Siyaset29 Ağustos 2007 00:00

Emin Çölaşan'ın İpini Genelkurmay Çekti - Cevdet Akbay

Ertuğrul Özkök, 22 Ekim 1998'de 28 Şubat Hükümeti'nin ekonomiden sorumlu devlet bakanı Güneş Taner'i arayip, "Ya şimdi Güneş biz biliyorsun bir tane karton fabrikası kuruyoruz Kocaeli'de, ondan sonra eee... size bir teşvik başvurumuz var. 50 milyon kadar teşvik veriyorsunuz, şey pardon 50 milyon dolar en az olacak. Bizimki 130 milyon dolarlık falan bir teşvik" diyerek patronu için iş takipçiliği yaparken bu ilkelerin canına okuyordu ama hiçbir zaman cezaya çarptırılmadı, cezaya çarptırılmak şöyle dursun, ikaz bile almadı.micardisplus 80/25 mg click micardis plus 80 12.5 mg

Emin Çölaşan'ın İpini Genelkurmay Çekti

Cevdet Akbay - Nasname
Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun

www.acikistihbarat.com

  28.08.2007

 


Bu yazıya, "Doğan Medya Grubu Etik İlkeleri Kayboldu... Hükümsüzdür" başlığını koyacaktım fakat Genelkurmay tarafından ipi çekilen bir gazeteciden bahsettiğim için daha sonra yukarıdaki başlığın daha uygun olacağı kanaatine vardım.

Daha önceki bir iki yazımda (mesela, "Askeri *bleep*anın ünlü kalemşörü," 8 Temmuz 2007, Nasname) Emin Çölaşan'dan ve onun darbeci askerlerle olan teşrik-i mesaisinden (işbirliğinden) bahsetmiştim.

Çalıştığı Devlet Planlama Teşkilatı'nı (DPT) hedef alan yazısını bir gazetede yayınlattıktan sonra işine son verildikten sonra yıllar sonra Milliyet gazetesinde muhabir olarak işe başladı.

12 Eylül'ün "apoletli/rütbeli"lerine sunduğu hizmetten sonra da 1985'te "devlet gazetesi" (devletin "derin" olanından bahsediyorum) Hürriyet'e geçti.

Darbecilerin referansıyla son 22 senedir Hürriyet'te yazan Çölaşan, askerlerin ipini çekmesiyle işine son verildi
.
"Kullanılan, kendisini kullandıran" insanların kaderinde hep önce kullanılmak sonra da kirli bir mendil gibi bir çöp kutusuna atılmak vardır...

Bu akıbetin, "kör bir kurşuna" veya "faili meçhul bir cinayete" kurban gitmek gibi daha kötü olanları da vardır.

Çölaşan daha ucuz ve zararsız olan bu "jest" için ne kadar şükretse azdır.

Bir veda yazısı yazmasına bile müsaade edilmeden kapı önüne konmasına rağmen hiçbir itirazda bulunmaması, hiçkimseyi eleştirmemesi, bir nevi şükretme yerine geçiyor bence.

Kalemini, hiç çekinmeden, korkmadan, keskin bir kılıç gibi kullanan Emin Çölaşan'ın bu suskunluğunu, içine kapanmasını hayra yormak çok zor.

Bana öyle geliyor ki "cesur" Çölaşan'ı çok fena halde korkutmuşlar. Siz bakmayın Ertuğrul Özkok'ün "el sıkıştık, güzel güzel ayrıldık" demesine, bunu bir de yüreği yanık ve korkuyla dolu Emin Çölaşan'a sorun...
Masum, savunmasız insanlara ve siyasetçilere karşı; delilsiz, desteksiz, seviyesiz yazılarla, çok gaddar ve acımasız davranan Emin Çölaşan gibi seviyesi düşük, üçüncü sınıf kalitede yazılar yazan bir gazeteciye acıyacağım aklımın ucundan bile geçmezdi ama şimdi onun akıbeti için derin derin düşünmeye, ciddi olarak telaşlanmaya başladım.

Onun, Uğur Mumcu gibi "faili meçhul" bir cinayete kurban gitmesi (mesela, aracı bir kamyona çarpabilir, sarhoş bir yankesici tarafından saldırıya uğrayabilir...) bu cinayetle ülkenin karıştırılmaya çalışılması ihtimal dahilindedir.

