1.
Kitabın Adı: ‘Biz kimden kaçıyorduk Anne?’
Perihan Mağden’in son kitabı.
Can yayınlarından Haziran 2007’de ‘roman’ diye yayımlandı. 183 sayfa. Kitap 4-5 sayfalık 36 bölümden oluşuyor.
Her bölümün kendi adı var: ‘Bambi’, ‘Otelde Zaman’, ‘Rehine’, ‘Jandarma Eri’ gibi... İlk bölümün adı, ‘Bambi’, son bölümün adı ‘Jandarma Eri’.
Kitaba ‘roman’ diyemiyorum. Çünkü bir romanda olması gereken özelliklerin hiçbiri bu kitapta yok.
En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim:
Bu kitap bir roman değil, yazanın gerekçelerini oldukça uzun tuttuğu bir küfürname.
Yazan, Perihan Mağden (PM), bu metne roman demiş, ülkemizin en önemli yayınevlerinden Can da bu adlandırmayı kabul ederek, roman diye basmış. İpin ucu kaçmış aslında. PM ‘yazar’ değil, ona ancak ‘yazan’ diyebiliriz. Küfür ve ticaret iç içe. Hem yazan hem yayınevi bu eyleme ortak.
Bu kitabın roman olmadığını, küfürname olduğunu anlatmaya çalışacağım.
Öyle günlere geldik ki bir öykü, şiir ya da roman kitabının değerlendirmesini yapmadan önce elimizdeki kitabın hangi edebi türden olduğuna karar vermemiz gerekiyor.
Edebiyattaki bozulma zirve yaptı artık. Adam ya da kadın, birkaç sözcükten ibaret bir cümle kuruyor ya da küçük bir paragraf yazıyor, adına öykü, diyor. Adam ya da kadın, alt alta dizeler sıralıyor, yazdığına şiir diyor, ama okuyunca hiçbir şey anlamıyorsunuz, üstelik anlamadığınız için ‘geri’ oluyorsunuz. Romanda da böyle. Yazan yazıyor ve PM gibileri yazdığına kasten roman diyor ve koca koca yayınevleri de ticari kaygı adına bu suçlara ortak oluyorlar.
Yönetmenler, editörler nerede?
12 Temmuz 2007 tarihli Cumhuriyet gazetesi kitap ekinde Metin Celal kendi sayfasında (Okuduğum Kitaplar), PM’nin bu kitabı için bir yazı yazmış. Yazıdan küçük bir alıntı yapıyorum:
“...Perihan Mağden önceki romanda çok eleştirilen ve gazete yazılarında kullandığı üslubunu aynen romana aksettirdiği düşünülen dilini burada terk etmiş. Temiz ve duru, hatta kuru bir dil kullanıyor. Adeta bir gazete haberindeki gibi cümleler kuruyor.” (İtalikler ve siyahlar bana ait.)
Metin Celal’in eleştirisi çok incelikli. Ben açık söyleyeyim. Kitapta roman dili diye bir şey yok. Aslında bu metin istense 15-20 sayfalık bir öykü olabilirdi. Ama kitap bu haliyle roman değil, 183 sayfalık küfürname.
Hem küfret hem de para kazan! İyi vallahi. Üstelik kitap hemen en çok satanlar arasına girmiş. Şaşırtıcı bir durum.
PM, küfrünü son bölümde, Jandarma Eri’nde yapıyor ve kitap bu bölümle bitiyor.
Bu küfre kadar okuyucuyu hazırlıyor PM. 35 bölüm boyunca bunu yapıyor. Bunu nasıl yapıyor? Basit ve kolay bir biçimde. Çok basit. Bir anne-kız ikilisi yaratıyor. Ve bu ikili habire kaçıyorlar. Böyle bir öykü uyduruyor PM. Kaçış, 36. bölümde annenin ölümü ve küfürlerle bitiyor ve bir roman(!) okumuş oluyoruz.
2.
Sorunun daha iyi anlaşılabilmesi için bu anne-kıza ve kaçışlarına bir bakmamız gerekiyor.
Anne-kız kim ve niçin kaçıyorlar? Ve yazan bu ikiliyi ve kaçışlarını nasıl yazmış?
a.
Kitaptaki anlatı zamanı hep şimdiki zaman ve 1. tekil şahıs anlatısı. Çoğunlukla kız konuşuyor. Anne de konuşuyor ama esas anlatıcı kız. Ve diğer insanlar da anlatıda önemli bir yer tutuyor. Yazanın yani PM’in anlatıcı olduğu hiçbir bölüm yok.
