22 Temmuz 2007 Genel Seçiminin sonuçları, ülkemizde, tanımlanan milliyetçilikle algılanan milliyetçilik arasında ciddi bir fark oluştuğunu gözler önüne sermiştir.
Önce milliyetçiliğin tanımı üzerine bir not düşüp algıdaki değişikliğin yansımasını değerlendirelim.
Milliyetçilik, maddî ve manevî açılardan milletinin değerlerini sevip yüceltme; milletinin ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutup sadakatle hizmet etme anlayışı olarak özetlenebilir.
Bir ideoloji olmanın öncesinde refleksif bir toplumsal ihtiyaç olan milliyetçilik, günümüz politik ortamında algıda yanılsamanın sosyo-psikolojik örneğini sergiler hâle gelmiştir.
Bu çıkarımımız çelişkilerden kaynaklanan bir gerçeğe dayanmaktadır.
Zira AB yolundaki sorunlar, ABD’nin bölgemizdeki faaliyetleri, Irak’ın kuzeyindeki tehditkâr bölgesel yönetim ve PKK terörü yüzünden yükseliyor görünen milliyetçilik, devletin kuruluş felsefesi olan Türk milliyetçiliğini reddeden politik örgütlenmeye daha kolay itibar etmiştir.
Üstelik söz konusu politik teşkilâtın AB, ABD ve uzantısı yönetimlerle gayet yakın ve tartışılası ölçüde tek taraflı alttan almaya dayanan ilişkileri rahatsızlık yaratıyorken…
Üstüne üstlük, yapılan kamuoyu yoklamalarında ABD % 86-92 aralığındaki oranlarda düşman ülke, % 77 oranında da potansiyel askerî tehdit sonuçları çıkıyorken… Hem de AB üyeliğine verilen destek 4 yıl öncesine oranla % 50’den fazla düşerek % 30’lara gerilemişken…
Ayrıca, iletişim alanındaki gelişmeler sayesinde haber alma ve bilgilenme imkânı büyük ölçüde artan vatandaş, Türkiye’deki ve yakın coğrafyamızdaki gelişmelerden haberdar olmasına ve bu istatistiklere rağmen esen rüzgârın yönü değişmiş ve çelişki daha da artmıştır.
Milliyetçilik algısındaki değişim bilboardlarda, ilânlarda ve meydan nutuklarında gürleyen slogan milliyetçiliğinin zaferi; küresel otoriteye itaat edip huzur bulma ve ikbal dilenme oportünistliğinin de izdüşümü olarak kabul edilebilir.
Bunun yanı sıra, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yaşananlar İran-ABD Nükleer Krizinde İran’ın uyguladığı “gerilimi tırmandırma stratejisini” hatırlatmıştır.
İktidar partisi kurmayları tarafından ustalıkla yönetilen bu sürecin akabinde, genel seçim kampanyasında mağduriyet vurgusuyla manipülasyon yapılmış ve tribünlere oynamak suretiyle netice alınmıştır. Halk, tekelleşen basının kıskacında ve demokrasi havariliğiyle tahrik edilip bir nevi demogoji yapılmıştır da diyebiliriz rahatlıkla...
Netice itibariyle, bilgi sahibi olmasına rağmen bilinçsizliği ayyuka çıkan vatandaşın milliyetçilik algısındaki sapma, rejimin bekçisi olduğunu öne süren siyasetçilerin basiretsizliklerine ve ferasetten yoksunluklarına gösterilen tepkinin devamını sağlamıştır.
Kısır döngü hâlini alan politik arenamızda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak; Türkiye Cumhuriyeti’ni örseleyip şekillendirmeye çalışan küresel güçler, rejime ve sorunlara kalıcı çözümler üretemeyen halktan kopuk siyasetçilere küskün olan vatandaşı ve intikam peşinde koşan politikacıları destekleyerek algıda yanılsamayı çeşitlendirecektir.
Milliyetçilik algısında yaşanan sapmanın yakın süreçte önce Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel ilkeleri ve nitelikleri, ardından da İslâm dininin vizyonuna ve misyonuna sirayet ettirileceğini öngördüğümüzü üzülerek söylemek zorundayız. Zaten bunların üzerinde de oynandıktan sonra geriye pek bir şey kalmıyor.
Genel durumu da kısaca ve “kibarca” tahlil ettikten sonra, yazımızın asıl mihverini oluşturan “milliyetçilik algısının” geleceğine dair endişelerimizle dükkânı kapatalım:
Türk milliyetçiliğinin, böyle giderse, modern zamanlarda şükretmeye dayalı bir kabullenmişliğe mahkûm hâle getirileceğini ifade etmek zorundayız.
İlerleyen süreçte vatan, bayrak ve istiklâl üzerinden atılan hamasî nutuklar elbette ki eksik olmayacak, ancak her biri içi boşaltılmış ve anlamını yitirmiş nostaljik ögeler olarak içimizde -ama içimizi acıtarak- yer etmeye devam edecektir.
Ötesi ve diğerlerinin akıbeti de takdirinize bırakılmıştır. |