|
Bu yazıya, "Doğan Medya
Grubu Etik İlkeleri Kayboldu...
Hükümsüzdür"
başlığını koyacaktım fakat Genelkurmay tarafından ipi
çekilen bir
gazeteciden bahsettiğim için daha sonra yukarıdaki başlığın
daha uygun
olacağı kanaatine vardım.
Daha önceki bir iki yazımda
(mesela, "Askeri *bleep*anın ünlü
kalemşörü," 8 Temmuz 2007, Nasname)
Emin
Çölaşan'dan ve onun darbeci askerlerle olan
teşrik-i mesaisinden
(işbirliğinden) bahsetmiştim.
Çalıştığı Devlet Planlama Teşkilatı'nı
(DPT) hedef alan yazısını bir gazetede yayınlattıktan sonra işine son
verildikten sonra yıllar sonra Milliyet gazetesinde muhabir olarak işe
başladı.
12 Eylül'ün "apoletli/rütbeli"lerine sunduğu
hizmetten
sonra da 1985'te "devlet gazetesi" (devletin "derin" olanından
bahsediyorum) Hürriyet'e geçti.
Darbecilerin referansıyla son 22 senedir Hürriyet'te yazan
Çölaşan, askerlerin ipini çekmesiyle
işine son verildi.
"Kullanılan,
kendisini kullandıran" insanların kaderinde hep önce
kullanılmak sonra
da kirli bir mendil gibi bir çöp kutusuna atılmak
vardır...
Bu
akıbetin, "kör bir kurşuna" veya "faili meçhul bir
cinayete" kurban
gitmek gibi daha kötü olanları da vardır.
Çölaşan daha ucuz ve zararsız
olan bu "jest" için ne kadar şükretse azdır.
Bir veda
yazısı yazmasına
bile müsaade edilmeden kapı
önüne konmasına rağmen hiçbir itirazda
bulunmaması, hiçkimseyi eleştirmemesi, bir nevi
şükretme yerine geçiyor
bence.
Kalemini, hiç çekinmeden, korkmadan, keskin bir
kılıç gibi
kullanan Emin Çölaşan'ın bu suskunluğunu,
içine kapanmasını hayra
yormak çok zor.
Bana öyle geliyor ki "cesur"
Çölaşan'ı çok fena
halde korkutmuşlar. Siz bakmayın Ertuğrul Özkok'ün
"el sıkıştık, güzel
güzel ayrıldık" demesine, bunu bir de yüreği yanık ve
korkuyla dolu
Emin Çölaşan'a sorun...
Masum, savunmasız insanlara ve
siyasetçilere karşı; delilsiz, desteksiz, seviyesiz
yazılarla, çok
gaddar ve acımasız davranan Emin Çölaşan gibi
seviyesi düşük,
üçüncü
sınıf kalitede yazılar yazan bir gazeteciye acıyacağım aklımın ucundan
bile geçmezdi ama şimdi onun akıbeti için derin
derin düşünmeye, ciddi
olarak telaşlanmaya başladım.
Onun, Uğur Mumcu gibi "faili meçhul" bir
cinayete kurban gitmesi (mesela, aracı bir kamyona
çarpabilir, sarhoş
bir yankesici tarafından saldırıya uğrayabilir...) bu cinayetle
ülkenin
karıştırılmaya çalışılması ihtimal dahilindedir.
Son
günlerde
saldırgan bir üslüple demogoji dozajını artıran Bekir
Coşkun'dan çok
Emin Çölaşan'ın koruma sayısının artırılması
gerektiğine inanıyorum.
Çölaşan'ın
kovulmasını haber yapan birçok "embedded, apoletli"
gazeteciler,
"Hükümetin
en sert muhalifi" tabiri kullanarak
zımnen/üstü kapalı
olarak Çölaşan'ın sanki hükümet
tarafından kovulduğu imasında
bulunuyorlar.
Aydın Doğan medyasındaki, özellikle son günlerdeki
aşırı
ve seviyesi hayli düşük muhalefete bakıldığında, bu
iddianın geçerli
olmadığı görülür.
Hükümete
saldırmak veya en insaflı tabirle sataşmak
kovulma gerekçesi olsaydı, Ertuğrul Özkok, Bekir
Coşkun, yeni ithal
edilen "bidon kafa" hakaretinin mucidi ve diğer birkaç
yazarın da kapı
önüne konması gerekirdi.
