Tam zamanını hatırlamıyorum
ama sanırım gösterime
girdiği yıllarda izlemiştim; Ulis'in
Bakışı'nı.
Yönetmenliğini;
Angelopoulos yaptığı. hafızamın derinliklerinde kalan görsel
şölen
kıvamındaki bu filmle ilgili bir yazı hazırlamayı hep
düşünmüşümdür.
Ancak konusunu hiç böyle tasarlamamıştım. Kısmet.
Film kısaca; 1905 yılında Balkanlar’daki
günlük
hayatı ilk kez filme alan Miltiades ve Yannakis Manakia kardeşlerin
çektiği söylenilen filmlerin izini süren
bir yönetmenin yaptığı
yolculukta, bütünüyle Balkan Coğrafyasının yakın
zamanda yaşadığı
trajedilere tanıklığını içli bir dille anlatıyor.
Dağılan Sovyetler
sonrasını, Yugoslavya'nın parçalanmasının ardından Avrupa
nın
göbeğindeki Sırp katliamlarını ve diğer yakın tarih
balkanların
geçirdiği dramatik değişimleri.
Ancak film boyunca beni en
çok etkileyen sahne;
Sovyet doğu bloğuna bağlı ülkeler tek tek dağılıp kendilerini
kapitalizmin kucağına atarken eski rejimin simgelerinin de birer birer
ortadan kaldırılmasının anlatıldığı sahne olmuştur. Yönetmen
bir dönem
balkan coğrafyasına damgasını vurmuş bu eski rejimin ideolojik
simgelerinin arkasından ağıt niteliğinde el sallamıştır bu sahnede.
Sahne
yerinden sökülen büyük bir Lenin
heykelinin bir nehir gemisiyle
Tuna nehri boyunca geçişini gösterir.
Uzun bir yolculuktur bu, Nehrin
geçtiği şehirlerde Tuna kenarına toplanan insanlar bazen
kızgınlıkla
bazende saygıyla bakarlar bu büyük devasa heykele.
Film eleştirmeni değilim
ama zannımca yönetmen bu
uzun sahneyle Balkan coğrafyasını terkeden sosyalist leninist
ideolojiye son saygı duruşunu yapmıştır.
Çünkü Lenin sanki yıılar önce
değilde taşınan o heykeli ile yeni ölmüştür.
Bana göre; Bu
filmde arkasından ağıdı yakılan
Leninizme ve onun
kuramcısı Lenin’e ilk kurşunu, dünyanın sayılı
korkaklarından Stalin sıkmıştır.
Çünkü onun kafası hiç bir zaman
Lenin’in yapmaya çalıştığı şeyleri alabilecek ve
anlayabilecek seviyede
olamamıştır ve bu yüzden hiç bir zaman
gerçekten anlayamadığı ve
kavrayamadığı bu ideolojiden ürkmüş ve Lenin sonrası
Leninizmin
oluşturduğu bütün değerleri alaşağı etmeye
başlamıştır.
Oluşturduğu
kişi
kültü sayesinde varlığını hem devrimin
hemde insanlığın bütün
değerlerinin önüne koyarak, kendinden bir put
yaratmıştır.
Tapınmayanları ise hain ve düşman saymış ve tüm
muhaliflerini çeşitli
şekillerde yoketmiştir.
Korkularından
kurtulamayan Stalin; korktukça
öldüren,
öldürdükçe korkan, bu fasit
daireden bir türlü çıkamamış;
Başta Kırım Türk’leri olmak üzere, Kafkas
lardaki çoğunluğu Türkler
olan yüzbinlerce insanı hem sürgünlerle hem
toplu katliamlarla
yokederek, tarihe geçen sayılı büyük
korkaklardan olmayı başarmıştır.
Takipçileri Kruşçev ve Brejnev de; her ne kadar
Anti Stalinci
görünselerde,en az onun kadar korkmuş olarak bu sefer
kişi
kültü yerine
parti kültünü inşaa etmişler ve
sadece
Komünist yöneticilerden oluşan
ayrıcalıklı bir tabakanın inşaasına girişmişlerdir.
Sosyalist Sovyet
deneyiminin; Stalinle başlayan bu
karşı devrimci sürecinin son korkağı ise Gorbaçov
olmuş, uzunca br
süredir restore edilen kapitalizme bu coğrafyanın
düşünsel ve ideolojik
manada tam entegrasyonunu sağlayan ilkelere imzasını atmıştır.
Kuşkusuz
amacımız çöküşe uğrayan bir idelojik
deneyimin toplumsal tarihsel
haklılık yada haksızlık değerlendirmesini yapmak değildir. Burada
yapılmak istenen tarihsel olarak kısada sürse Sosyalist
inşaanın
içerden uğradığı ihanet niteliğindeki ideolojik saldırı
süreçlerinin
satır başlarını göstermiş olmaktır.
