| |
|
Artık hatır gönül, nezaket, hürmet ve sabır kapıları kapandı. İllegaliteyi ilân etmek gibi bir Don Kişotluğa soyunmayacağım ama sözümü sakınmaya da hiç niyetim yok.
Bu yazıdan gocunması gerekenler umuyorum ki nasiplerine nail olacaklardır.
Eğer üzerlerine alınmazlarsa da bu onların feraset ve gurur düzeylerini gözler önüne serecektir.
22 Temmuz Genel Seçimlerini atlattık, ama Türk milliyetçiliği cephesinde Meclis’e girilmesine rağmen bir sevinç yok.
Neden?
Çünkü “yine” başımız eğik bir şekilde girdik o çatının altına.
Seçim öncesinde diklenildi, büyük büyük lâflar edildi, ip atma gösterileri yapıldı, büyük vaatler verildi; sonrasında dünya kadar hakaret duyuldu, onurumuz ayaklar altına alındı; önce küsüldü de şimdi ne oldu?
Allah aşkına, ne oldu? Bütün o salvolar nereye gitti?
Duyduğunuz onca aşağılamayı “yine” nasıl sineye çekebildiniz?
Rahşan Ecevit ülkücülere yönelik o küçük düşürücü lâfları söyledikten ve özür beklenmesine karşın sözlerini tevil etme gereği dahi duymadıktan sonra “uzlaşı” diyerek her şeyi sineye çekmiştiniz.
O zamanlar şu soru beynimi kemirmişti:
“Acaba bunca yıllık mücadele, maruz kaldığımız bütün bu hakaretlere rağmen, sadece bakanlık koltuğu kapmak için miydi?”
Elbette öyle değildi ama adamların el âleme verdiği izlenim öyleydi. Bugün yine öyle… Her şeye rağmen… Ama neyin karşılığında, orası meçhul…
Bu ezikliğiniz nereden kaynaklanıyor be mübarekler? Yoksa gocunduğunuz, çekindiğiniz bir şey mi var?...
Cümle âlem biliyor ki; Milliyetçi Hareket Partisi’ne oy veren Türk milliyetçilerinin çoğu “Bahçeli ve ekibine rağmen” mührü basmıştır.
Çünkü kendisi ve adamları ehven-i şer olarak görülmüştür.
Yoksa kimse partiyi tahterevalliye çeviren pasif bir lidere ve sorunlarla ilgili sorular karşısında bile lâfı ağzında geveleyerek inisiyatif almaya cesaret edemeyeceğini sessizce ilân eden kurmaylara oy vermeyi düşünmezdi.
Hele de böyle kritik bir dönemde…
“Yükselen milliyetçilik” denip duruyordu. Aslında sadece vatandaşın ayranı kabarıyordu ve tahammül sınırları fazlasıyla zorlanmıştı.
Bu durumda da onuru kırılan ve geleceğine dair ciddi endişeler duymayan başlayan vatandaş refleksif olarak milliyetçi hassasiyetlerini göstermeye ve tepkilerini dışa vurmaya başlamıştı.
Böyle bir akım doğmuşken, birçok sivil toplum örgütü bu eksende fikir üretip çaba sarf ediyorken, dayanışma içinde olunması gereği ayyuka çıkmışken; bırakın bu bağımsız milliyetçi potansiyeli sevk ve idare etmeyi, parti içinde dahi birlik istemeyen bu zihniyet, rüzgârın yönünü tersine çevirmiştir.
İrili ufaklı birçok milliyetçi-ulusalcı sivil toplum örgütü var.
Bu örgütlerden birinin başkanına aylar önce dedim ki;
“Bakın, siz siyasî parti değilsiniz. Bu şekilde ayrı olmanız ve neredeyse birbirinizle rekabet eder hâle gelmeniz doğru değil. En azından aranızda iletişimi ve koordinasyonu sağlayacak bir üst yapı, bir “Milliyetçi Kuruluşlar Platformu” oluşturmalısınız.”
Ama olmadı, dinlemediler. Herkes “benlik” sevdasına düştü.
Peki, neticede ne oldu?
Seçim arifesinde milliyetçi derneklere ve Ülkü Ocakları şubelerine yapılan baskınlar ve başkanlarını gözaltına alma silsilesiyle, sürüden ayrılan koyunu kurt kapar misali, av operasyonu kolayca hâlledildi.
Milliyetçi-ulusalcı bir üst yapı olsaydı, daha da önemlisi Türk milliyetçiliğinin partisi bunlara sahip çıkma dirayetini gösterseydi böyle mi olurdu?
