Siyaset27 Eylül 2004 00:00

Avrupalılaşmayalım Çağdaşlaşalım... - Doç. Dr. Hüner TUNCER

Tanzimat Fermanı, II. Mahmut'un ölümü üzerine tahta geçen oğlu Abdülmecit zamanında uygulamaya konulabilmişti. 'Tanzimat Paşaları' olarak nitelendirilen Mustafa Reşit, Ali ve Fuat Paşalar da, ''Batılılaşma'' dan yana olan Osmanlı yöneticileriydi. Osmanlı'da başlatılan ''Batılılaşma'' hareketiyle Atatürk'ün ''çağdaşlaşma'' düşüncesi arasında temel farklılıklar bulunmaktadır. sitagliptin phosphate and metformin hydrochloride gedave.ro sitagliptin phosphate side effectskamagra kamagra 100mg kamagra gel

Atatürkçü dış politika ilkelerinin başında ''çağdaşlaşma'' gelmekteydi. Büyük Atatürk , yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin temel hedefinin, ''Batılılaşma'' ya da ''Avrupalılaşma'' değil, ''çağdaşlaşma'' olduğunu her demecinde vurgulamaktaydı.

Tarihimize bir göz atacak olursak görürüz ki, Padişah III. Selim (1789-1809) dönemine değin, Osmanlı'da, bırakınız ''Batılılaşma'' yı, Batı'yı tanımak merakı dahi doğmamıştı.

Bu merak ve ilgi öylesine yoktu ki, III. Selim dönemine değin Osmanlı İmparatorluğu, öteki devletler gibi ülke dışında sürekli elçilikler kurmak yerine, ad hoc yani tek-yanlı diplomasi uygulamayı yeğlemiş ve ancak belirli görevleri yerine getirmek üzere ülke dışına geçici elçiler göndermişti.

Ancak III. Selim döneminde, İmparatorluğun giderek güçsüzleştiğinin bilincine varan Padişah ve devlet erkânı, Batı'yı yakından tanıma ve 'denge politikası' uygulama gereksinmesini duymaya başlamış ve ilk kez Padişah III. Selim, ülke dışında sürekli elçilikler (ikamet elçilikleri) kurdurmuştu. (1)

III. Selim'den sonra Osmanlı tahtına geçen II. Mahmut da, Batı dünyası ile sürekli ilişki içinde bulunmaktan yana bir Padişahtı. Osmanlı'da ''Batılılaşma'' hareketinin başlangıcı olarak sayılan ''Tanzimat'' , II. Mahmut'un vasiyeti niteliğindeydi.

Tanzimat Fermanı, II. Mahmut'un ölümü üzerine tahta geçen oğlu Abdülmecit zamanında uygulamaya konulabilmişti. 'Tanzimat Paşaları' olarak nitelendirilen Mustafa Reşit, Ali ve Fuat Paşalar da, ''Batılılaşma'' dan yana olan Osmanlı yöneticileriydi.

Osmanlı'da başlatılan ''Batılılaşma'' hareketiyle Atatürk'ün ''çağdaşlaşma'' düşüncesi arasında temel farklılıklar bulunmaktadır.

Osmanlı'da Batılılaşma hareketinin ilk yazılı belgeleri olarak sayılan Tanzimat ve Islahat Fermanları'nın, büyük ölçüde Avrupalı Güçler'in baskısı ve denetimi altında hazırlanmış ve uygulamaya konulmuş oldukları bugün artık yadsınamayacak bir gerçektir.

Avrupalı Güçler'in, Osmanlı'da reformların yapılması konusunda diretmelerinin altında yatan başlıca neden ise bu yolla Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışabilmelerine olanak tanınması ve İmparatorluğu kendi denetimleri altına alabilme yolunun açılmış olmasıydı. (2)

Batılı devletlerin diplomatlarıyla hükümetleri arasındaki yazışmalardan anlaşıldığı üzere, ''Batılılaşma'' hareketinde Babıâli'nin başlıca görevi, Avrupa devletleri tarafından ileri sürülen önerileri, Osmanlı'nın koşullarıyla bağdaştırarak uygulamaktan ibaret kalmıştı. (3)

Oysa, Atatürkümüzün ''Batılılaşma'' kavramından anladığı ''Avrupalılaşmak'' değil, ''çağdaşlaşmak'' , yani Türkiye'nin çağdaş uygarlık düzeyine yükseltilebilmesiydi.

Atatürk, çağdaş Türkiye'yi yaratmayı amaçlarken, Osmanlı'nın yapmış olduğu gibi, hiçbir Avrupa devletinin arkasına sığınmamış, hiçbir Avrupalı devlet adamının sözlerini kendisine buyruk edinmemiş ve hiçbir Avrupalı Güç'ün koruyuculuğu altına girmeyi aklından bile geçirmemişti.

O büyük insanın tek istediği, ulusunun huzura, barışa ve refaha kavuşabilmesi ve Türkiye'nin de, çağdaş devletler topluluğu içerisindeki itibarlı ve onurlu yerini alabilmesiydi.

Ne yazıktır ki, Büyük Atatürk'ten sonra gelen ve ülkeyi yönetme görevini üstlenen politikacılar (bu kişileri bilinçli olarak 'devlet adamı' olarak nitelendirmiyorum), Atamız'ın ''çağdaşlaşmak'' tan neyi kastettiğini yanlış algılamışlar ya da yanlış algılamayı yeğlemişlerdir.

Bugün de bu yanlış anlama ve yanlış algılama, üzülerek söylemeliyim ki, sürmektedir. İktidarda olan AKP Hükümeti, çağdaşlaşmayı değil, Avrupalı devletlerin buyruklarına uymak ve onların verdikleri yönergeler çerçevesinde ülkeyi yönetmek suretiyle, Türkiye'yi Avrupalı devletler topluluğunun bir üyesi yapmayı hedeflemektedir.

Ancak, bu politikayı izlerken de, ülkemizi uluslararası toplulukta itibarsız, sözü dinlenilmez ve sözüne güvenilmez bir konuma düşürmektedir. Kıbrıs'a ilişkin politikamız ve Avrupa Birliği'yle olan ilişkilerimiz, AKP diplomasisinin en açık ve somut örnekleridir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Lozan Barış Konferansı'nda Batılı Güçler'e tüm isteklerini kabul ettiren Atatürk Türkiyesi, bugün artık yalnızca Batılı Güçler'in isteklerini yerine getirmeye hazır bir devlet konumuna indirgenmiştir.

Şu çok iyi bilinmelidir ki, Hükümetler gelip geçicidir; ancak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 'Atatürk'ün kızlarının ve oğullarının' yaşadığı sürece, dış politikasında onurlu çizgisinden saptırılamayacak ve yine Atatürk Türkiyesi olarak varlığını sürdürecektir. BU, BÖYLE BİLİNE!!!

(1) Ülke dışına gönderilen ilk sürekli Osmanlı Elçisi, 1793 yılında İngiltere'ye gönderilen Yusuf Agâh Efendi olmuştu.

(2) 1860'lı yıllarda, Fransa'nın İstanbul'daki siyasal temsilcileri, Âli ve Fuat Paşalar 'ın danışmanı konumundaydı. Fransa Dışişleri Bakanlığı da reform uygulamalarını çok yakından izlemekte ve Osmanlı yöneticilerine gerekli yönergeleri verebilmekteydi.

(3) Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, VII. Cilt, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1995, s. 338.