Geçtiğimiz günlerde garip ve saçma sapan bir referandumu yaşadık.
Bunun üzerine bir şeyler yazmayı planlarken terör sorunumuzu ayyuka çıkaran bir saldırı girişimi oldu. Hepimiz uyandık.
O yazmayı planladığım yazımda referandum için “gizli plebisit” yakıştırması yapacaktım fakat vazgeçtim.
Çünkü asıl gizli plebisiti, önümüzdeki yıl muhtemelen karşı karşıya kalacağımız Anayasa değişikliği referandumunda yaşayacağız.
Bu konuyu daha sonra geniş bir şekilde ele alacağımızı belirtip, teşhis ve tedavide hayli gecikilen -geciktirilen- terör sorunumuza dair bazı hususlara değinelim.
Efendim, uzun yıllardır dile getirdiğimiz ama bir türlü duyuramadığımız kimi gerçekler tüm çıplaklığıyla yine önümüze dikildi.
Bazı aklıevveller PKK terörü bitti sanmıştı. Birilerinin, Doğu ve Güneydoğu dağlarımızda 500, komşularımızdaki kamplarda 2000 eli silahlı teröristin barındığı rapor edildiği dönemlerde bile (ki 6-7 yıl öncesinden bahsediyorum) aymazlıkları ve vurdumduymazlıkları devam ediyordu.
Kendilerini ve bizi kandırıyorlardı. Aynen “üç beş çapulcu” sayıklaması gibi…
Günümüze geldiğimizde PKK terörünün sona ermediği, tam aksine revizyon döneminden sonra farklı stratejilerle, yeni himaye ve yönlendirmelerle komplike hale geldiği açıktır.
Uzun zamandır dile getirilen fakat dikkate alınmayan uyarılar siyasilerin önünde pilav gibi yığılmış, saldırılar git gide artınca ve onlarca şehit gelmeye başlayınca çaresizlik içinde oyalama ve avutma yollarına gidilmiştir.
Çünkü devlet adamı olduğu varsayılanlar, meselenin üzerine gidecek cesareti kendilerinde bulamamış, o dirayeti gösterememişlerdir.
Başı belli, sonu belirsiz AB yolu uğruna verilen tavizler, içi boş ve saptırmadan ibaret olan “stratejik ortaklık” masalı, bu hassas konuda inisiyatif alınmasını imkansız hale getirmiştir.
Koordinatörlük komedisiyle, sözümona kınamalarla, “çaba gösteriyoruz” demeçleriyle ve sahte “yanınızdayız” mesajlarıyla dizginlenen terörle mücadelemiz, devletin devletliğini gösterememesinin tipik örneği haline gelmiştir.
Bu meyanda, askeri uyarıların dikkate alınmaması sonucunda yaşanan acı gelişmeler ne oldum delisi bir kısım çevreleri şımartıp cesaretlendirmiş ve terör örgütünün siyasi uzantılarının Meclis’teki varlığı Türk milletinde derin bir infial uyandırmıştır.
Vatandaşın tepkisini önleyemeyen kifayetsiz muhterislerin panik haline dair bazı duyumlarımıza da değinelim.
Türkiye’nin her tarafında gerçekleştirilen teröre tepki yürüyüşlerinden ve mitinglerinden tedirgin olan yöneticilerimizin yayınladıkları genelgelerle ve sansür uygulamalarıyla toplumsal tepkiyi frenleme çabaları zaten malumunuzdur.
Lakin bununla da kalmayan malum partinin taşra teşkilatları, yürüyüş ve gösterileri kendi kontrollerinde hükümete protestoya dönüşmeden halledebilmek için duyarlı sivil toplum örgütü liderlerine ve kanaat önderlerine baskı yapmaktadır.
Hatta “biz yapacağız, siz gösteri düzenlemeyin, iptal edin” şeklindeki tehditvari kontrol çabaları, aslında canına tak eden vatandaşın siyasi irade zaafına olan kızgınlığını örtbas etmenin yanı sıra, bu gösterileri örtülü propaganda yöntemleriyle lehlerine çevirmek içindir.