Bunu yapış nedenimiz; yine
tarihte büyük dönüşümleri
tarif ederken Hegel’in ''Tarihte
büyük olaylar tekerrür
eder’’
ifadesine ek olarak,Marks’ın ilave ettiği ‘’Ama
birincisi
trajedi,ikincisi komedi olarak yaşanır''
söyleminin, ikinci kısmının
ülkemiz tarafından bizzati bugünlerde yaşanıyor
olmasını, siz değerli
okuyuculara göstermektir.
Birincisi
dünya tarihine gerçekten damgasını
vuran Sosyalist Sovyet deneyiminin gerek içerden gerekse
doğrudan karşı
cepheden uğratıldığı ideolojik deformasyon sonucu tarih sahnesinden
çekilmek zorunda bırakılmış olmasıdır ki.
Diğer hiç bir şeyi saymasak
bile, bu yıllarda katledilen yüzbinlerce insanın bizzati
kendisi
yeterince trajedi oluşturmuştur.
İkincisi ise yine
tüm dünyanın yaşadığı büyük
etkileşim açısından tarihin en önemli
dönemeçlerinden olan Türkiye
Kurtuluş Savaşı'nın ve sonrasında oluşan bağımsız Ulus devlet
Türkiye
Cumhuriyeti'nin, sadece kuruluş felsefesi değil, aynı zamanda
özgürlüğünün teminatı olan
ideolojik formasyonu Kemalizmin uğradığı
saldırıdır ki. En azından benim için bu saldırı
büyük bir komedidir.
Çünkü bu kampanyanın; hazırlayıcıları,
sunucuları, oyuncuları, asıl işi
nabız tutuculuk olan sözde muhalifleri,hepsi, herbiri, bu işi
yaparken
korkudan çıkardıkları yusuf yusuf sesiyle pek bir
komiktirler.
Seçimlerin hemen
ardından ;doğan görünümlü şahin
gibi modifiye edilmiş Kemalist
görünümlü belliki Soroscu
Üskül; Yeni
anayasa önerisini yaparken;
''Kemalizmi
bitirmezsek Batıyla tam entegre
olamayız,batarız, biteriz''
temel korkusu iliklerini kadar işlemiş
olarak, tıpkı kendisi gibi renksiz, dumansız ve Kemalizm'den
arındırılmış ''sivil'' bir anayasa önerisi yaptı.
İzledim. sesinin
titremesi komikti.
Ardından AKP
nin yetkili organları bu açıklamaya
sözde mesafeli bir duruş sergilediler.
Açıklaması kendisini bağlar
dediler. Onlarıda izledim. ''İstemem
yan cebime koy'' halleriyle
onlarda çok komiktiler.
Sonra Anayasanın taslak çalışması sırasında
Doğan Medyasının hep bir ağızdan;
''Öyle
birşey yokmuş yeni
Anayasamızda Atatürkçülük
olacak''
yollu manşetlerine ise, bayağı bir
güldüm. Ardından AKP nin yetkili anayasa
hazırlayıcısı Özbudun'un
taslağı çıktı meydana; ''Atatürk
var, Altı ok yok'' gibi birşeyler
yazdı,
Doğanın gazeteleri ''kulislerden sızan haberlere'' göre.
''Sadece
Altı ok yokmuş canım o kadar paniğe gerek yok''
söylemiyle
arka planda ''bunlar
zaten sadece parti ideolojisi , olmasada olur''
diyerek indirgemeci bir mantıkla Kemalizm
deyince sadece Laikliği yada
sadece Milliyetçiliği anlayacak kadar bilgisiz olan
‘’Kemalistleri’’
rahatlatmaya çalışmaları da bilhassa komikti.
Nihayetinde istedikleri
Anayasayı istedikleri
biçimde çıkartacaklar; Kemalizm'den ilk ciddi
kopuşla; Batı sermayesi
ve yerli avanesine tam entegrasyonu sağlamış olacaklar
böylece.
Türkiye'de satılmadık peşkeş çekilmedik bir tek
kurum, bir tek yer altı
ve yer üstü kaynak kalmamacasına devam ettikleri bu
karşı devrim
yolunda tıpkı Gorbaçov gibi tam teslimiyetin ilkelerini
koymak için
çıkartacaklar Anayasadan Kemalizm'i.
Belki buda kesmeyecek
onları; Tıpkı Lenin'in sökülen
heykelleri gibi ''nasılsa
ideolojik olarak artık yok heykelleride
olmasın'' deyip sökecekler heykellerini.
Kimbilir, sonra belki boğazdan
geçip gitsin diye dolduracaklar gemilere, arkalarındaki %46
lık kamuoyu
ile geldikleri iktidarlarına güvenip.
İşte sevgili okuyucu, kusura
bakmayın ben yine gülmeye başlayacağım bu noktada katıla
katıla. Çünkü
tıpkı Kurtuluş Savaşı öncesi İstanbul'u işgale gelen İngiliz
muhriplerine bakan gibi bakacak bu heykeller
konulmak
istedikleri gemilere ve yine aynı ses yankılanacak boğazın serin
sularında; ''Geldikleri
gibi giderler''