Bu yüzden kitaptaki dil hakkında ciddi bir eleştiriye girilemiyor. Bir eleştiri yapılsa yazan, anne, kız ve diğer insanların ağzından anlatıldığını ileri sürerek işin içinden çıkabilir. Ama ne olursa olsun dil, roman dili değil ve edebiyat hiç yok. Diğer insanlar da anlatıcı dedim. Kim bunlar? Bunlar, ‘Altın Saçlı Oğlan’, ‘Kat Görevlisi’, ‘Ofisteki Sekreter’, ‘Uzak Akraba’, ‘Konuşkan Kadın’, ‘Jandarma Eri’ vb. Bunlar hem bölüm başlıkları hem de kitapta, anlatıda yer alan diğer insanlara ilişkin örnekler, anne ve kız dışındaki üçüncü şahıslar.
Ve nedense bu diğer insanların kitaptaki dili genellikle argo, hafif serseri, gayri ciddi, kuralsız bir dil.
Örneğin, ‘Havuza Bakan Çocuk’ adlı bölümdeki anlatıcı çocuk şöyle der:
“Seviyo o kız bu cadıyı olurdun yani.” (Sy. 45).
Ya da ‘Konuşkan Kadın’ bölümünden örnek:
“Hoş sıkardı başka türlü bi şey söylemeleri. Kafama koydum mu Roma’yı da yakarım. Herkesler de bilirler.” (Sy. 70)
Ya da:
“...Duymamış hiç gibi yapardı.” (Sy. 70)
Başka bir örnek:
“Bu işte bir iş var ya- oldum...” (Sy. 71)
‘Kat Görevlisi’ bölümünden bir örnek:
“...Hani böyle güzel kız ömrümüzde görmedik ayakları. Ki buraya ne yabancı kızlar geliyolar. Ne sosyete falan.” (Sy. 92)
Bu tür örneklerden onlarca var.
Bir televizyon dizisinde kullanılan ve giderek toplumun bir kesiminde de yer eden bir söyleyişe, “Bu işte bir iş var ya- oldum...” gibi, PM sözde edebiyat cephesinden destek veriyor. Yazanın diline bile saygısı yok.
Köşe yazılarındaki acayip dili biliyoruz. Türkçe’nin bu kuralsız yazımını roman dediği bu uyduruk metinde de kısmen sergilemeye çalışmış.
b.
Anne-kız nasıl insanlar ve niçin kaçıyorlar?
Anne ve kızın adı yok. Sadece anne, kızına bir masaldan esinlenerek Bambi diyor.
36 bölümün çoğunda 13-14 yaşında ama birkaç bölümde daha küçük, birkaç bölümde daha büyük, annesinin boyunu geçmiş oluyor. Çok güzel bir kız. Dünyalar güzeli. Bu, kitabın birçok bölümünde dile getiriliyor.
Anne ise kara-kuru biri, yaşını bilmiyoruz. Anne-kız ikisi de Türk, belirtilmese de Türkiye’de doğmuşlar. Dünyada sadece kendileri var sanki.
Anne hayatta olmayan kendi annesine acayip düşman, babasına da, ama bu düşmanlık neden, niçin hiç bilemiyoruz. Zengin ve güç sahibiler. Anne bu zenginlik ve güç sahiplerini sevmiyor ama, annesinden kendisine kalan oldukça yüklü mirası hiç çekinmeden, gocunmadan yiyor.
Üst sınıf Türkleri de tiksindirici buluyor anne, dünyada hiç kimsenin onlar kadar tiksindirici olamayacağını söylüyor. Bir bölümde bir uzak akraba, anne için, ana katili imasında bulunuyor ama, bu kesin değil, inandırıcı gelmiyor. Kadın birkaç bölümde, kaldıkları yerlerden kaçarlarken cinayetler işliyor. Geçmişi çok korkunç bir kadın ama, neden korkunç bunu da bilmiyoruz.
Kızını, Bambi’sini terbiye etmek için onu, kendi gözlerini oymakla tehdit eden bir anne,
“Şimdi seni terbiye etmem için şu gözlerimden birini çıkarıp atmamı ister misin?”
diyebiliyor.
Anne İsa’yı seviyor, haç takıyor.