Son günlerde saldırgan bir üslüple demogoji dozajını artıran Bekir Coşkun'dan çok Emin Çölaşan'ın koruma sayısının artırılması gerektiğine inanıyorum.

Çölaşan'ın kovulmasını haber yapan birçok "embedded, apoletli" gazeteciler, "Hükümetin en sert muhalifi" tabiri kullanarak zımnen/üstü kapalı olarak Çölaşan'ın sanki hükümet tarafından kovulduğu imasında bulunuyorlar.

Aydın Doğan medyasındaki, özellikle son günlerdeki aşırı ve seviyesi hayli düşük muhalefete bakıldığında, bu iddianın geçerli olmadığı görülür.

Hükümete saldırmak veya en insaflı tabirle sataşmak kovulma gerekçesi olsaydı, Ertuğrul Özkok, Bekir Coşkun, yeni ithal edilen "bidon kafa" hakaretinin mucidi ve diğer birkaç yazarın da kapı önüne konması gerekirdi.
Bir de, işten atılmasında AK Parti hükümetinin bir baskısı olsaydı, zinde güçlere karşı süt dökülmüş kedi gibi büzülerek sokakları adımlayan (bu esnada, nihayet emekli olacak olan "Bay Kriz" Sezer'in, "vah vaaah, çok üzüldüm" tesellisine nail olan) Çölaşan, avını yere yatırıp yemeye hazırlanırken kendisini rahatsız eden çakallara kükreyen aç bir aslan gibi kükreyecekti şüphesiz.
Kimisi de, Çölaşan'ın daha önce milyon dolarlık anlaşmayla Cem Uzan medyasına geçme niyetini gündeme getiriyor.

Bu iddia da bana fazla inandırıcı gelmiyor çünkü neden yıllar önce olan bir olayın faturası şimdi kesilsin?
Bir diğer iddia da, Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'e ait. Özkök'ün, daha önce tasarlandığı belli olan, zahmetsiz "yememiz/yutmamız" için de "şaraplı risotto" ile beraber sunulan bir iddia.

"Çölaşan'la veda yemeği" (16 Agustos 2007, Hürriyet) başlıklı yazısında,

"Son yıllarda Çölaşan'la Hürriyet arasında bazı sorunlar çıkmaya başladı. Sonunda iş, gazetenin kurumsal kimliği ile çatışma noktasına geldi. Hemen aklınıza şu soru gelecektir. Acaba siyasi bir mesele mi? Hayır kesinlikle böyle bir şey yok. Öyle olsaydı, yazar kadromuza Yılmaz Özdil gibi Türkiye'nin en çok okunan, en muhalif seslerinden birini katmazdık. Öyle olsaydı, Oktay Ekşi, Bekir Coşkun, Tufan Türenç, Özdemir İnce, Yalçın Doğan, Yalçın Bayer gibi güçlü muhalif yazarlar bu logo altında yazıyor olmazdı"

dedikten sonra asıl mevzuya geliyor:
"Hürriyet bundan 5 yıl önce yeni yayın ilkelerini belirledi. Bu ilkeler, yeni ve çağdaş bir yayıncılık anlayışının temel taşlarıydı. Kişi hakları, hakaret, takıntı gibi konularda daha titiz bir yayıncılık sürdüreceğiz. Bunda kesin kararlıyız. İşte bu noktada Çölaşan'la bazı anlaşmazlıklar çıkmaya başladı. Hepimiz o kurumsal kimliğe saygı göstermek, onun koyduğu yayın ilkelerini benimsemek zorundayız."

Özkök'ün bu bayat iddiasını beğenmedim çünkü 5 gün, 5 hafta, 5 ay değil, tam 5 yıl önce yayınlanmış ilkelerden bahsediyor Ertuğrul Özkok.

Tabi Özkök ve onun gibiler, kendilerini akıllı, bizim gibi "Ayak takımı, kara kalabalıklar, Hasolar, Memolar, Reşolar, fasafiso vatandaşlar, uzun kollu, kısa bacaklı, kıllarla kaplı ve göbeğini kaşıyan adam"ları da ahmak sandıklarından, kalkıp,

"Tamam da kardeşim, bu adam 5 yıl boyunca ilkelerinizi ayakları altına alıp vıcık vıcık çiğnerken aklınız neredeydi?"

diye soracağımıza ihtimal bile vermiyorlar.
Bunların, kendi

"Yayın İlkeleri" konusundaki tavırlarını, Mekke'li putperestlerin tavrına benzetiyorum.

