(Açık İstihbarat : Bu yazı; seçim sırasında İstanbul'un göbeğinde bile vatandaşların seçim sandıklarından nasıl uzak tutulmaya çalışıldığına dair içerdiği somut örnek ve liberal solcuların Kürtçülükten yedikleri kazığın farkına vararak kendi içlerinde ayrışacakları döneme dair ipuçları içerdiği için dikkatinize sunulmuştur.)
*****************************************************
22 Temmuz, tüm Türkiye açısından önemli bir gündü. Hepimiz nefeslerimizi tuttuk ve 27 Nisan muhtırası ve sonrasında gelişen olaylara halkın nasıl bir tepki vereceğini bekledik. Haftalardır artarak devam eden gerilimin sonuçlanışını birlikte görmeyi ve yorumlamayı tercih ettiğimizden ötürü dün bir kısım TPE üyeleri ile Taksim'de buluşmaya karar verdik. Bu yazı seçimin ilginç izlenimlerine ayrıldı.
Oy sayımını izleme mücadelemiz:
İstiklal caddesindeki İst Cafe'ye vardığımda Hakan Demirel ve Doğan Gürpınar oradaydı, saatse 17. 15'ti. Biraz oturduktan sonra kalktık ve oy sayımlarını izlemek üzere bir ilkokul aramaya başladık.
Cihangir tarafının kozmopolit yapısının nasıl bir dağılım ortaya çıkaracağını merak ediyorduk. Bu yüzden o tarafa yöneldik ve bir ilkokulun bahçesine daldık.
Okula vardığımızda kapı oraya giderken tahmin ettiğimiz gibi kapalıydı, ve dışarıda bekleyen başkaları da vardı.
Neden içeriye girmediklerini, neden kapının kapalı olduğunu sorduk ve beklediğimiz cevabı aldık: Sayım başlamıştı ve bu yüzden vatandaşların içeriye girmesi yasaklanmıştı!!
Biz Türkiye vatandaşları olarak bu ayıbı birbirimize istisnasız her seçim yapıyoruz.
Ben şahsen her seçimde, 1946 seçimlerinden dili yanmış bir toplumun çocuğu olarak, sayımı izlemeye mutlaka giderim ve en baştan itibaren açık olan bir kapıyı zaten hiç görmedim.
Seçimlerin açık yapılması anayasanın temel hükümlerinden biri olduğu halde istisnasız her seçim kapıya dikilen görevliler vatandaşları içeriye sokmazlar.
En azından öncelikle bunu mutlaka bir denerler, sonra ise mecburen açarlar.
Bu durumu bildiğimiz için dışarıda bekleyenlerin bezmişliğine aldırmadık, kapıyı ısrarla tıkladık ve tıkladık.
Karşımıza çıkan görevliye içeriye girmek istediğimizi anlattık ve tanıdık,
“yasak, seçim komitesi başkanı yasakladı”
cevabını aldık.
Bunun anayasal bir hak olduğunu, kimsenin yasaklayamayacağını uzun uzun anlattığımızda “İçeride zaten her partinin temsilcileri var. ” teranesiyle başlayan ikinci savunmaya geçtiler.
Seçimin sonuçlarının partilerden çok seçmenleri etkilediğini, dolayısıyla parti görevlilerinin bizi ilgilendirmediğini, oyların sandıktan çıktığını görmek istediğimizi söylediğimizde ise nihai cevabı aldık.
Onlar “emir kulu” idi.
Bir anlamı olmadığı için daha fazla uzatmadık, ama kalabalık artınca eninde sonunda açacaklarını bildiğimizden dışarıda beklemeye devam ettik.
Nitekim az sonra avukat olan ve dolayısıyla bizden daha dişli bir bayan elinde konuyla ilgili seçim mevzuatıyla çıkageldi, ona da aynı “teraneleri” sırasıyla söylediler, ama görevlilerin karşısına dikilip amirleriyle görüşmek istediğini söyledi, ve az sonra “seçim komitesi başkanı” dedikleri kişi çıkageldi.