Anne-kız bagajsız yolcular gibiler. Hep kaçıyorlar. Dünyanın her yerindeler.
New-York, Londra, Floransa, Tayland, Tunus, Hindistan. Sanki uluslar arası kaçaklar. Her yerde herkesten kaçıyorlar. Otellerde kalıyorlar. Kısa bir süre o da. Kaldıkları otelleri satın aldıkları eşyalarla döşüyorlar, böylece kendilerine ait kılıyorlar.
Yurt önemli değil, otel daha güzel onlar için. Bu ikili anne-kız ilişkisinde, baskın olan anne. Hep onun istediği ve dediği oluyor. Kalabalıklar anneye göre kötü ve kaba.
Bu söylediklerimi biraz da alıntılarla doğrulayayım:
““Av köpekleri gibi peşimizde olduklarından eminim hâlâ,” diyor Annem.” (Sy. 15) (Bu alıntılarda italikler ve siyahlar bana ait.)
“Annemin asla söz edemeyeceği korkunç bir geçmişi var. Çok çok korkunç.” (Sy. 16)
“Başkalarına da istediği ismi verebilir Annem. “Türkler diyor onlara. “Kötü kalabalıklar. Takma ruhlar, burjuvalar.”” (Sy. 19. Abç.)
“Annem mahvolmaktan çok korkuyor...” (Sy. 20)
“...çok öğrenmek istiyorum Annemin geçmişini. Geçmişimizi.
Benim babam kim? Ondan mı kaçıyoruz sürekli?..
Annem bu soruları sordurmuyor.” (Sy. 32)
“Bir gün her şeyi anlatacakmış.
“Bir gün her şeyi öğreneceksin, ne olur sabret bebeğim. Sen büyümüş olacaksın. Ben tamamen iyileşmiş olacağım. Her şeyi anlatacağım sana. Anlayacaksın. Hak vereceksin. Yaptığımız her şeyin bir nedeni var. Kaçmamız gerekiyor. Peşimizdeler.” (Sy. 32)
“Sonra her şeyi bırakıp kaçmamız gerekiyor.
Yeni bir yere. Yeni bir otele.
“Hiçbir şey için üzülme Bambim,”
diyor Annem.
“Hiçbir şeye bağlanma. Bizim birbirimize bağlılığımız yeter. Başka hiçbir şey gerekmiyor bize.” (Sy. 32. Abç.)
““Bizi hor görmeye teşebbüs ediyorlar,” diyor Annem. “Belledikleri kalıbın dışında olduğumuz için bir nevi cezalandırmaya. Ne kadar çirkin, ne kadar ayıp!”” (Sy. 35. Abç.)
“Annem yorgun hep. Onu daha fazla yormamalıyım. Kaçamaz sonra. Beni kaçıramaz. Yakalanırız onlara.” (Sy. 48)
“Yalnızca her şeyi her zaman geride bırakıp kaçmaya alışmalısın. Yoksa güçsüz düşeriz. Aşağı çekiliriz. Onlar da yakalar, avlarlar bizi...” (Sy. 50. Abç.)
PM’nin çizdiği Anne’ye ilişkin önemli bir örnek:
“En sonunda zorla fırfırlı mini bir etekle, kırmızı üstüne beyaz puantiyeleri, yakasında dantelleri olan kısa kollu bir bluz alıyor bana. Altına da beyaz, topuklu ayakkabılar. Ömrümde ilk kez topuklu ayakkabılar giyiyorum.” (Sy. 60)
Bunları kıza bir kadın alır. Ve Annenin olağanüstü tepkisi:
“Koşarak annemin yumruklarına yapışıyorum. Annem elimden kurtulup kafasını duvara vurmaya başlıyor. Banyodan bir havlu kapıp koşuyorum.
“Korkmalısın onlardan. Yanına yaklaştırmamalısın. Takma ruhlar onlar. Önce iyi ve sıcak görünüp sonra kuyunu kazarlar. Sırlarımızı ele geçirirler. Bizi ele geçirirler. Bizim kim olduğumuzu dünyaya ilan ederler.”
Kimiz ki biz? Bilmiyorum ben kim olduğumuzu.
“Çabuk çıkar üstünden o fahişe kılığını! Çabuk! Nasıl iğrenç şeyler giydirmiş sana. Takma ruhlardan o. Görmüyor musun? Çıkar çabuk şunları.!”
