Siyaset1 Nisan 2005 00:00

Millî Tepkinin Açığa Çıkarttığı Gerçekler - Semih Temizyürek

Türk milleti, son yıllarda had safhaya ulaşan Batı’nın siyasî ve ekonomik dayatmalarının rövanşını almak istercesine ayağa kalkıyor, millî bağımsızlık sembolünü baş tacı ediyordu. Tabiî millet bu şekilde dirilir, ayyıldızlı bayrağına aslanlar gibi sahip çıkar da, Türklük düşmanları ile köleleştirilmiş Batıcılar hiç boş durur mu? Teslimiyetçilik cephesinde aktif ne kadar örgüt, ne kadar okur-yazar takımı mensubu varsa hepsi birden ortalığa dökülüverdiler. Efendim ne oluyormuş, Türkiye’de ‘milliyetçilik cinneti’ yaşanıyormuş, millî tepki AB sürecine engel oluştururmuş… Daha bitmedi, ‘dışarının Türkiye işleri bakanı’nı ziyaret eden bazı ‘sivil’ ‘toplum’(!) örgütleri gelişmelerden endişe duyuyormuş… escitalopram i alkohol escitalopram tbl escitalopram i alkoholbuscopan link buscopan plus

Bölücü terör örgütünün siyasî uzantılarıyla birlikte epeydir kitlevî kalkışma arenasına dönüştürdüğü ‘Nevruz kutlamaları’, bu kez daha büyük bir çirkinliğe kurban edildi. İlk önce Mersin’de ellerine tutuşturulan bayraklardan intikam almak için çırpınan çocuklar sahneye çıkarılıyor, ardından Muğla’da bayrak yakma teşebbüsüne cüret ediliyordu.

İktidardaki ve muhalefetteki partiler daha ‘kış uykusu’ndayken Genelkurmay’dan yükselen millî ve haysiyetli ses, büyük sermayeli medyanın muhasarası altındaki ahalinin toparlanıp silkinmesi için yeterli oldu. Türk milleti, son yıllarda had safhaya ulaşan Batı’nın siyasî ve ekonomik dayatmalarının rövanşını almak istercesine ayağa kalkıyor, millî bağımsızlık sembolünü baş tacı ediyordu.

Tabiî millet bu şekilde dirilir, ayyıldızlı bayrağına aslanlar gibi sahip çıkar da, Türklük düşmanları ile köleleştirilmiş Batıcılar hiç boş durur mu? Teslimiyetçilik cephesinde aktif ne kadar örgüt, ne kadar okur-yazar takımı mensubu varsa hepsi birden ortalığa dökülüverdiler. Efendim ne oluyormuş, Türkiye’de ‘milliyetçilik cinneti’ yaşanıyormuş, millî tepki AB sürecine engel oluştururmuş… Daha bitmedi, ‘dışarının Türkiye işleri bakanı’nı ziyaret eden bazı ‘sivil’ ‘toplum’ (!) örgütleri gelişmelerden endişe duyuyormuş…

Şimdi bunların hangi birini ciddiye alıp değerlendirelim, hangi birini eleştirelim? Deve misâli, hiç birinin doğru olan tarafı yok ki! Eğri oldukları ve teslimiyetçi zihniyetin imalâtı oldukları kesin. Ama görseliyle, yazılı olanıyla medyanın çoğu bunlarla dolu olduğu için ihmal etmemek lâzım.

Millî tepkiden rahatsız olup ‘endişe’ duyanlar nasıl ‘sivil toplum’ örgütleri ise, toplum ülkenin dört bir tarafında ayakta, bayrağına ve bütünlüğüne sahip çıkarken bunlar rahatsızlıklarını kusmakla meşgûl oluyorlar! Tabiî ki, hiçbir aklı başında Türk vatandaşı, ülkesine bağlı ve millî değerlerine saygılı herhangi bir insanın burnunun kanamasını dahi arzu etmez. Aksini imâ eden sözde sivil toplum örgütlerinin, aslında Türkiye ve Türk milleti adına değil, Batılı efendileri ve ayrılıkçı unsurlar adına endişelendiklerini söylemek yanlış olmaz.

