Şüphesiz ikinci dünya savaşı ve sonrası dünyanın geçirdiği en büyük travmalar çağıdır aynı zamanda.
Çocukluklarını savaşın acılarıyla geçiren 50 lili yılların gençleri; Korkunun ve endişenin eşlik ettiği ağır yoğun duyguların eşliğinde ikinci paylaşım savaşı sonrası; hem siyasi hemde ideolojik olarak yeniden şekillenen dünyanın neresinde olmaları gerektiği konusunda henüz politik bir izdüşüme sahip değillerdi.
Ancak savaş; yarattığı onca olumsuz sonuca rağmen, toplumların vicdanını yeni baştan ve daha etkin bir şekilde yenilemek gibi, ahlaki bir sonuca da, belkide istemeden sebep olmuştu.
Gerek savaşın en derin izlerini taşımaları gerekse derinleşen vicdani değer yargıları sonucunda, dünyanın en a! ktif savaş karşıtı olan ve savaşların sebebi olarak emperyalist çift kutuplu egemen devletlerin, yerleşik değer yargılarını gören bu kuşak, bu yüzden yaşadıkları çağın tüm değer yargılarını reddeder hale gelmişlerdir.
Bu dönemi tanımlayan en önemli unsurlardan biride, kuşkusuz yerleşik müziğin gittikçe hızlı bir şekilde biçim değiştirmiş olmasıdır.Elvis Presley ile başlayan Rock çağı 60'lara doğru yerini Beatlas ve Rolling Stones gibi,döneme damgasını vuran ve çağın tüm süreçleriyle de de pratik olarak etkileşen kültlere bıraktı.
Çiçek çocukları; ifade biçimlerinin müzik ayağıyla bu denli içiçeyken,değişen dünyada kendilerine has giyim tarzları ''savaşma seviş'' sloganları ve pasifist tepkisellikleri ile kısa sürede hem Rockın hemde hayatın dışına atılmaktan kurtulamadılar.
70 li yıllara doğru soğuk savaş dönemi diye tabir edilen kutuplaşma Hem Sovyetler açısından hemde ABD önderli Batı açısından kendini yer yer sıcak çatışmalara bırakmış, nükleer tehdit,çevre kirliliği,işgaller gibi olumsuz seyir, Çiçek çocuklarıyla başlayan alternatif dünya görüşünün çok geniş bir yelpazade kendini yeniden şekillendirmesine yol açmıştır.
Haksızlığa ve sömürüye isyan, başkaldırı gibi insani erdemler nerdeyse tüm dünya genç kuşaklarını derinden etkilerken. rock ın roll da bu değişimdan nasibini almış, Bob Dylan’ın protest rock müziği ile başlayan sürece, Beatles’ten ayrılan John Lennon da, öncekine göre daha radikal olan ve işçi sınıfının değer yargılarını eksen alan müziği ile, rokçı politik atmosfere uygun bir noktaya taşımıştır.
68 kuşağı, öncelleri olan 50 lilerin çiçek çocukları gibi pasifist olmadıkları gibi, dünyayı onların çizdiği pembe tablodan da aşağıya indirerek, daha çok anti kapitalist ve burjuva değerleri reddeden renklerle yeniden boyamışlar ve her açıdan daha gerçekçi bir dünya resmetmişlerdir.
Bu anlamda çiçek çocukları dünya vicdanının tarafsız temsilcileriyken, 68 kuşağı, çatışan dünyanın, ezilenden taraf olan vicdanın temsilcileri olmuşlardır. Bu yanıyla her iki kuşağında, gelecek nesillere mirası, hümanist saf ahlak olmuştur diyebiliriz.
Dünya bu dönemde hızla iki kutup arasında bir tercihe zorlanmaya başlamış, ABD'nin temsil ettiği emperyalizm ile Sovyetlerin sosyal emperyalizmi dünyayı kendi haklılıklarına zorla iknaya girişmişlerdir. sosyoloji bu kutuplaşmayı YA veya YADA dönemi diye analiz etmiş olsaydı,çokta haksız olmayacaktı. Çünkü devletler gibi toplumlarda bu iki kutupluluktan etkilenmiş olarak, Ya ABD'nin angajmanında ki ideolojilere sarılmışlardı yada SSCB'nin.
Felsefe ise, bu; ya veya ya dalık açmazını aşmaya çalışsa da, Schrödinger'in kedisinin miyavlaması, henüz bu iki kutuplu dünya açısından duyulamayacak kadar uzaktı.
Açarsak; Kuantum mekanikçilerinin yıllar boyu; ışık;
''dalga halindemi yoksa parçacık halindemi yayılır ''
tartışmasında, Avustralyalı bilim adamı Schrödinger'in yaptığı deney sonucunda, ‘’ışık hem parçacık hemde dalga şeklinde yayılır tezini öne sürmesiyle beraber, kuantum mekaniğinde ve bilim felsefesinde; HEM ve HEM DE kuramınının daha da gelişmesini sağlamıştı.
Merak edenler Schrödinger'in kedi deneyini araştırıp öğrenebilirler. biz burada daha çok deneyin sonuçlarının bilim felsefesi ve ardından da toplum felsefesi açısından oluşturduğu sonuçlarla ilgileniyoruz.
