| |
|
İki arabanın yanyana geçemeyeceği genişlikte bir dağ yoluydu.
Burası neresiydi, ne yapmaya gidiyordu…Bilmiyordu.Arada bir bu duyguya kapılırdı.Kent üstüne üstüne geldiğinde, çıkışı olmayan bir aşk yaşadığında, bir işten kovulduğunda, o bir denizin kıyısındaki otogardan, arabaya biner, hep uzaklara çok uzaklara giderdi.
Yolda karşısına çıkan küçük anadolu kasabalarının, geceleri kaldığı ucuz palasların, turneye çıkan yaşlı dansözlerin, çoğu alkolik çalgıcıların masalı hasta ruhuna hep bir ilaç gibi gelirdi.
Bu defa ne için gittiğini bilmiyordu.…
Bir aşk mı, son kovulduğu iş mi, yoksa yaşamın anlamına dair bir soru mu…Bir önemi yoktu bunların.Yalnızca sıkılıyordu işte. Hepsi bu. Dünya içine sığmıyordu.Yediği bütün yemekler ağzında yosun gibi bir tat bırakıyor,uyuduğu bütün uykulardan sanki hiç uyumamışçasına kızarmış gözlerle kalkıyordu…Anladı adam…Gitme zamanı bir kez daha gelmişti.
Tepeye yaklaştıkça sis yerini bulutlara bıraktı.Yağmur başlamıştı.
Bir tabeladan güçlükle buranın " Şehitler Geçidi " olduğunu öğrendi.
Deniz seviyesinden tam 2500 metre yüksekteydiler. Arabanın en önünde oturuyordu Birden bir bulutun içinde onu gördü.kadın kucağında bir kundak taşıyordu.
Otobüse el salladı…Islak asfaltta bir sure kaydı araba.Adam başını yasladığı buğulu camdan kadına baktı.Yağmurun içinde koşuyordu. Şöför ön kapıyı açtı ona…
Kadın binerken " Çocuk hasta " dediğinde ne şöför ne de uyuklayan köylüler onu duymadılar belki duydular da her hangi bir tepki vermek gereği hissetmediler.Çevrede hiç ev yoktu.Yalnızca kocaman hantal kütleleriyle bulutlar, ağır ağır akıp gidiyordu.Adam arada bir kentte duyduğu gök gürültülerine hiç benzemeyen, boğuk ve ürpertici sesler işitiyordu.
Kundağı sıkıca kavramıştı kadın.
Sarındığı çaput, çocuğun üstüne örttüğü battaniye öyle ıslanmıştı ki beş-on köylünün bulunduğu otobüsün içini birden rutubet kokusu kapladı.
Adamın yanındaki bir koltuğa geçen kadın, ansızın güç duyulan bir sesle ona " Şu çocuğa bir baksana nasıl " dedi.
Şaşıran adam gülümsemeye çalışarak " ben doktor değilim, ne anlarım hastalıktan " diyecekti ki kadının kendisine umutla baktığını gördü.Uzanıp kundağı açtı.
Çocuk kıpırtısızdı.Dokundu…Buz gibiydi. Çoktan ölmüştü.Sarı saçları alnına yapışmış, gözleri gökyüzündeki belirsiz bir noktada takılıp kalmıştı.
" Nasıl yaşayacak mı " dedi kadın.
Adamın dili dolandı.Konuşmayı beceremedi.Yamaçlardan yola inen bir keçi sürüsü, çan sesleriyle arabaya sürtünerek ilerliyordu.Yağmur sürekli yağmaktaydı.En sonunda adam kendisinde " Galiba durumu kötü " diyebilme cesaretini bulabildi..
" Biliyorum bunu " diye cevap verdi kadın. " Ama doktora götürsek bir çaresini bulur değil mi "
Adam ilk defa kafasını kaldırıp kadına baktı…Ta beline kadar inen uzun siyah saçları vardı.Aynı yaşlarda olmalıydılar. İplikleri yer yer sökülmüş eski giysisinden, hala belli belirsiz bir buğu tabakası yükseliyordu.