Bir
de, işten atılmasında AK Parti hükümetinin bir
baskısı olsaydı, zinde
güçlere karşı süt
dökülmüş kedi gibi
büzülerek sokakları adımlayan (bu
esnada, nihayet emekli olacak olan "Bay Kriz" Sezer'in, "vah vaaah,
çok
üzüldüm" tesellisine nail olan)
Çölaşan, avını yere yatırıp yemeye
hazırlanırken kendisini rahatsız eden çakallara
kükreyen aç bir aslan
gibi kükreyecekti şüphesiz.
Kimisi
de, Çölaşan'ın daha önce
milyon dolarlık anlaşmayla Cem Uzan medyasına geçme niyetini
gündeme
getiriyor.
Bu iddia da bana fazla inandırıcı gelmiyor
çünkü neden
yıllar önce olan bir olayın faturası şimdi kesilsin?
Bir diğer iddia da,
Hürriyet gazetesi Genel
Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'e ait.
Özkök'ün, daha önce tasarlandığı
belli olan, zahmetsiz "yememiz/yutmamız" için de "şaraplı
risotto" ile
beraber sunulan bir iddia.
"Çölaşan'la veda yemeği" (16 Agustos
2007, Hürriyet) başlıklı yazısında,
"Son
yıllarda Çölaşan'la Hürriyet
arasında bazı sorunlar çıkmaya başladı. Sonunda iş,
gazetenin kurumsal
kimliği ile çatışma noktasına geldi. Hemen aklınıza şu soru
gelecektir.
Acaba siyasi bir mesele mi? Hayır kesinlikle böyle bir şey
yok. Öyle
olsaydı, yazar kadromuza Yılmaz Özdil gibi
Türkiye'nin en çok okunan,
en muhalif seslerinden birini katmazdık. Öyle olsaydı, Oktay
Ekşi,
Bekir Coşkun, Tufan Türenç, Özdemir İnce,
Yalçın Doğan, Yalçın Bayer
gibi güçlü muhalif yazarlar bu logo
altında yazıyor olmazdı"
dedikten
sonra asıl mevzuya geliyor:
"Hürriyet
bundan 5 yıl önce
yeni yayın ilkelerini belirledi. Bu ilkeler, yeni ve çağdaş
bir
yayıncılık anlayışının temel taşlarıydı. Kişi hakları, hakaret, takıntı
gibi konularda daha titiz bir yayıncılık
sürdüreceğiz. Bunda kesin
kararlıyız. İşte bu noktada Çölaşan'la bazı
anlaşmazlıklar çıkmaya
başladı. Hepimiz o kurumsal kimliğe saygı göstermek, onun
koyduğu yayın
ilkelerini benimsemek zorundayız."
Özkök'ün
bu bayat iddiasını beğenmedim çünkü 5
gün, 5 hafta, 5 ay değil, tam
5
yıl önce yayınlanmış ilkelerden bahsediyor Ertuğrul
Özkok.
Tabi Özkök
ve onun gibiler, kendilerini akıllı, bizim gibi "Ayak takımı, kara
kalabalıklar, Hasolar, Memolar, Reşolar, fasafiso vatandaşlar, uzun
kollu, kısa bacaklı, kıllarla kaplı ve göbeğini kaşıyan adam"ları
da
ahmak sandıklarından, kalkıp,
"Tamam da kardeşim, bu adam 5 yıl
boyunca ilkelerinizi ayakları altına alıp vıcık vıcık
çiğnerken aklınız neredeydi?"
diye soracağımıza ihtimal bile vermiyorlar.
Bunların, kendi
"Yayın İlkeleri" konusundaki tavırlarını, Mekke'li putperestlerin
tavrına benzetiyorum.
Anlatıldığına göre, helvadan put yapar, yolculuk esnasında
tapınır, acıkınca da oturur yerlermiş.
Tapınma vakti gelince ellerindeki helvadan yeni putlar yapar, sonra
acıkınca onları da yerlermiş. Bu
tapınmak için put yapma, acıkınca da
tapındığı putu yeme çarkı böyle devam edip
gidermiş.