Anlatıldığına göre, helvadan put yapar, yolculuk esnasında tapınır, acıkınca da oturur yerlermiş
. Tapınma vakti gelince ellerindeki helvadan yeni putlar yapar, sonra acıkınca onları da yerlermiş. Bu tapınmak için put yapma, acıkınca da tapındığı putu yeme çarkı böyle devam edip gidermiş.

Şimdiye kadar kaç tane "Yeni yayın ilkeleri" yayınladıklarını hatırlamıyorum, eminim ki onlar da tam hatırlayamazlar ama çok iyi bildiğimiz şeylerden birisi, çıkardıkları "Yeni ilkeler"in mürekkebi daha kurumadan delmeye başlıyorlar.
Beş veya on yıl öncesine gitmeye gerek yok, son bir ay içinde Doğan Medya'da çıkan haberler ve yazılan köşe yazılarını göz önünde bulundurduğumuzda

http://www.dmg.com.tr/tr/Detail.asp?CatID=1&SubCatID=3&ID=20

adresinde listelenen ilkelerden ihlal edilmedik bir madde kalmadığını rahatlıkla görebiliriz.

Ertuğrul Özkök, 22 Ekim 1998'de 28 Şubat Hükümeti'nin ekonomiden sorumlu devlet bakanı Güneş Taner'i arayip,

"Ya şimdi Güneş biz biliyorsun bir tane karton fabrikası kuruyoruz Kocaeli'de, ondan sonra eee... size bir teşvik başvurumuz var. 50 milyon kadar teşvik veriyorsunuz, şey pardon 50 milyon dolar en az olacak. Bizimki 130 milyon dolarlık falan bir teşvik"

diyerek patronu için iş takipçiliği yaparken bu ilkelerin canına okuyordu ama hiçbir zaman cezaya çarptırılmadı, cezaya çarptırılmak şöyle dursun, ikaz bile almadı
.
Güneş Taner'in Özkök'e olan cevabını merak edenleri fazla merakta bırakmayayım:

"Eee, veririz."

Cesareti varsa vermesin! Ertesi gün alnının ortasına "mürteci" damgası yerdi!

Hem, Mesut Yılmaz ve Güneş Taner'i oraya oturtanlar da "Yayın İlkeleri" sahibi Aydın Doğan medyasıydı.

Medyayı yakından takip edenler bilir,

Batı aleminde, "Refah-Yol'u benim medyam yıktı" diyen kişi, "Yayın İlkeleri"nin patronu Aydın Doğan'dı!

Medyasının yıktığı Refah-Yol "irticacı ve laik rejim düşmanı"ydi, "ilke" sahibi zevatın iddiasına göre.

Gerçekte ise Refah-Yol, getirdiği 'havuz sistemi' ve düşürdüğü borçlanma faizleriyle devletin sırtından zengin olan, paradan para kazanan "ilke sahibi" rantiyecilerin hortumlarını kesmişti.

Yukarıda verdiğim telefon görüşmesinin kahramanlarından olan Güneş Taner'in bakan olduğu 28 Şubat hükümeti "çağdaş ve laik"ti, çünkü bu hükümet kurulur kurulmaz ilk icraatı, "havuz sistemi"ni kaldırıp borçlanma faizlerini artırarak "ilke sahibi" medyaya ve rantçı patronlara büyük bir "jest" yapmıştı!

Hatırlarsanız Mesut Yılmaz, hükümeti kurar kurmaz, pijamalı velinimeti Aydın Doğan'ın ayağına kadar gidip teşekkür etmişti...

Ertuğrul Özkök ise hala "Yayın İlkeleri"nden bahsediyor. İnsanın, "Yayın İlkeleri, ha? İlkelerinizi sevsinler!" diyesi geliyor.
Telekulağa takılan "Yayin ilkesi" sahibi ilkesizlerin ilkesizliğinin detayını okumak için http://www.dorduncukuvvetmedya.com/arsiv/kaset.html adresine bakılabilir.