Avukat hanımın ciddi bir üslupla “Kapıyı niye kapattırdınız? ” diye sorması üzerine sektirmeden, kapının sadece süre dolduktan sonra oy vermek için gelenlere kapalı olduğunu, sayım için gelenlere “elbette açık” olduğunu söyledi, meğer her şey bir yanlış anlamaymış, görevli ağabeylerimiz “seçim komitesi başkanını” yanlış anlamışlar(mış).
Dolayısıyla kapı açıldı ve biz de güle oynaya içeri girdik, sandıklara baktık.
Dersliklerde kurulmuş seçim komisyonları büyük bir ciddiyetle sarı oy zarflarını masalara yığmıştı. Kimi bitirmiş, kimiyse yeni okuyordu oyları.
O ilkokulda beklenmedik biçimde her sandıkta AKP öndeydi, ama bunun tesadüfi olduğunu düşündük, genele çok da yansımaz dedik birbirimize.
DP oldukça düşük oy almıştı, ama biz bunun da Anadolu'dan gelecek tarım oylarıyla telafi edileceği düşüncesine inanıyorduk, DP'nin Cihangir'de yüksek oy alması için bir sebep yoktu ortada.
Bölgenin özel durumundan olacak, iki solcu bağımsız aday Baskın Oran ve Doğan Erbaş da büyük bir çekişme içindeydi.
(Biliyorsunuz, kendisine “bağımsız sol” diyen, içinde DTP'nin de ağırlıkla yer aldığı bir grup sol parti ve oluşum, CHP'ye mahkum kalmamak için Türkiye'nin her yerinde bağımsız adaylar çıkarma kararı aldı ve uyguladı. İstanbul'da da bu şekilde aday gösterilen iki önemli isim vardı. Anadolu yakasında Ufuk Uras ve Avrupa yakası 2. bölgede Baskın Oran. Bu sol koalisyon önce her iki adayı da destekliyordu, fakat olaya ecinniler karıştı ve DTP, Baskın Oran'ın adaylığını desteklemekten birden bire vazgeçti, karşısına Kürt kökenli bir başka bağımsız adayı, Doğan Erbaş'ı çıkardı ve ona çalıştı. Bunun sebebinin Baskın Oran'ın Apo'ya “terörist başı” demesi olduğu söyleniyor. Dolayısıyla bu bölgede CHP dışı sol'a hitap eden 2 ayrı bağımsız aday bulunuyordu.)
Bu çekişme sol cenahın geleceği açısından oldukça önemli bir göstergeydi, ve konuyu kendi aramızda hem o sırada hem de gecenin ilerleyen saatlerinde çok tartıştık. Kendi yorumlarımı ve konunun detaylarını bu yazının sonlarına doğru anlatacağım, daha ayrıntılı bir yorumu da Doğan hazırladı. Onu da gene sitemizden okuyabilirsiniz.
Biraz daha oyalandıktan sonra çıktık ve bir de Saint Pulchérie lisesine girdik.
Gerçi orada kapı açıktı, ama gene de kapıda duran iki görevlinin yanından hızlı geçtik, bu memur tayfası böyledir: Sorarsanız, ya da girerken biraz duraksayacak olsanız “Kimsiniz, görevli misiniz; hayır, yasak, girilmiyor. İçeride zaten görevliler var, size ne oluyor. ” döngüsüne sokuverirler adamı.
O yüzden inisiyatif sizde olmalı ve tereddütsüz, direk, yüzlerine bakmadan,sormadan, konuşmadan geçip gitmelisiniz.
Buna rağmen arkamızdan bir bize bir birbirlerine şaşkınca bakıp durdular, tedirgin biçimde takip de ettiler biraz koridorda, ama biz arayı açtığımız için seslenmeye cesaret edemediler ve dönüp gittiler.