Annem üstüme atılıp bluzu parçalıyor.” (Sy. 61. Abç.)
Devamı:
“Annemle birbirimize sarılıyoruz sıkıca. Ağlaya ağlaya uyuyakalıyoruz. Sabaha karşı uyanıp gideceğiz o yerden. Takma Ruhların yanımıza yanaşamayacağı bir yere gideceğiz. Yeni ve tertemiz bir yere gideceğiz Annemle.” (Sy. 61)
Başka bir bölümden:
“...Ailem beni o korkunç rahibeler okuluna gönderdi. Onları beş kilometreden tanırım...” (Sy. 65)
“Annem nasıl tanıyor ki rahibeleri? Ayakkabılarından nasıl anlayabilirsin ki? Üstelik Annem İsa’yı çok seviyor. Bir haçı var çantasında taşıdığı. Bazen boynuna takıyor. Kaç kere söyledi bana başı sıkışınca İsa’ya yalvardığını...” (Sy. 65. Abç.)
“Uçak bulamayacağız o gece. Havaalanında sabahlayıp erkenden kalkan bir uçakla Türkiye’ye döneceğiz.
Bazıları bir yere yurt diyorlar. “Bizim yerimiz yurdumuz yok,” diyor Annem. “Biz otel kuşlarıyız. Otelden otele konarız Bambim. İnan böylesi çok daha güzel. Bizi yakalayıp yerle bir edemezler.” (Sy. 66. Abç.)
Anne, kızı ve kaçışlarına ilişkin bu alıntılar yeter. Bu zırvalamalar küfrün patlatıldığı son bölüm olan Jandarma Eri’ne, yani 178. sayfaya kadar sürüyor.
Okuyucuyu hazırlama, gevşetip yumuşatma, biraz heyecanlandırma, meraklandırma eylemi tam 178 sayfa sürüyor.
Bir anlatının ‘roman’ olabilmesi için bazı şeyler gereklidir.
Roman, her şeyden önce insana ve eylemlerine dair uzun bir metindir ve bir yapısı vardır. Gelişigüzel yazılamaz. Kendini var etmesi için olmazsa olmaz bazı kuralların varlığı şarttır ve yazar bu kurallardan kalkarak kendine göre (özgünlük) roman yazma etkinliğini gerçekleştirir. Romanın ciddi bir biçimde var olma nedeni vardır.
Adi bir küfür için oturup sayfalarca yazmak ve sonra buna roman adını vermek, insanlığı ve okuyucuyu aptal yerine koymak demektir.
PM’nin bu kitabından söz ediyoruz. Roman sanatının hiçbir ana kuralının bu kitapta var olduğunu göremeyiz. Kendi sanrı, hayal, öfke ve derinliğindeki şiddet eğiliminin dışa yansıdığını görüyorum. Kimi yazarlar bu tip romanlar yazmışlardır. Kendilerini yansıtırlar ve insanlığa bir şeyler verirler.
Sanat vardır, fikir vardır, gerçeklik vardır ya da ne bileyim inandırıcı olmak gibi bir dertleri vardır. Ben yazdım oldu anlayışında değildirler PM gibi. Hiçbir inandırıcılığı olmayan bir metne herhalde roman diyemeyiz. Mazur görsün PM.
Aslında PM’in yaptığı şu:
Kendini kurmuş o. Türk askerine, orduya küfretmem gerekiyor. Buna acil ihtiyaç var. Bunu nasıl yapabilirim?
Eli kalem tutan biri olarak önümdeki olanaklar nedir? (Aslında bu ülke işgal edilseydi filan daha güzel, serbest küfredebilirdim ya şimdi o koşullar yok, gibi şeyler de düşünmüş olabilir...)
Ne yapabilirim? Zaten gazetedeki köşemde yapabildiğimce yapıyorum bunu. Edebiyat alanında da yapsam daha iyi olur. Bu düşmanlığımı estetik bir biçime büründürebilirim. Nasıl olsa kitabımı basacak yayınevleri çok. Kitabımdan söz edecek hatta övecek eleştirmen sıfatlılar da var.
Bundan ötesi benim gibileri el üstünde tutan okuyucu kitlesi de var bu memlekette. Hatta bunların dışındaki saflara da okutabilirim kitabımı...
PM’in böyle düşündüğünü sanıyorum.
