Atina devleti Ege’de pek güzel çalışıyor.
Onassis Vakfı burs dağıtıyor; kasabalarda yüksek paraya ev satın alıyor ve şimdilik müze yapıyor.
Kaymakamlar, belediye reisleri, ticaret odası reisleri yardım denince projecilikten dört köşe oluyorlar.
Al sana Drahmiden çevrilme Euro… Eskiden kalma Rum evleri varmış da, belediyenin reisi ve akıl verenleri, bu evleri onaracakmış da, Rum turistler gelecekmiş…
Akhisarlılar
“Sırası mı şimdi Yunanlı vakıftan destek almanın?”
demiyorlar.
T.C. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, Akdeniz kıyılarımıza dek gidip “Ben Likyalıyım!” derse onlarınki hafif mi kalır?
Bu konulara kısa süre sonra bir kez daha değineceğiz.
(Patara’daki Amerikan-Yahudi patırtısının ayrıntıları için şimdilik bkz. Savaşmadan Yenilmek...)
*
Utah’ı anımsadınız.
Hani Türk ordusunu karıştıran “andıç raporu” sızıntısıyla ilgili soruşturmanın uzandığı ABD kenti…
Köklerini Utah’tan alan
“Ahir Zaman Azizleri İsa Mesih Kilisesi” yaygın mezhep adıyla “Mormonlar” Türkiye’de pek güzel çalışıyorlar.
İsa Mesih misyonerleri sanılmasın ki, yalnızca yardımsever bir kiliseler zinciridir.
Onların Amerika’da Başpiskoposluğa bağlı okulları, şirketleri, kilise için para derleyen (yıllık 100 milyon doların üstünde) örgütleri, Hawaii’de şubeleri, Türkiye’de temsilcilikleri var.
Geçmişe uzanırsak, örneğin ABD Senato raporlarına Mormon-CIA dostlukları da…
Her nedense Manisa onların da gözde yerlerinden. Kentte temsilcilikleri bile var.
Kalkıp Amerika’dan geliyorlar ve Temsilcileri Güçbirliği Başkanı Mübeccel Kafkaslı’nın da katılımıyla, T.C. MEB İlköğretim Okulu’na bilgisayar yardımında bulunuyorlar.
Şu zenginler kenti Manisa’ya bakınız ki, elin kilisesine muhtaç olmuş. Mormon teşkilatı, kente 150 tane tekerlikli sandalye armağan edecekmiş…
Manisa’daki T.C. MEB Müdürü Hasan Özdemir bu gelişmeleri olumlu görüyor ve
“Vakıf yardımlarının misyonerlik çalışmaları ile ilgisi olduğunu düşünmüyorum”
diyor.
Eğitim-çocuklar denilince bin kere daha özenli olması gereken müdür, bir araştırmaya dayanarak mı söylüyor bunları?
Öyle olsa “olduğunu düşünmüyorum” yerine “ilgisi olmadığını biliyorum” demez miydi?
Ancak T.C. MEB Müdürü’nün “ilimsel” dayanağı kuşkuları boşa çıkarır nitelikte:
“Söz konusu Vakfın Türkiye Müdürü Manisalı.
Durum böyle olunca Vakfın Türkiye’de yaptığı çeşitli yardımlarda Manisa’nın ilk sırada yer almasından doğal bir durum yok!”
Birden 1920’ye gitmek gerekti:
İngilizler, İstanbul’da bir vakıf aracılığıyla kurbanlık koyun dağıtmaya başlamışlardı.
O işlere aracılık edenler de İstanbulluydu…
Ayrıca, seçimler öncesinde kesenin ağzını açan Adalet ve Kalkınma Partisi İktidarı, okulları ya da engelli yurttaşları neden Amerikanın kilisesine muhtaç ediyormuş ?
Manisalıların cebinde akrep mi varmış?
*
Geçenlerde Manisa-Salihli’den gelen dergide okudum:
İlçe Kaymakamı, “Salihli’nin adı ‘Sardes’ olsun” demiş.
Kaymakam derhal ‘Dahile Vekili’ yapılmalı ve gerisini getirmeli:
İzmir yerine Smyrna, İstanbul yerine Constantinople,
Kalkan yerine Patara, Batı Akdeniz Bölgesi yerine ‘Likya’ ve Kaz Dağı yerine İda, Ege Bölgesi yerine İonia, Çukurova yerine Klikya vb…
Kaymakam iyi niyetli olmalı; kasabanın gelirini düşünmüştür…
İyi niyetle nereye gidildiğini görmek için biraz tarih bilinci gerekiyor; ama Atinalıların ve yabancı kilisecilerin Manisa sevgisinin kaynaklarını düşünmek öncelikle Manisalılara düşerken iyi niyetlilere
Bir-iki soru yöneltmek de gerekiyor:
— Önüne gelenden yardım almayı hüner sayanların çocuklarına yoldan geçenler durup dururken harçlık verseler mi?
— Rumlar, kasabalar neden geliyor ve Atinalıların üç kuruşuna tamah edenler örneğin 5 Eylül’ü, 9 Eylül’ü kutluyorlar mı?
*
Bu olaylardan yakınanlar da anımsatma gereğini duyuyorum:
Yıl 1919, Aylardan Aralık…
Ankara soğuk, yurdun üstünde işgal karabulutu…
Kumandan yabancıların küstah,aşağılayıcı, acımasız davranışının gerekçelerini açıklıyor:
“İşte bu gibi hükümetlerin hareket tarzıdır ki milletimizi, geçmişini unutmuş; uygarlıkların sunduğu haklardan habersiz,kansız, miskin bir millet olarak tanınmasına yol açmıştır.”
Hükümet ve yabancılar haksızdır; ama Kumandan asıl suçlunun ulus olduğunu da söylemekten çekinmiyor:
“Milletimizin kendisi hakkında böyle bir kanı uyanmasında pek büyük suçu vardır. Milletimizin suçu efendiler;merkezi hükümetin uygulamalarından dolayı Avrupa’nın namuslu olduğuna aşırı güven duymasıdır.
İşte bu suçtan dolayıdır ki (milletimiz) kendi değerini, yeteneğini, erdemini unutmak durumuna düşmüştür.”
Bazı bölümleri ‘Osmanlı jargonu’ndan Türkçe’ye çevirdim.)
Kumandan o zaman haklıysa; şimdi “Ne yapalım?” diye sormak yerine ulusun, saldırılara karşı duracağını eylemli olarak göstermesi, saldırganı da, işbirlikçisini de, aymazını da durdurmaz mı?