, Hans'ın, Pierre'in parasını değerlendiren fon, 2003 yılında açtığı pozisyonu kapatmaya karar veriyor ve 2007 yılı içinde hazine bonolarını satıp yeniden dolar alarak operasyonu tamamlıyor...
Şimdi sıkı durun; koyduğu 100 milyon dolara karşılık geri aldığı para tam 225 milyon dolar...
Hemen soralım; aradaki 125 milyon dolar yani yıllık yüzde 30'un üzerindeki dolar bazındaki net kazanç nereden geldi? Bu arada üretmeye çalışan Ahmet Ağabey, kesilen kredisi ve rekabet edemediği gümrük birliği içinde düşen kur ile "ürettiğini" satıp bu ülkeye "döviz" kazandırmaya çalışıyor...
Sonuç: Yukarıdaki "olay" üretmeye çalışan veya cretli veya memur sıradan bir Türk vatandaşının var olan ekonomik yapı içinde alın terini nasıl kaptırdığına verilebilecek en güzel örnek...
Anlattığım tablo gerçekten çok ama çok vahim.
Yukarıda anlatmaya çalıştıklarımı lütfen defalarca sorgulayın.
O zaman "5 yılda yüzde 30'dan fazla büyüdü" denen bir ekonomide "çalışmanıza rağmen" elde edemediğiniz katma değerin nereye transfer edildiğini çok daha iyi anlayacaksınız...
Son söz: Tek cümle ile söylemek gerekirse; yazık bu ülkeye !!
|
 |
|
 |
|