Bu çerçevede oturmuş yazmış. ‘Roman’ adını verdiği anlatısında hiçbir biçimde nedensellik, iç bağ, yapı içinde denge ya da dengeler, değişim, ilişkiler içinde tepkiler, duygu, düşünce vs. hiç yok.
Roman dediğin her şeyden önce bir kurgudur. Bu yok kitapta. Yaz gitsin. Aklına ne gelirse.
Kitapta bol bol kaçmak vurgulanmış.
Düşman kim, kovalayan kim? Nedenleri ne? Bunlar hiç yok.
Kızına fahişe kılıklı diyebilecek kadar kafayı yemiş, manyak bir kadının sözde uluslararası serüvenleri.
Ama neden manyaklaşmış? Bilmiyoruz.
Yazan yazıyor, biz de okuyoruz ama, hiç inandırıcı gelmiyor yazdıkları. Yukarıda alıntılar yaptım. Her cümleye ilişkin birkaç soru sorabiliriz. Ama yanıtları yok. Okuyucu da bir yanıt oluşturamıyor. Mümkün değil. Bu yüzden okuyanı aydınlatmayan bir kitap.
Sözde bir serüven havası yaratarak bununla okuyucuyu tavlamaya çalışmış 183 sayfalık zırvayı okutmak için.
Kendi ağzıyla konuşalım: Yersen hesabı!
Anne-kız ilişkisi değerli bir ilişkidir. Bu ilişkinin değerini bile istismar ediyor yazan, kitabını okutmak için. Okuyucunun duygularını yokluyor. Ama sonuçta ne yazık ki böyle bir anne-kız ilişkisini, yazanın okuyucuyu sömürmek için kullandığını anlıyoruz. Çok sırıtıyor bu durum. Yazan korku, şiddet gibi hayata dair unsurlardan da kitabı için yararlanmaya çalışmış. Çalıştığı için de bu unsurlar çok sırıtmış kitapta ve hiç inandırıcı olmamış.
Sonuç:
Tüm çabanın nedeni, son bölümdeki küfür. Türk askerine, orduya küfür. Başka hiçbir şey yok.
3.
Şimdi de küfre bakalım.
36. bölümü bir jandarma eri anlatır.
“Kaldıkları otel bizim bölgedeydi.” (Sy. 179) cümlesiyle başlar bölüm.
Anne-kız jandarma bölgesinde kalmaktadır. Hangi bölge? Bilmiyoruz.
“Öyle kıl bir herif ki bizim üsteğmen, öyle takık ki işine. Jandarmalığa yani. İlla da yükselecek. İlla da!” (Sy. 179)
Er, komutanını anlatıyor, anlatmayı sürdürüyor:
“Doğu’da moğuda savaşmış herif. Habire anlatır böbürlenir. Bilmem kaç teröristi temizlemiş. İyi halt ettin! Övün dur hayatının sonuna kadar. Giden can sonuçta.” (Sy. 180)
Üsteğmenin ülkemizin doğu bölgesinde teröristlere karşı savaştığını öğreniyoruz erden. Ve komutanının bu savaşımını ‘insanlık’ adına, aynı zamanda kendi namına aşağılıyor.
“Ben yani kimseyi öldürmek istemem. Doğu çıkmayınca da kuradan, ferahladım harbiden. Öyle şu kadar leşim olsun, bu kadar adam temizledim! Yok ağbi, bana göre değil...” (Sy. 180)
Er sürekli kaçan Anne-kızı anlatmaktadır. O gece er nöbettedir. Anne ve kızın kaldığı otel jandarma tarafından kuşatılır:
“Karanlığa karışıp kaçıyorlardı da. Küçük birer çanta sırtlarında, ne biçim koşuyolardı. Anlamışlar yani geldiğimizi. Balkondan aşağı atlamışlar.
Bahçede kıstırdı bizimki. “Dur! Jandarma!” diye bağırmalar. Nice nice artistlikler! Megafon filan.” (Sy. 180)
“Bizim üsteğmen ikiletmedi bile lafını. Şakır şakır taradı! Harbiden olacak iş değil. Herif makineliyi böyle, parmağı filan sanıyo. Parmağını sallar gibi taradı ortalığı.
Ya kıza da bi şey olsaydı. Ya o da gitseydi! Sonuç olarak annesi aranan. Suçlu olan annesi. Ya o güzel kız da ölüp gitseydi o taramada. Da da da da; böyle bastı kurşunları.