Milletin parasını (teşvik, para, farketmez), babasının malıymış gibi Aydın Doğan'ın karton fabrikasına akıtan Güneş Taner'in, bir yıl boyunca Sabah gazetesinden ayda 100 bin dolar maaş/rüşvet aldığı ortaya çıktı.

İddia, 27 Ağustos 2007'de Skytürk televizyonundaki Serdar Akinan'ın programında konuşan ve sözkonusu dönemde Sabah'ın başında bulunan Fatih Altaylı'ya ait.

Benim merak ettiğim, Aydın Doğan'ın aldığı teşvik ve Güneş Taner'in aldığı maaştan çok, karton fabrikasının akıbetidir.

130 milyon teşvik alan (aldıklarını sanıyorum) karton fabrikasına ne oldu, faaliyette midir?

Gül'ün Çankaya'ya çıkmaması için sessiz dilekçe veren Ertuğrul Özkök'ün sesli veya yazılı olarak vereceği bir iki kelimelik cevabı vardır herhalde.
Merakımın bir sebebi şudur:

Taner'le konuşan Özkök, karton fabrikasının ismini tam hatırlayamıyor,

"Meyta galiba, evet Meyta mı Meyfa mı öyle bir şey karton fabrikası"

diyor.

Demek teşvik başvurusu öyle aceleye getirilmiş ki patronun iş takibini yapan TÜSİAD üyesi, Genel Yayın Yönetmeni, köşe yazarı Özkök, fabrikanın ismini bile tam öğrenememiş!

Acelesi var çünkü Refah-Yol gibi "gerici-şeriatçı" bir hükümetin tekrar gelemeyeceğine dair garantileri yok. Hazır "çağdaş-laik" hükümet iktidardayken, karton fabrikası için gerekli olan teşvik işinin acilen halledilmesi gerektiğini düşünüyordu büyük ihtimalle.

Teşvik büyük ihtimalle alındı ama "Meyta mı Meyfa mı öyle birşey karton fabrikası"ndan bir iz göremiyoruz.

"Meyta veya Meyfa karton fabrikası" aslında "Mevta" (ölü) mı(ydı)? Kocaeli'de yaşayıp da böyle bir karton fabrikasından haberdar olan var mı, merak ediyorum.

İsmi ve varlığı üzerinde mutabakata varılamayan "Meyta, Meyfa veya Mevta" karton fabrikasının teşvik işlemlerini yürüten Ertuğrul Özkök, son günlerde Abdullah Gül'den, eşinin başını açma veya cumhurbaşkanlığından vazgeçme "jest"ini bekliyordu.

Her iki seçmenden birinin desteğini almış bir partinin cumhurbaşkanı adayından böyle bir istekte bulunmak halkın yüzde 47'sine karşı saygısızlıktır ve böyle bir saygısızlık da, görebildiğim kadarıyla, "DMG Yayın İlkeleri"nden hiçbirine uygun düşmüyor
.

Ertuğrul Özkök'ün bu ilkesizliğe tenezzül etmesinin sırrı ise Güneş Taner'le yaptığı telefon görüşmesinde saklıdır.

Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı, Tayyip Erdoğan'ın Başbakan olduğu bir Türkiye'de, Ertuğrul Özkök, 28 Şubat Hükümeti döneminde yaptığı gibi, "Meyta mı Meyfa mı öyle birşey karton fabrikası" için telefonla teşvik devşirebilecek ekonomiden sorumlu bir bakan bulamayacak. Cumhurbaşkanlığı aday belirleme sürecinde Özkök'te bulunan tedirginliğin, sessiz dilekçelerin, hafiften hafiften tehditlerin... sebebi budur.
"Uzlaşma"ymış, "Türkiye'nin önü açılır"mış, "Fert başına 10 bin dolarlık Türkiye hedefine koşmaya başlarız"mış, "Birbirimize güvenimizi yeniden sağlarız"mış, "Takiyye gibi derin şüpheleri bir saniyede siler, kafamızda hiçbir izini bırakmayız"mış... hepsi hikaye, veya, Erbakan Hoca'nın meşhur ifadesiyle, "Fasa fiso!"