Konumuz işlerken unutmadan dile getirmem gereken bir mesele de kaçırılan sekiz askerimizle ilgili endişelerimdir.
Kaçırılan askerilerimizin yayınlanan fotoğraflarına baktığımda, üzülerek söylemek zorundayım ki kaçırılmış değil; firar etmiş oldukları izlenimini edindim.
Çünkü o fotoğraflardaki halleri ve bakışları hiç de kaçırılmış askerlere benzemiyordu. Gayet rahat, endişesiz ve sakin görünüyorlardı. Hasım olan kanlı bir terör örgütü elinde tutsakken bakışların ve halin dramatik olması gerekir, aksi bir durum insanı şüpheye sevk eder.
Bu tespitlerimden kimse terör örgütünün insaflı ve insancıl olduğu sonucunu çıkarmaya kalkmasın.
Bu askerlerin Roj Tv’de yayınlanan ve gerçekliği tartışmalı olan açıklamalarını dikkate almıyorum. Ancak psikolojik harp yöntemleri hakkında ders vermeye hiç niyetim yok, yazımızın konusu da bu değil zaten.
Her ne olursa olsun o askerlerimizin gözlerinde kaçırılmış olduklarına dair bir iz göremedim.
Eğer yanılıyorsam haklarını helal etsinler ve Allah da beni affetsin.
Ancak askeri mücadelede firar ihtimali bilinmeyen bir husus değildir. Yanılıyor olmak dileğiyle…
Netice itibariyle asker, terör belasını sona erdirmek için siyasi iradenin oluşmasını ve yürütme tarafından kendilerine yetki verilmesini bekliyor.
Ancak Condolezza Rice’tan, Bush’la görüşmeden, İsrail’in olurundan medet umanlar ipe un sermeye devam ediyor.
Üstüne üstlük, konunun uzmanlarının terörle mücadeleye dair yorum ve açıklamalarından rahatsız olan bu malum zevat, gerekeni yapmak yerine çemkirmeyi tercih ediyor.
Devlet adamlığı farkı burada ortaya çıkıyor; tacir zihniyeti, diplomatik konuları ve ulusal güvenlik meselelerini alış veriş mantığıyla halledebileceğini sanıyor.
Zamanla yarışanlar zamana oynuyor, halka hesap vermesi gerekenler sansüre başvurarak gerçekleri gizlemeye çalışıyor, inisiyatif alması gerekenler kendilerine çizilen sınırlar ve gelen direktifler doğrultusunda “harici” politikalarla milleti kandırıyor.
Bir gün öyle, ertesi gün böyle türünden beyanatlar günü kurtarma çabalarından başka bir yaklaşımın olmadığı gerçeğini gözler önüne seriyor.
Barzani’nin otoritesini babam mı destekliyor, Habur-Gazi Antep-Mersin hattından milyarlarca dolar kaldıran şirketleri kardeşim mi himaye ediyor, Irak’ın Kuzeyindeki taşeron şirketlere “ağabey” dediğim ahbaplarım mı ortak?
Yoksa bu güdümlü politikaları ben mi yürütüyorum?...
Peki neden böyle oluyor?
Çünkü herkesin öncelikleri farklı… Terör önceliği olsaydı bunca yıldır gelip geçen kifayetsiz muhterislerin, bir tarafımızdan belli olurdu nitekim.
Mevcut muktedirlerin asıl derdi ise terör belası değil, devletin temel niteliklerine ve istikametine dair değişikliklerin yapılacağı yeni anayasa olduğu için, önümüze gelecek olan bir referandum değil; plebisittir, diyorum. (E o taslağı bir zahmet okuyun artık!)
Sorunlarımız ayrı, dertlerimiz farklı, önceliklerimiz ise apayrı…
Devletle milletin kaynaşması bu oluyor demek ki!... Ne mutlu size, demokrasinin böylesine!... |