Saint Pulchérie'de sandıklar artık hemen hemen bitmişti, parti görevlileri toplu rakamları kağıtlara yazmış götürüyorlardı, ayrıca haber ajansları da dolanıyorlardı. Hepsinden öğrendiğimiz tablo aynıydı, şaşırtıcı bir durumdu, her yerde AKP birinciydi.
CHP ise bazı sandıklarda toplamda bağımsız solcuların gerisinde kalıyordu. Burası bohemlerin yurdu Cihangir değil miydi?
Genç sivillerin Taksim Ofisinde
Sandık görevimizi tamamına erdirip huzura kavuştuktan sonra Genç siviller adıyla da bilinen Su Hareketi'nin Taksim ofisinin yolunu tuttuk.
Binanın 5. katında bulunan ofisin kapısını bize yazılarından tanıdığınız Ceren Kenar açtı. İçeride TV açıktı ve birkaç kişiden oluşan bir grup merakla TV'nin başına kurulmuş seyrediyordu, saat daha 19.00 olmamıştı, ama sonuçlar açıklanmaya başlamıştı bile.
Biz de hemen eklendik gruba ve ekrana bakmaya başladık. Benim ilk gördüğüm şey AKP'nin karşısında 52 küsur bir rakamdı. Hemen açılan sandık sayısına baktım, %23'teydi. Dönüp “İnanmıyorum” dedim.
“Sonuç bu olamaz, yok, düşer bu sandıklar açıldıkça. Bunlar Güneydoğu oyları, orada sandıklar erken açıldığı için o sonuçlar geliyor, bu mutlaka düşer, bunlar olamaz sonuçlar. ”
Alışmam birkaç dakika aldı. Bu arada CHP ile MHP de %14 civarında ve başa baş görünüyordu. Acaba bu sonuç Mustafa Sarıgül veya Celal Doğan'ın ayak sesleri anlamına mı geliyordu. Oracıkta mini bir tartışma yaşadık. Sonra tekrar TV'ye daldık.
Baskın Oran'ın seçimi
Ceren'in “hadi”lemesiyle uyandık,
“Baskın Oran'ın seçim ofislerinden birisi yakındaymış, oraya bir uğrayalım”
dedi. Doğan ve ben toparlandık, Hakan'ı Genç Sivillerle bırakıp az ilerideki seçim ofisinin yolunu tuttuk.
Ara sokaklardan birinde, bir Cafe'nin üstünde olan ofis rengarenk afişlerle donatılmıştı. Çoğunluğunu bayanların oluşturduğu bir grup sürekli çalan telefonlara bakıyor, gelen sonuçları not ediyordu.
Sonuçların iyi geldiğini, kazanmak üzere olduklarını söylediler. Bu arada çalan bir telefona cevap veren birisinin, karşıdakinden aldığı haberi tekrarlaması, seçim gecesinin benim için en anlamlı özeti oldu:
“AKP mi? Diyarbakır'da da mı birinci sırada; DTP'yi de geçmiş, öyle mi? ”
Sonrasında çalışanlara başarılar diledik ve Baskın Oran'ın kampanya merkezini sorduk.
Bize Tophane tarafındaki eski “Tütün deposu” olarak bilinen yeri tarif ettiler.
Biz de oraya gitmek üzere yola çıktık. O arada aramıza Hakan da katıldı ve üçümüz Cihangir'den yürüyerek inmeye başladık.
Yolda Baskın Oran-Doğan Erbaş çekişmesini tartışmaya devam ettik doğal olarak.
Bir ara baktık, yanımızda 40-45 yaşlarında bir adam, bizim gibi o da yokuş aşağı iniyor, bir yandan da bize kulak kabartmış.
Derken adam yaklaştı ve bize “Tütün deposunun yerini biliyor musunuz? ” diye sordu.