Şimdiye kadar
kaç tane "Yeni yayın ilkeleri" yayınladıklarını
hatırlamıyorum, eminim
ki onlar da tam hatırlayamazlar ama çok iyi bildiğimiz
şeylerden
birisi, çıkardıkları "Yeni
ilkeler"in mürekkebi daha kurumadan delmeye
başlıyorlar.
Beş veya on yıl öncesine
gitmeye gerek
yok, son bir ay içinde Doğan Medya'da çıkan
haberler ve yazılan köşe
yazılarını göz önünde bulundurduğumuzda
http://www.dmg.com.tr/tr/Detail.asp?CatID=1&SubCatID=3&ID=20
adresinde listelenen ilkelerden ihlal edilmedik bir madde kalmadığını
rahatlıkla görebiliriz.
Ertuğrul Özkök, 22 Ekim 1998'de 28 Şubat
Hükümeti'nin ekonomiden sorumlu devlet bakanı
Güneş Taner'i arayip,
"Ya
şimdi Güneş biz biliyorsun bir tane karton fabrikası kuruyoruz
Kocaeli'de, ondan sonra eee... size bir teşvik başvurumuz var. 50
milyon kadar teşvik veriyorsunuz, şey pardon 50 milyon dolar en az
olacak. Bizimki 130 milyon dolarlık falan bir teşvik"
diyerek patronu
için iş takipçiliği yaparken bu ilkelerin canına
okuyordu ama hiçbir
zaman cezaya çarptırılmadı, cezaya çarptırılmak
şöyle dursun, ikaz bile
almadı.
Güneş
Taner'in Özkök'e olan cevabını merak edenleri fazla
merakta
bırakmayayım:
"Eee,
veririz."
Cesareti varsa vermesin! Ertesi gün
alnının ortasına "mürteci" damgası yerdi!
Hem, Mesut
Yılmaz ve Güneş
Taner'i oraya oturtanlar da "Yayın İlkeleri" sahibi Aydın Doğan
medyasıydı.
Medyayı yakından takip edenler bilir,
Batı aleminde,
"Refah-Yol'u
benim medyam yıktı" diyen kişi, "Yayın İlkeleri"nin
patronu Aydın Doğan'dı!
Medyasının yıktığı Refah-Yol "irticacı ve laik
rejim düşmanı"ydi, "ilke" sahibi zevatın iddiasına
göre.
Gerçekte
ise
Refah-Yol, getirdiği 'havuz sistemi' ve
düşürdüğü borçlanma
faizleriyle
devletin sırtından zengin olan, paradan para kazanan "ilke sahibi"
rantiyecilerin hortumlarını kesmişti.
Yukarıda
verdiğim telefon görüşmesinin kahramanlarından olan
Güneş Taner'in
bakan olduğu 28 Şubat hükümeti "çağdaş ve
laik"ti, çünkü bu
hükümet
kurulur kurulmaz ilk icraatı, "havuz sistemi"ni kaldırıp
borçlanma
faizlerini artırarak "ilke sahibi" medyaya ve rantçı
patronlara büyük
bir "jest" yapmıştı!
Hatırlarsanız Mesut Yılmaz, hükümeti kurar kurmaz,
pijamalı velinimeti Aydın Doğan'ın ayağına kadar gidip
teşekkür
etmişti...
Ertuğrul Özkök ise hala "Yayın
İlkeleri"nden bahsediyor. İnsanın, "Yayın İlkeleri, ha? İlkelerinizi
sevsinler!" diyesi geliyor.
Telekulağa
takılan "Yayin ilkesi" sahibi ilkesizlerin ilkesizliğinin detayını
okumak için http://www.dorduncukuvvetmedya.com/arsiv/kaset.html
adresine bakılabilir.
Milletin parasını (teşvik, para, farketmez),
babasının malıymış gibi Aydın Doğan'ın karton fabrikasına akıtan Güneş
Taner'in, bir yıl boyunca Sabah gazetesinden ayda 100 bin dolar
maaş/rüşvet aldığı ortaya çıktı.
İddia, 27 Ağustos 2007'de Skytürk
televizyonundaki Serdar Akinan'ın programında konuşan ve
sözkonusu
dönemde Sabah'ın başında bulunan Fatih Altaylı'ya ait.