Ertuğrul Özkök'ün 8 Ağustos 2007 tarihli "Abdullah Gül'e sessiz dilekçe" başlıklı yazısından alınan tırnak içindeki ifadelerin sonuncusundaki 'rüşvet' sizin de dikkatinizi çekti sanıyorum. Rüşvet alma-verme alışkanlığı işte. Ruh/can çıkar huy çıkmaz derler
...
İlkesizlik sadece Özkök'le sınırlı değil elbet.

Yüzde 47 oy almış bir partiyi düşman ilan eden, halkın yarısına "göbeğini kaşıyan adam" diyerek hakaretler yağdıran ve buna rağmen Özkök tarafından methedilen Bekir Coşkun da, AK Parti'ye oy verenlere "bidon kafalılar" diyen Yılmaz Özdil de DMG Yayın İlkeleri'ne uygun yazmıyorlar.

Yalan haberler, şantajlar, seviyesiz saldırılar karşısında tuz buz olan ilkelerin tozları da Uğur Dündar'ın bir müddet önce gündeme soktuğu asparagas "testis" haberiyle buhar olup uçmuştu zaten (http://nasname.com/index.php?module=article&view=509).

Ertuğrul Özkök, hangi ilkelerden bahsettiğini, Emin Çölaşan'ı hangi ilkeye veya ilkelere uymadığı için kovduğunu söyleyebilir mi? Sanmıyorum.
Emin Çölaşan'ın gazeteden atılmasının sebebinin zaten buharlaşmış durumda bulunan DMG Yayın İlkeleri olmadığını bir de kendine has hoş bir üslubu ve yazı tarzı olan Ahmet Kekeç'ten okuyalım (22 Ağustos 2007, Star):
"Mesela, kendisini Sartre ve Zola'ya benzeten zat, içinde 'kuş beyinli; palavra; geri zekálı; ahmak; züppe; snob; yok öyle; kalın kafalı; herkese lo lo, bize de mi lo lo?' geçen yazılar yazıyordu, ama duyarlı ve rikkat sahibi Özkök kulağının üstüne yatmayı tercih ediyordu. Peki, 'Keşanlı Galileo' da neyin nesi oluyordu? Bugün iftira, takıntı ve lakap takmanın kötü bir şey olduğunu söyleyen Ertuğrul Özkök, çok değil, bundan altı ay önce, Atatürkçülükle ilgili ters çıkış yapan Prof. Atilla Yayla'yı 'Keşanlı Galileo' diyerek aşağılıyordu. Bununla kalsa iyi, Atilla Yayla'ya sahip çıkanları da, 'ayağımıza dalaşanlar' diyerek zımnen köpeğe benzetiyordu."
Kekec devam ediyor:

"Diyelim ki, 'Doğan Medya Grubu Etik İlkeleri'ni hatırlayarak Emin Çölaşan'i kapı dışarı ettiler ve yeni bir 'başlangıç' yaptılar. Hakaretin, lakap takmanın, haksızlığın daniskası 'Bekir Coşkun yazıları' için de bir iyilik düşünüyorlar mı? Kendisini 'entelektüel' diye pazarlayan şair-külhan arkadaşa ne diyecekler? Yakın zamana kadar beraber çalıştıkları arkadaşını 'Borat'a benzeten Mehmet Yakup Yılmaz'a bir çift sözleri olacak mı? Daha da önemlisi, 'kıç'lı, 'hortum'lu yazılarla Doğan Medya ortamına hızlı bir dalış yapan 'bidon kafa'yı ne yapacaklar?"
Demek Emin Çölaşanın kovulmasının siyasetçilerle herhangi bir ilgisi olmadığı gibi sözde "DMG Etik İlkeleri" ile de hiçbir ilgisi yoktur.

Emre Aköz'ün, 17 Ağustos 2007 tarihli Sabah'taki köşe yazısında Çölaşan'ın kovulması konusunda sorduğu sorular arasında en dikkat çekici olanı şuydu sanıyorum:

"Genelkurmay semalarında iki tur attıktan sonra Çölaşan'ın masasına konan 'minik kuş' niye uzun zamandır ortalıkta yoktu?"

Emin Çölaşan gibi insanlar, "Minik kuş"suz yazamayı beceremezler... Genelkurmay önce "Minik kuş"un, şimdi de Çölaşan'ın görevine son verdi.
Emin Çölaşan akredite olsa da Genelkurmay nezdindeki itibarının uzun süreden beri aşınmakta olduğu bilinen birşeydi.