BBP ve diğer milliyetçi partilerden söz etmeye gerek duymuyorum. Kıymet-i harbiyeleri yok nasılsa. Bir Muhsin Başkan vardı ama “o da” kredisini tüketti, beş yıl vekillikle avunup duracak lâkin mukadderatın “o da” farkında…
Bir de sendikal örgütler cephesinde milliyetçi hassasiyetiyle bilinen Kamu-Sen var.
Onlar da seçimin ardından toplu görüşme sürecindeki silik tavırlarıyla AKP’ye biat ve minnet ettiklerini gösterdiler. Meğer Memur-Sen’e kardeş gelmiş de haberimiz yokmuş!...
Bu bahiste Türk Ocakları’na değinmeden geçmemiz mümkün değil. Allah selâmet versin; öyle bir yönetim var ki Ocak’ın başında, bırakın millî konularda tavır koymayı, neredeyse AKP ile göstere göstere flört edecek. 3 Mayıs Türkçüler Günü’nde hatırı sayılır etkinlikler yapmayı ve sitelerinde bir kutlama mesajı yayınlamayı düşünmezler ama Fethullah Gülen’e ödül vermeyi ve Genel Merkez’de Abdullah Gül’ü konuşturup üyelerini azarlatarak reklâmını yapmayı pek iyi bilirler.
Bazen aklımdan geçerdi, Türk milliyetçiliği keşke hiç siyasete girmeseydi, diye…
Böylece 1944 sürecinde olduğu gibi güçlü bir toplumsal muhalefet olabilir ve zamanla devlet politikalarına etki edebilirdi.
Siyasetin ayak oyunları içinde (ve özü sözü bir olmayan adamlarca) fikirlerimizden ve değerlerimizden taviz vermek zorunda kalınmazdı, diye aklımdan geçiyor yine… Ama bu Türk Ocakları Yönetimi ile sivil muhalefet ve sosyal sorumluluk da zor tabii…
Şimdi, ağabeylerim ve hocalarım bu yazımı okuduğunda bana epey kızabilirler.
Hiç kimse kusura bakmasın. Kral çıplak, her şey ayan beyan ortada…
Türk milliyetçiliği 70’lerde Türk Solu’nun alay edilen amip durumuna düşmüştür. Türk milliyetçiliğinin amiral gemisi MHP, daha nasıl anlatsam diye kıvranıyorum, mevcut yönetiminin marifetiyle(!) karşı saflardaki AKP gemisinin yedeğine alınmıştır.
Milliyetçiliğimiz vatandaşı bilinçlendirip Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkeleri ve âlî menfaatleri hususunda çözüm ve çare üretmeyecekse, aksiyoner ve güçlü bir yapı oluşturulmayacaksa, eleştirinin ardından projeler sunan milliyetçi strateji üretim merkezleri tesis edilmeyecekse, Atatürk ilke ve inkılâplarını eksen alıp asgarî müştereklerde buluşan herkesle ele ele verilmeyecekse, biz kiminle, neyin mücadelesini vereceğiz?
Caz Müzik Sevenler Kulübü, Aşağıavlu Köyü Dayanışma Derneği, Ötücü Kuşlar Federasyonu gibi birer sosyal kulüp olarak mı kalacağız?
Bizim tarihî misyonumuza ve toplumsal sorumluluğumuza ne olacak?
Demek ki “Dilde, fikirde, işte birlik.” parolasını da unutacağız, böyle giderse…
O zaman derneklerimizde, ocaklarımızda ve sendikalarımızda çiğköfte partileri verip ayranlı ağızlarımızla gidişattan şikâyet eder, ikindi çayı içerken memleketi kurtarır, küçük mahallerimizde önemli insanlar olduğumuzu varsayarak ve milliyetçilik yaptığımız avuntusuyla geçinir gideriz.
Türkçü üstatlarımız şehir kulüpçülüğüne meylettikten sonra… Biz ne desek boş!...
Memleket mi? Tam bağımsızlık mı? Dış Türkler mi? Türk Birliği mi?
Geçiniz efendim, bunlar anılarda kaldı.
Milliyetçi partilerimiz ve sosyal kulüplerimiz artık yedekte…
Yara almış, batmak üzere olan gemiler misali… Kendi kendilerini vurdukları, birbirlerini torpilledikleri, hasımlarını şaşırdıkları için… Bağlandıkları geminin dümen suyunda gidecekler artık, elleri mahkûm.
Velhasılıkelâm…
Birlik olmayı, donanma kurmayı düşünen kalmadı. Türk milliyetçiliği kendini yedeğe aldırdı, kızağa çekilmesine ise ramak kaldı. Hayırlı uğurlu olsun!...
|
 |
|
 |
|