Benim merak
ettiğim, Aydın Doğan'ın
aldığı teşvik ve Güneş Taner'in aldığı maaştan
çok, karton fabrikasının akıbetidir.
130 milyon teşvik alan
(aldıklarını sanıyorum) karton fabrikasına ne oldu, faaliyette midir?
Gül'ün Çankaya'ya çıkmaması
için sessiz dilekçe veren Ertuğrul
Özkök'ün
sesli veya yazılı olarak vereceği bir iki kelimelik cevabı vardır
herhalde.
Merakımın
bir sebebi şudur:
Taner'le konuşan Özkök, karton fabrikasının ismini
tam hatırlayamıyor,
"Meyta
galiba, evet Meyta mı Meyfa mı öyle bir şey
karton fabrikası"
diyor.
Demek teşvik başvurusu öyle aceleye getirilmiş
ki patronun iş takibini yapan TÜSİAD üyesi, Genel
Yayın Yönetmeni, köşe
yazarı Özkök, fabrikanın ismini bile tam
öğrenememiş!
Acelesi var
çünkü
Refah-Yol gibi "gerici-şeriatçı" bir
hükümetin tekrar gelemeyeceğine
dair garantileri yok. Hazır "çağdaş-laik"
hükümet iktidardayken, karton
fabrikası için gerekli olan teşvik işinin acilen
halledilmesi
gerektiğini düşünüyordu
büyük ihtimalle.
Teşvik büyük ihtimalle alındı
ama "Meyta mı Meyfa mı öyle birşey karton fabrikası"ndan bir
iz
göremiyoruz.
"Meyta veya Meyfa karton fabrikası" aslında "Mevta"
(ölü)
mı(ydı)? Kocaeli'de yaşayıp da böyle bir karton fabrikasından
haberdar
olan var mı, merak ediyorum.
İsmi
ve varlığı üzerinde mutabakata varılamayan "Meyta, Meyfa veya
Mevta"
karton fabrikasının teşvik işlemlerini yürüten
Ertuğrul Özkök, son
günlerde Abdullah Gül'den, eşinin başını
açma veya cumhurbaşkanlığından
vazgeçme "jest"ini bekliyordu.
Her iki seçmenden birinin desteğini
almış bir partinin cumhurbaşkanı adayından böyle bir istekte
bulunmak
halkın yüzde 47'sine karşı saygısızlıktır ve böyle
bir saygısızlık da,
görebildiğim kadarıyla, "DMG Yayın İlkeleri"nden
hiçbirine uygun
düşmüyor.
Ertuğrul Özkök'ün bu ilkesizliğe
tenezzül etmesinin sırrı ise Güneş
Taner'le yaptığı telefon görüşmesinde saklıdır.
Abdullah Gül'ün
Cumhurbaşkanı, Tayyip Erdoğan'ın Başbakan olduğu bir
Türkiye'de,
Ertuğrul Özkök, 28 Şubat Hükümeti
döneminde yaptığı gibi, "Meyta mı
Meyfa mı öyle birşey karton fabrikası" için
telefonla teşvik
devşirebilecek ekonomiden sorumlu bir bakan bulamayacak.
Cumhurbaşkanlığı aday belirleme sürecinde
Özkök'te bulunan
tedirginliğin, sessiz dilekçelerin, hafiften hafiften
tehditlerin...
sebebi budur.
"Uzlaşma"ymış,
"Türkiye'nin önü
açılır"mış, "Fert başına 10 bin dolarlık Türkiye
hedefine koşmaya
başlarız"mış, "Birbirimize güvenimizi yeniden sağlarız"mış,
"Takiyye
gibi derin şüpheleri bir saniyede siler, kafamızda
hiçbir izini
bırakmayız"mış... hepsi hikaye, veya, Erbakan Hoca'nın meşhur
ifadesiyle, "Fasa fiso!"
Ertuğrul Özkök'ün 8 Ağustos 2007 tarihli
"Abdullah Gül'e sessiz dilekçe" başlıklı yazısından
alınan tırnak
içindeki ifadelerin sonuncusundaki 'rüşvet' sizin
de dikkatinizi çekti
sanıyorum. Rüşvet
alma-verme alışkanlığı işte. Ruh/can çıkar huy
çıkmaz
derler...
İlkesizlik
sadece Özkök'le sınırlı değil elbet.