“Biz de oraya gidiyoruz, beraber yürüyelim. ”
dedik ve yürümeye başladık. Konuşmaya devam ederken adamın mesleğini de öğrendik. Danimarka'da bir üniversitede sosyoloji profesörüymüş, tesadüfen Türkiye'ye geldiği bu günlerde oyunu da B.O.'ya vermiş ve seçim bürosunu da görmek istemiş, o yüzden gidiyormuş. Böylece B.O.'nun seçmen eğitim profilinin yüksekliğini gözlemeye daha yokuşu inerken başladık.
Sol ölmüş, ağlayanı olmamış.
Seçim bürosu hayli kalabalıktı, sigara dumanından ve gürültüden geçilmiyordu, bu kalabalığın Baskın Oran'ın sandığına da böyle yansımasını Türk solunun demokratikleşmesi açısından dilerdik gerçekten, ama maalesef vardığımızda aldığımız ilk haber Oran'ın kaybettiği idi.
Bu sonuç, on yıllardır kum torbası niyetine sağ milliyetçilerle dalga geçen, ve kendisini insanlığa ateşi veren Prometheus indinde bilgeler zanneden ham hayalci solculara bir ders olmuştur diye umuyorum.
Kötü ve ayırımcı şekillere Türk milliyetçiliği ne kadar bürünebiliyorsa, Kürt milliyetçiliği de o kadar bürünebilir.
Ayırımcılık mazur görülebilecek bir olgu değildir, çoğunluktaki yapınca faşizm denilen şeyi, azınlıktaki de yapsa bu,
“Ama onlar ezilmişti, onlarınkini mazur görelim abisi”
tavrıyla ahlaksız olmaktan çıkarılamaz.
Bu, aklı başında herkesin gördüğü ve solculara yaptığı bir uyarıydı; ama onlar uzun yıllar, evrensel olmayan amaçlara sahip, etnisist ve PKK güdümlü siyasal oluşumların meşruiyet taşeronluğunu yapmakta sakınca görmediler ve iyi niyetli bir insan olarak Baskın Oran'ın, sırf teröre terör dediği için cezalandırılmasına yol açtılar.
Bugün açığa çıkmıştır ki bağımsız sol, ya da CHP dışı sol denilen şey, bir siyasal inisiyatiften çok, gazete haberlerinde geçen, evinin koltuğunda sessizce ölmüş, ama kimsesi olmadığı için öldüğü aylarca anlaşılamamış, cesedi ancak kokunca bulunan yaşlıları andırıyor.
İşin daha ilginci orada sohbet ettiğimiz hemen herkes “Kürt milliyetçiliğinden yenilen bu kazığın” (tabir bizimle gelen sosyoloji profesörüne ait) fena halde farkındaydı.
Milliyetçilik karşılıklı silahlanma gibi bir durum, bir taraf başlattığında karşı taraf da otomatize biçimde tetikleniyor.
Önümüzdeki günler, solcular arasında yeni fraksiyonlaşmalara gebe.
Mesela “şovenizme ve ırkçılığa karşı” platformların ve inisiyatiflerin yerini “her tür şovenizme ve her tür ırkçılığa karşı” platform ve inisiyatifler alabilir.
Seçim ofisinin kalabalığında tanıdık isimler görmek zor değildi.
Bir ara sinema sanatçısı Halil Ergün'ü gördüm, sonra eski CHP'li diplomat İnal Batu'nun oyuncu kızı Pelin Batu'yu. Sonra da solcu yazar Roni Margulies'i. Dediğim gibi profil hayli yüksekti. Bir saat kadar kaldıktan sonra Genç sivillerin ofisine geri dönmek üzere tekrar ayrıldık. GS başkanı Yıldıray tvnet isimli TV kanalında bir söyleşiye çıkacaktı ve biz izlemek istiyorduk.
Seçim gecesi TV notları
Döndüğümüzde GS ofisi hayli kalabalıklaşmıştı. TV seyredenler, bir sonraki eyleme hazırlık yapanlar, tartışanlar. Bu arada geçen sürede AKP % 47'de ve 340 MV'de sabitlenmişti. Sayımlar da hemen hemen sonuçlanmıştı.
TV'de kanal kanal gezerken ilginç anlar yaşadık.