Kadın yığıldı gözümüzün önünde çimenlere.
O kadar çok kurşun yemiş ki, bu kadar olur yani. Delik deşikti bedeni.
Ama düşerken yere, böyle son bi baktı sanki hepimize. Gülüyodu sanki. Hani böyle, amınıza koyiim sizin der gibiydi. Yüzü öyleydi.
Dememiştir tabii. Ben kendi laflarımla söylüyorum. Kadın kısmı öyle laflar etmez bi kere. Ama işte o sıçmışım hayatınıza bakışı...” (Sy.181. Altı çizili siyahlar bana ait.)
Kadın delik deşik oluyor. Yazan ere küfrettiriyor. Kendisi vicdani retçi ya.
Devam ediyoruz:
“Kızın elinde bi çöp torbası, sırtında da bi çanta. Dönüp bakmadı bile geriye. Karanlığa karıştı.” (Sy. 181)
Anne ölüyor, kız kaçıyor.
“Tamam, kadının kaç tane durumu varmış. Kaç kişiyi öldürmüş onu bile tam bilemiyorlar. Tamam, kana kan intikam hesabı.” (Sy. 181)
“Sonra fotoğraflarını gördüm gazetede. Kız amma güzelmiş ha, oldum. Yok şimdi. Bulamıyorlar. Bulamazlar da.” (Sy. 181)
“Bizimki de iki-üç günlüğüne kahraman oldu.” (Sy. 181)
“Ama bizimki alışmış ya kahramanlığa Doğu’da. Öyle taradı harbiden. Başka da karşılığı yok yaptığının. Taradı. Biçti kadını.
Delik deşikti kurşunlardan.
Ama gülüyo muydu ağbicim? Gülüyodu. Sikerim ulan belanızı cümlenizin! der gibiydi suratı.
Tamam, tamamen ayarım bozuldu. Ben yazıyorum bu lafları kadın için.” (Sy. 182. Altı çizili siyahlar bana ait.)
Jandarma eri komutanına ve cümlesine kadın adına küfrediyor, aynı zamanda PM adına.
Devam ediyoruz:
“Yine de, tamam ağbicim, kanunsuzun tekiymiş, kaç cana kıydı bunu bile bilemiyoruz. Tamam, ölümü hak etmişti. İyi oldu, hoş oldu diyelim. Diyelim yani zorla da olsa.” (Sy. 182)
Buraya dikkat. Üsteğmen nasıl aşağılanıyor:
“Ama bizim üsteğmen başında dikilip kafasını postalladı ya, orda ben harbiden bittim.
Ölmüş zaten kadın. Taramışsın, delik deşik etmişsin. Daha ne tekmeliyorsun kafasını kafasını?
O tekmeleme sahnesini yani, hayatımın sonuna kadar unutamicam. Ne kötü bi yer burası, ne boktan bi dünya diye düşünmeden edemicem artık
.
Sonuç olarak yerde yatan bi kadın, bi anne. Ölmüş, bitmiş, gitmiş. Niye başını tekmelersin ki? Başını başını? Öyle bi kinle? Kimin kini? Niye? Neye?” (Sy. 183. Siyahlar bana ait.)
Bu kitabın son paragrafıdır. Bir düşmanlık ve kin duygusu yaratma çabası çok açık.
Ben de sorayım PM’e:
“Öyle bi kinle? Kimin kini? Niye? Neye?” küfrediyorsun Türk askerine, orduya, uyduruktan 183 sayfa yazarak... Niye?
Hayatta her şey yazılır. Ve roman hayatın kendisi olmalıdır. Ama el insaf!
Perihan Mağden siyasal düşünceleri kamuoyu tarafından bilinen bir yazandır. Kendisine bir gazetede köşe verilmiş, G. Soros takımındandır. Milli devletle ve kurumlarıyla ciddi sorunları olan, emperyalizmle oldukça dost biridir. Böylelerinden edebi ahlâk beklemek son derece yanlıştır.
Bu son kitabı, roman sanatını kullanmaya yeltenerek yazdığı bir küfürnamedir. Edebiyatla hiç ilgisi yoktur. İnsanların insaniyetini sömürerek bir fikre taraftar toplamak, bir ulusal kuruma düşmanca tepki oluşturmak gibi çabaya destek vermek amacıyla edebiyatı kullanmıştır. Bu kadar. Roman değil, küfürname yazmıştır. |