Yüzde 47 oy almış bir partiyi
düşman ilan eden, halkın yarısına "göbeğini kaşıyan adam"
diyerek
hakaretler yağdıran ve buna rağmen Özkök tarafından
methedilen Bekir
Coşkun da, AK Parti'ye
oy verenlere "bidon kafalılar" diyen Yılmaz
Özdil de DMG Yayın İlkeleri'ne uygun yazmıyorlar.
Yalan haberler,
şantajlar, seviyesiz saldırılar karşısında tuz buz olan ilkelerin
tozları da Uğur Dündar'ın bir müddet önce
gündeme soktuğu asparagas
"testis" haberiyle buhar olup uçmuştu zaten
(http://nasname.com/index.php?module=article&view=509).
Ertuğrul
Özkök, hangi ilkelerden bahsettiğini, Emin
Çölaşan'ı hangi ilkeye veya
ilkelere uymadığı için kovduğunu söyleyebilir mi?
Sanmıyorum.
Emin
Çölaşan'ın gazeteden atılmasının sebebinin zaten
buharlaşmış durumda
bulunan DMG Yayın İlkeleri olmadığını bir de kendine has hoş bir
üslubu
ve yazı tarzı olan Ahmet
Kekeç'ten okuyalım (22 Ağustos 2007, Star):
"Mesela,
kendisini Sartre ve Zola'ya benzeten zat, içinde 'kuş
beyinli; palavra;
geri zekálı; ahmak; züppe; snob; yok öyle;
kalın kafalı; herkese lo lo,
bize de mi lo lo?' geçen yazılar yazıyordu, ama duyarlı ve
rikkat
sahibi Özkök kulağının üstüne
yatmayı tercih ediyordu. Peki,
'Keşanlı
Galileo' da neyin nesi oluyordu? Bugün iftira,
takıntı ve lakap
takmanın kötü bir şey olduğunu söyleyen
Ertuğrul Özkök, çok değil,
bundan altı ay önce,
Atatürkçülükle ilgili ters
çıkış yapan Prof.
Atilla Yayla'yı 'Keşanlı Galileo' diyerek aşağılıyordu. Bununla kalsa
iyi, Atilla Yayla'ya sahip çıkanları da, 'ayağımıza
dalaşanlar' diyerek
zımnen köpeğe benzetiyordu."
Kekec devam ediyor:
"Diyelim
ki, 'Doğan Medya Grubu Etik İlkeleri'ni hatırlayarak Emin
Çölaşan'i
kapı dışarı ettiler ve yeni bir 'başlangıç' yaptılar.
Hakaretin, lakap
takmanın, haksızlığın daniskası 'Bekir Coşkun yazıları' için
de bir
iyilik düşünüyorlar mı? Kendisini
'entelektüel' diye pazarlayan
şair-külhan arkadaşa ne diyecekler? Yakın zamana kadar beraber
çalıştıkları arkadaşını 'Borat'a benzeten Mehmet Yakup
Yılmaz'a bir
çift sözleri olacak mı? Daha da önemlisi,
'kıç'lı, 'hortum'lu yazılarla
Doğan Medya ortamına hızlı bir dalış yapan 'bidon kafa'yı ne
yapacaklar?"
Demek
Emin Çölaşanın kovulmasının
siyasetçilerle herhangi bir ilgisi olmadığı
gibi sözde "DMG Etik İlkeleri" ile de hiçbir ilgisi
yoktur.
Emre
Aköz'ün, 17 Ağustos 2007 tarihli
Sabah'taki köşe yazısında Çölaşan'ın
kovulması konusunda sorduğu sorular arasında en dikkat
çekici olanı
şuydu sanıyorum:
"Genelkurmay semalarında iki tur attıktan sonra
Çölaşan'ın masasına konan 'minik kuş' niye uzun
zamandır ortalıkta
yoktu?"
Emin Çölaşan gibi insanlar, "Minik kuş"suz yazamayı
beceremezler... Genelkurmay önce "Minik kuş"un, şimdi de
Çölaşan'ın
görevine son verdi.
Emin
Çölaşan akredite olsa da Genelkurmay nezdindeki
itibarının uzun süreden beri aşınmakta olduğu bilinen birşeydi.