Bir tanesi Önder Sav'ın CHP adına yaptığı basın açıklaması ve canlı yayında yediği protestolardı.
Sav'ın savına göre halk CHP'ye tekrar "ana muhalefet görevi" vermişti. Ki bu aslında mantıksız bir sonuçtu tabii ki, öyle düşünüyordu herhalde, sabahleyin partidaşı Onur Öymen'in de ifade edeceği gibi.
Bu kafayla yarın bir gün CHP barajın altında, meclis dışında kalacak, o zaman bundan Önder Sav ve mevcut CHP yönetimi şu sonucu çıkaracak:
“Öhöm, ehem; efendim halk bize “dış kapının mandalı“ olma görevi vermiştir. Bu görevi en iyi şekilde yapacağız. ”
Peki ya sonraki seçimde CHP, EMEP'in bile gerisine düşerse?
O zaman:
“Efendim, halk bize zurnanın son deliği olma görevi vermiştir.”
Aferin arkadaşlar, devam: AKP sizden çok şey bekliyor.
Haydar Baş'ın TV'si de bir ilginçti, diğer kanalların aksine seçim sonuçlarını kesip her nedense film yayınına geçmişti, neden acaba?
Nasıl oluyor da bir grup insan üç otuz kişiyle kurdukları dandirik bir partinin barajı geçeceğine bu derece inanabiliyordu ve geçemeyince de ciddi ciddi moral bozukluğu yaşayabiliyorlardı, inanılmaz değil mi?
En hoşu da kanallar arasında gezerken seçim grafikleriyle kaplı ekranda Kanaltürk'ü görmesi oldu birimizin.
“Dön, dön, Kanaltürk nasıl veriyor, bakalım. ”
sesleriyle o kanala dönüldü.
Grafikler tekrar belirdi, birkaç saniye sonra ekrana Tuncay Özkan'ın yüzü geldi ve kahkahalar patladı.
Sağcılar MHP'ye, solcular CHP'ye verdi ya hani seçimde, çok tuttu ya o formül; ondan ötürü Tuncay abimizin yüzünde bir neşe, bir sevinç, bir ışıltı.
O gün onun günüydü yani, sandıklar açıldıkça daha da parladı yüzü. Şaka tabii, gerçek tam tersi, bulabilirseniz Youtube'da falan izleyin de görün.
Orada yorum yapan Mine G. Kırıkkanat da ondan aşağı kalmıyordu, telefonla bağlanan CHP'li yetkilileri, yakalasa bir kaşık suda boğacak gibiydi, belki de stüdyoya gelebilecek imkanları vardı da Kırıkkanat'ın korkusundan sadece telefonla bağlanıyorlardı, parça pinçik edilmemek için hani.
Tüm bunlardan sonra Yıldıray'ın programı da başladı. Biraz da onu seyrettik,
“27 Nisan'ın cevabı 22 Temmuz'da”
sloganı ve süreç boyunca yaptıkları eylemlerle demokrasi karşıtlarının müdahale arayışlarının uğradığı bu hezimette Genç Sivilllerin büyük bir moral kaynağı oldukları su götürmez. Program boyunca o morali yüksek tutmaya devam edeceklerinin işaretlerini de aldık. Umuyoruz öyle olur.
Bittiğinde saat gece yarısını geçmişti, koşturmacayla geçen bu Pazar akşamının ardından ayrıldık ve caddelerde, sağda solda bayraklarıyla sevinç turuna çıkmış AKP arabalarının arasından yürüyerek evlerimize döndük.
Daha çok referandumu andıran bu seçimde doğru tarafın kazanması için biz de TPE olarak, “Tarafımız Demokrasi” sloganıyla ve sitemiz aracılığıyla katkıda bulunmaya çalıştık. Umuyoruz Türkiye, bu sonuçlardan gerekli dersi alır ve buradan sonra siyasi hayatımız ve demokrasimiz, yoluna güçlenerek devam eder. |