İkinci hakikat da şuydu: Bu tür medyatik ‘sivil toplum’ (!) örgütlerinin büyük bir kısmı, esasında ‘sivil toplum örgütü’ değildi. Ya yeni Batı emperyalizminin ‘silâhsız kuvvetler birlikleri’, ya da marjinal toplum kesimlerinin örgütleriydi. Meselenin bu boyutunu, ‘yapısal zaafların’ oluşturduğu anlaşılıyordu. Çünkü, hak etmedikleri sivil toplum sıfatını taşımakta zorluk çekiyorlar, her millî sınavda asıllarına rücu ediyorlardı.

Ne bu sözde ‘sivil toplum’ örgütlerinin, ne de muasır mandacı okur-yazar takımının aklına, millî tepkiden evvel terör örgütünün Nevruz kepazeliği yahut bayrak saldırganlığı hakkında tavır almak gelmedi. Bunlar için Türkiye’nin birliğine ve onuruna sahip çıkma anlamına gelebilecek bir teşebbüsün, kendilerini inkâr etmekle eşdeğer olduğu artık daha iyi görülüyor. Zâten, bu sözde değişimci ve demokrat tayfanın, Türk bayrağı sokakları, binaları ve meydanları süslediğinde harekete geçmeleri, bu gerçeği teyit ediyor.

Çünkü demokratikleşmenin sembolü kabul ettikleri hapishane kaçkını siyasî bölücülerin terörist başının ablasının elini öpmek için sıraya girmelerinden, terör örgütünün gösterilerin ana teması hâline getirilişinden -imaj problemi açısından bile- endişe etmediler. İster mafyatik, ister arkaik geleneklerden kaynaklansın, bu rahatsız edici tablodan hiç rahatsız olmadılar. Gazetecisiyle, akademisyeniyle, sözde muhafazakârıyla, liberaliyle, Batıcı solcusuyla, ne kadar teslimiyetçi unsur var ise, hepsinin aklı başına, Türk bayrağı Türkiye’yi boydan boya kaplarken geliverdi. AKP’yi millî dalgaya kapılmaması için uyaranlardan, ‘psikolojik savaş’ dersleri vermeyi şimdi akıl edenlere kadar çeşitli yazılar ve demeçler sayfaları süslemeye başladı.

Bütün bu aydın sorumsuzluğu ve iki yüzlülüğü, Türk bayrağı düşmanlığı açıkça sahnelenirken, bir de bunların medenî ve demokratik tavır olduğuna inanmamız istenmez mi? ‘Marjinal toplum’, ‘parçalanmış ülke’ propagandistleri, olsa olsa 20. yüzyılın başındaki mandacıların 21. yüzyılın başındaki temsilcileri olur.

İşte ‘bayrak düşmanlığı meselesi’nin bir boyutunu, bu çirkin gerçekler oluşturuyor. Diğer önemli boyutunda ise, AKP iktidarının katmerli teslimiyetçiliği ile AB yönetiminin Türkiye stratejisi, yani yeni Sevr tezgâhı yer alıyor.

AKP iktidarının, Batılı egemen ve kodamanlara yaranmak için, en başından beri büyük gayret sarfettiğini, artık sağır sultan bile duymuş bulunuyor. Hatta, AB ile ABD’ye yakın durma kurnazlığının bazen birbirine karıştırıldığı, bu durumun da AB ve ABD derin devletlerince not edilecek düzeyde rahatsızlık konusu oluşturduğu biliniyor. AB yönetiminin ‘Kürt(çü) düşkünlüğü’nün özel bir anlamı ve maksadı olduğunu idrak edemeyen ya da etmek istemeyen AKP iktidarının vaziyeti, Türkiye’yi giderek daha fazla sıkıntıya sokmaktan başka bir işe yaramıyor.

AB sürecindeki bütün olup bitenlerin ve dayatmaların ‘AB üyeliğinin doğal/olağan gelişmeleri’ olarak kabul görmesi, sonuçta hem Türkiye’deki ayrılıkçıların, hem de AB derin devletinin iştahını kabartıyor. İşte bu çerçevede, AB’ye yaranmak ve yamanmak için hapishaneden anormal şekilde salıverilen bölücü siyasetçilerin yüklendiği misyonun, artık daha iyi anlaşılması gerekiyor.