Çölaşan ile Genelkurmay arasındaki problemin tam
olarak ne olduğunu şu
anda kestiremiyorum ama gerçeklerin, saklandıkları yerlerden
berrak bir
şu gibi veya parlak bir ışık gibi sızıp gün
yüzüne çıkmak gibi bir
adeti olduğu için bunun sebebini birgün mutlaka
öğreneceğiz.
Çölaşan'ın,
Büyükanit'ın 12 Nisan 2007'de düzenlediği
basın toplantısındaki tavrı
ve toplantıdan sonra kullandığı iddia edilen
(Çölaşan inkar etse de)
"Bunu da kaybettik" ifadesi, sanıyorum bardağı taşıran son damlaydı.
Ali
Bayramoğlu, Yeni Şafak'taki 22 Ağustos 2007 tarihli köşe
yazısında,
"Hürriyet
yöneticilerinin seçimlerden üç
gün sonra Genelkurmay
Başkanı'yla yaptığı 2,5 saatlik kapalı görüşmenin
grup gazetelerinin
yayın politikaları üzerinde ne denli etkili olduğu
tüm çıplaklığıyla
ortada..."
diye yazdı. Bu gizli görüşme, Başbakan
Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Büyükanit'ın
Dolmabahçe Sarayı'ndaki
görüşme kadar kimseyi meraklandırmadı nedense.
Başta Hürriyet olmak
üzere son günlerdeki Aydın Doğan medyada
göze çarpan agresif/saldırgan
tavrın, belden aşağı vuruşların, hazımsız köşe yazılarındaki
artışın
sırrı, Genelkurmay'dan alınan direktife bağlıymış gibi geliyor bana. Emin
Çölaşan'ın ipinin de bu görüşmede
çekildiği rahatlıkla söylenebilir.
Çölaşan'ın,
Genelkurmay tarafından 30 Ağustos resepsiyonuna
çağrıldığı/çağrılacağı
söyleniyor.
Bu davet, Çölaşan'ın kendileri tarafından işten
kovulduğu
havasını dağıtmak için kullanılan bir taktiktir.
Önümüzdeki günlerde
Çölaşan'ın, hükümetin baskısıyle
kovulduğuna dair bir hava estirilmeye
çalışılırsa şaşmamak gerek. Özellikle, faili
meçhul bir cinayete kurban
verildikten sonra...
Darbecilerin, istikballeri için kendi evlatlarını
harcamaktan çekinmediklerini iyi biliyoruz.
Emin Çölaşan, Genelkurmay'ın
gözüne tekrar girmek için verdiği
bütün çabalar sonuçsuz kaldı.
En son çırpınışlarından biri,
Genelkurmay'ın sorumluluğunda ve kontrolünde bulunan İmralı
Adası'nın
sivil hükümetin kontrolünde olduğu yanlış
bilgisini yaymaya çalışarak
Abdullah Öcalan'ın PKK'yı İmralı'dan yönetmesinden
dolayı Genelkurmay'a
yöneltilen eleştiri oklarını sivil hükümete
yönlendirme çabasıydı.
Başbakan
Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Büyükanit'ın
Dolmabahçe Sarayı'ndaki 2
saatlık görüşmesini merak eden ve bu merakını
köşe yazılarında da
gündeme getiren Ertuğrul Özkök, kendilerinin
Genelkurmay'da
gerçekleştirdikleri 2.5 saatlık gizli
görüşme hakkında meraklıların
meraklarını giderir herhalde.
Orada ne konuştukları, ne gibi kararlar
aldıkları, Abdullah Gül'e, Başbakan Erdoğan ve AK Parti
Hükümeti'ne
karşı son günlerde gerçekleştirdikleri operasyonlar
hakkında
kendilerine ne gibi direktifler verildiği hakkında tatmin edici bir
bilgi verir sanırım.
Bize,
"2.5 saat
boyunca tavla oynadık, şaraplı risotto yedik,
yağlı güreş yaptık, Bekir Coşkun'un köpeklerini
sevdik, okşadık,
kaşıdık... Bir de AK Parti'nin seçim zaferini kutladık"
demez herhalde.
Sonuç
olarak, Emin Çölaşan işini kaybetti ama ondan
önce, çalıştığı Doğan
Medya Grubu, etik ilkelerini kaybetti... Her ikisi de şuan
hükümsüz
durumdadır.
|