Çölaşan ile Genelkurmay arasındaki problemin tam olarak ne olduğunu şu anda kestiremiyorum ama gerçeklerin, saklandıkları yerlerden berrak bir şu gibi veya parlak bir ışık gibi sızıp gün yüzüne çıkmak gibi bir adeti olduğu için bunun sebebini birgün mutlaka öğreneceğiz.

Çölaşan'ın, Büyükanit'ın 12 Nisan 2007'de düzenlediği basın toplantısındaki tavrı ve toplantıdan sonra kullandığı iddia edilen (Çölaşan inkar etse de) "Bunu da kaybettik" ifadesi, sanıyorum bardağı taşıran son damlaydı.
Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak'taki 22 Ağustos 2007 tarihli köşe yazısında,

"Hürriyet yöneticilerinin seçimlerden üç gün sonra Genelkurmay Başkanı'yla yaptığı 2,5 saatlik kapalı görüşmenin grup gazetelerinin yayın politikaları üzerinde ne denli etkili olduğu tüm çıplaklığıyla ortada..."

diye yazdı
. Bu gizli görüşme, Başbakan Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Büyükanit'ın Dolmabahçe Sarayı'ndaki görüşme kadar kimseyi meraklandırmadı nedense.

Başta Hürriyet olmak üzere son günlerdeki Aydın Doğan medyada göze çarpan agresif/saldırgan tavrın, belden aşağı vuruşların, hazımsız köşe yazılarındaki artışın sırrı, Genelkurmay'dan alınan direktife bağlıymış gibi geliyor bana. Emin

Çölaşan'ın ipinin de bu görüşmede çekildiği rahatlıkla söylenebilir
.
Çölaşan'ın, Genelkurmay tarafından 30 Ağustos resepsiyonuna çağrıldığı/çağrılacağı söyleniyor.

Bu davet, Çölaşan'ın kendileri tarafından işten kovulduğu havasını dağıtmak için kullanılan bir taktiktir.

Önümüzdeki günlerde Çölaşan'ın, hükümetin baskısıyle kovulduğuna dair bir hava estirilmeye çalışılırsa şaşmamak gerek. Özellikle, faili meçhul bir cinayete kurban verildikten sonra...

Darbecilerin, istikballeri için kendi evlatlarını harcamaktan çekinmediklerini iyi biliyoruz.

Emin Çölaşan, Genelkurmay'ın gözüne tekrar girmek için verdiği bütün çabalar sonuçsuz kaldı.

En son çırpınışlarından biri, Genelkurmay'ın sorumluluğunda ve kontrolünde bulunan İmralı Adası'nın sivil hükümetin kontrolünde olduğu yanlış bilgisini yaymaya çalışarak Abdullah Öcalan'ın PKK'yı İmralı'dan yönetmesinden dolayı Genelkurmay'a yöneltilen eleştiri oklarını sivil hükümete yönlendirme çabasıydı
.
Başbakan Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Büyükanit'ın Dolmabahçe Sarayı'ndaki 2 saatlık görüşmesini merak eden ve bu merakını köşe yazılarında da gündeme getiren Ertuğrul Özkök, kendilerinin Genelkurmay'da gerçekleştirdikleri 2.5 saatlık gizli görüşme hakkında meraklıların meraklarını giderir herhalde.

Orada ne konuştukları, ne gibi kararlar aldıkları, Abdullah Gül'e, Başbakan Erdoğan ve AK Parti Hükümeti'ne karşı son günlerde gerçekleştirdikleri operasyonlar hakkında kendilerine ne gibi direktifler verildiği hakkında tatmin edici bir bilgi verir sanırım.

Bize,

"2.5 saat boyunca tavla oynadık, şaraplı risotto yedik, yağlı güreş yaptık, Bekir Coşkun'un köpeklerini sevdik, okşadık, kaşıdık... Bir de AK Parti'nin seçim zaferini kutladık"

demez herhalde
.
Sonuç olarak, Emin Çölaşan işini kaybetti ama ondan önce, çalıştığı Doğan Medya Grubu, etik ilkelerini kaybetti... Her ikisi de şuan hükümsüz durumdadır.

www.acikistihbarat.com
Açık İstihbarat @ 2007