Bilim felsefesi içerisinde Kuantum mekaniğinin bu hem ve hem delik kuramı yüzyılın başından beri tartışılagele dursun, toplumların bu, "ya veya ya da"lığı, henüz dönüşüme hazır değildi.
Bunun için Sovyetlerin ve doğu bloğunun dağılması, dünyanın hızla liberalleşerek küresellleşmesi gerekiyordu.
Beklenen 80 li yılların sonunda oldu nihayetinde. SSCB Glasnost (açıklık) ve Perestroika (yeniden yapılanma) ilkeleri ile yerle bir olurken, buna bağlı olarak diğer doğu bloku ülkelerde bir bir dağılıp batıya entegre olmaya başladılar , dünya ise, ya veya ya dalığı yavaş yavaş geride bırakarak, liberalizmin ışığında küresel sermayenin büyük çiftliği olmaya doğru hızla ilerlemeye başlamıştı!
Bizim açımızdan da durum farklı ilerlememişti aslında; bu dönemin tüm acılarını gerek 60 lı gerekse 70 li yıllarda fazlasıyla yaşayan bu ülkenin, bir kuşak kaybetmiş çocukları olarak değişen dünyaya ayak uydurmaya çalışıyorduk.
Ne yazık ki "hem ve hem de"liği ise, 1980 cuntasıyla beraber cezaevlerini dolduran sağcı yada solcu ''abilerimizin'', cuntanın ''karıştır-barıştır'' yöntemiyle biraraya gelmeleri neticesinde birbirleriyle konuşarak, aslında taleplerinin hemen hemen aynı olduğunu anlamalarıyla ‘’yeniden’’ öğrenmiş olduk.
‘’Yeniden’’ diyoruz çünkü; 70 li yılların cinnet dönemini saymazsak eğer, aslında çok kültürlü Anadolu coğrafyasının birbirlerine ayrılmamacasına kaynamış insanlarının zaten doğal yaşam refklesi haline gelmiş olan, bu "hem ve hem de" liliğinin, binlerce yıldır bize, kuantum felsefesinin değil ama bu toprakların öğrettiği önemli bir erdem olduğunu rahatlıkla görebiliriz.
Bu yüzdendir ki; asla bizi zorlayan,dayatmacı, aşırı kuralcı yaklaşımlara prim vermedik.
Örneğin; hem Cuma namazına gittik hem de arada bir iki tek atmayı garipsemedik.
Çok hoş karşılanmasa da, hem evlilik dışı birlikteliklerimiz oldu, hem de gusül abdestsiz, öldürsen kafamızı dışarı çıkarmadık.
Hem başımızı örttük, hem de düğünlerde kızlı erkekli horon tepip,halay çektik. Hem haramdan zinhar kaçtık, hem de komşunun bahçesinden, onun haberi olmaksızın meyve aşırmayı, -musalla taşında nasılsa helalleşiriz diye- umursamadık.
Bakmayın şimdiler de; sevdiğine kaçtı diye öz kızını gözünü bile kırpmadan vuran babalarla, gayrimeşru olduğu için bebeğini cami avlusuna bırakmak yerine, öldüren annelerin merhametsizliğine. Biz dünyanın bildiği en çok vicdan sahibi coğrafyanın, merhametli insanlarıydık aslında.
Ancak şimdilerde 70 li yılların cinnet atmosferine doğru itelenen bir toplum olmaya zorlanıyoruz yeniden. Biz millet olarak etnik temelli bölünmenin karşısındaki mücadele azminin gazına bastıkça, emperyalistlerde yeniden "ya veya ya da"yı ülke gündemine dayatan politikaların gazına basıyorlar ve bunu; bizim " hem ve hem de li" yaşam biçimimizin üzerinden kurguluyorlar üstelik.
Biliyorlar ki inancı gereği başını örtmek isteyenle, akşam meyhanede iki tek atan aynı apartmanda oturuyor. Ve onlar üzerinden kurguladıkları icat söylemleri ''mahallenin baskısıyla'', hepimizi mahallenin delisi haline getirmeye çalışıyorlar. Zaten bütünüyle bozulmaya başlamış toplum hayatı üzerinde rötuş çalışma yapıp, toplumsal bağları dahada inceltiyorlar! .
Mesele; eskiden olduğu gibi, iki tek atanla,başını örtenin sosyal dokuya zarar vermeden toplumsal ilişkilerini sürdürebilmesidir.
Birinin diğerine baskı yoluyla içki içirmeye çalışması ne kadar absürd olacaksa, diğerininde berikine kaşını çatarak başını örtmeye zorlaması da o kadar faşizandır aslında.
Eğer; bu ülkenin sıradan namuslu insanları olarak, tüm dayatmalara karşın "hem ve hem de ci" kalmaya devam edebiliyorsanız sorun yok.
Ama sırf "hem ve hem de ciliği" yüzünden türbanı savunur durumda ki kitlelere ters köşe yapıp, (takiyye) bugün sizin için savunduklarını,yarın onlara dayatacak, emperyalizmin oyununa gelmiş, ‘’ılımlı İslam’’ devleti eksenli "ya veya ya dacıysanız"....O zaman başa dönünüz.
Ve yazıyı ya yeniden okuyunuz..ya da yeniden okuyunuz... |