Ona bebeğinin artık yaşamadığını söyleyememişti..
Otobüsün içini çığlıklarla doldurmak istemedi….
Dünyanın bu en zor işini, bir anneye çocuğunun öldüğü haberini vermeyi doktorlara bıraktı. Ansızın bulutlardan çıkıverdiler.Gökyüzü şasılacak derecede maviydi.Güneş ta uzaklardaki bir denizin üzerinde, giderek kızaran rengiyle alçalıyordu.
Sağlık ocağı kasabanın tam girişindeydi.Önünde çiçek açmış, 3-4 erik ağacı bulunan tek katlı, basit bir yapıydı.Bahçesinde koyunlar otluyordu. Kadın otobüsten inip telaşla kapıya koştu.Vedalaşmaya bile vakitleri olmamıştı…
Adam biraz ötede arabayı durdurup indi. Sağlık ocağına doğru yürüdü.
Erik ağaçlarından birinin altına oturup kadını beklemeye başladı... Sonra çığlıkları işitti.Kadın sağlık ocağının kapısına, kucağındaki bebeğiyle çıkıp kapıda öylece donup kalmıştı..
Adam uzandı.Çoçuğu aldı…Akşam çökmeye başlamıştı.Gökte ilk yıldızlar soluk da olsa tek tük parlıyorlardı.Çocuk iyice katılaşmış, ağırlaşmıştı….
" Evine götüreyim " dedi. " Bu saatte o uzak dağlara nasıl gidersin sen "
Dönüş yolunda hiç konuşmadılar.Karanlık iyiden iyiye her yanlarını sarmıştı.Yeniden dağlara vardılar.Yeniden yağmurlar başladı.Yeniden bulutların içine daldılar.
Kadın anayoldan içerilerde bir evde yaşıyordu.Yağmur ikisinin iliklerine kadar işlemişti.Üşüyorlardı.
Ara sıra gökler homurdanıyor,çakan bir şimşek patikaları, hayaletlere benzeyen ağaçları ve bu korkunç sahneyi aydınlatıyordu.
Ev iki katlıydı.Üst katta kadın oturuyordu.Alt kat ise ahırdı. Odanın bir köşesinde, üzeri renk renk boncuklarla süslü, tahta bir beşik vardı.Ocağın içinde isli bir pencere duruyordu.Saç sobanın her yanı paslanmıştı.
Adam çocuğu beşiğine yatırdı.Kadına vedalaşmak için bir iki sözcük söyleyecekti ki kadın fısıltıyla:
" Gitme " dedi." Kal burada….Bu havada ,bu gecede nereye gidersin ki "
" Kimsen yok mu senin, kocan, akrabaların"
" İki yıl önce Almanya'ya vardı. Orada evlenmiş diye duydum.Bir daha dönmedi. Ailem ise çok uzaklarda.. "
Adam konuşmayı daha fazla sürdüremedi.Bütün bunların bir rüya olduğunu düşünüyordu. Kadın sobayı yaktı.
Bu dağlara ilkyaz gelmemişti henüz.Belki buralarda hiç bahar mevsimi olmamıştı.Çıtırtılarla yanan ve ara sıra bir silah gibi patlayan çam kozalaklarının kokusu odayı bir anda doldurdu.
Adam ıslak elbiselerini çıkarmadan tahta dar bir sedire uzandı..Çocuğun ölüsünün durduğu beşik yanındaydı…
Kadınsa az ötede baş tarafı pirinç başlıklı bir eski zaman karyolasında yatıyordu.
Adam gözlerini sobadan sızıp tahta tavanda oynaşan alevlerin dansına dikti, bütün hayatını, anlamsızca tükettiği geçmişini ve hiç bir umudun, bir beklentinin olmadığı geleceğini düşünmeye başladı…
Kadın ise sesini kesmeden ağlıyor ,hıçkırıyor, çocuğunun adını sayıklıyordu.
|
 |
|
 |
|