Hapishane kaçkını bölücü siyasîler, son zamanlarda “Türkiyelilik üst kimliğini benimsediklerini”, “ülkeyi parçalamak gibi niyetleri olmadığını”, dillerine dolamış durumdalar. Ne ilginç tesadüf, kadim ‘Anadolu devrimcisi’ Tayip efendi de aynı söylemin icracılarından değil mi? Daha da önemlisi, bölücü terör örgütü ve siyasî uzantıları, artık Türkiye’nin bütününe talip. Lütfedip parçalamak istemediklerini söylemelerinin arkasında yatan esas sebep bu. Bunu da, daha hâlâ dostumuz olduğu ve ileride ortağımız olacağı iddia edilen AB yöneticileriyle koordineli ve planlı bir şekilde dillendiriyorlar.

Şimdi birlikte hatırlayalım: Bölücü örgütün hapishaneden salıverilen siyasî temsilcileri, soluğu bir çırpıda nerede aldılar? Hamilerinin karargâhı olan Avrupa Parlamentosu’nda. Parlamentonun genel kurul oturumunda konuşma yaptılar, yani çok önemli konuk statüsünde ağırlandılar. AKP Hükümeti’nin dengeli bulduğu “Türkiye ilerleme Raporu”nda belirlenen stratejiye uyumlu bir şekilde, yeni ayrılıkçılık ve siyasallaşma süreci için hep birlikte düğmeye basmış oldular.

Avrupa Parlamentosu’nda, ağırlama merasiminden bir ay sonra başka bir planlı oyun sahneye kondu. 22-23 kasım 2004 tarihlerinde parlamentonun bünyesinde “AB, Türkiye ve Kürtler” konulu bir konferans düzenleniyordu. Konferansa katılan bir başka bölücü siyasetçi daha ileri gidiyor ve terörist başını “barışa ve kardeşliğe hizmet eden kişi”, PKK canilerini de “Kürt silâhlı birlikleri” olarak takdim ediyordu. Konferansın sonucunda alınan kararlar ile de, “Batı’nın ve bölücülerin ‘Kürt sorunu’ tanımlamalarının AB sürecinin anahtar meselesi” hâline getirilmek istendiği anlaşılıyordu (Milliyet, 24 kasım 2004). AB güdümlü gelişmelerin mahiyetini ve vahametini ortaya koyan tezgâhlar bunlarla da sınırlı değildi. Adı geçen konferansı takip eden günlerde (7 Aralık 2004), Türkiye’yi ziyaret edecek olan aynı parlamentonun başkanı Josep Borrell, içinde bol bol ‘Kürdistan’ ve ‘kolektif haklar’ vurgusu bulunan konuşmalar yapmaktan geri durmuyordu.

Hamileri AB böyle yapar da, Türkiye’dekiler hiç boş durur mu? DEHAP başta olmak üzere, artık gerçek kimliklerini ve niyetlerini saklama ihtiyacı hissetmemeye başladılar. Meselâ, adı geçen partinin genel başkanına göre, terörist başı “barışçı felsefesinin Türkiye’de hayata geçirilmesini” istemektedir (Cumhuriyet, 21 Mart 2005).

Bu tür örgütlerin esas emellerini örtmek için kullandıkları ‘Türkiyelilik bilinci’nin kırıntısına bile sahip olmadıklarının başka göstergeleri de vardı. Bunlar sadece bölücü terörist başına sahip çıkmakla kalmamışlar, Irak’ın kuzeyinde peydahlanmaya çalışılan ‘kukla devlet’ heveslisi peşmerge ağalarıyla dayanışma mesajları vermekten de çekinmemişlerdir. İl başkanlarının toplantıları sonrasında yayımladıkları beyannamede, “Kerkük bir Kürt şehri olarak görülmelidir” (Milliyet, 3 Mart 2005) diyebilen bir zihniyet, kendi kendisini ele vermiş olmaktadır.

Bütün bunlar olup biterken terörist başının da ‘büyük kurtarıcı’ (!), ‘büyük filozof’ (!) olarak takdim edilmesini de yadırgamamak lâzımdır. Başta mandacı medyatik unsurlar ve iktidar olmak üzere, terörist başının ‘demokratik konfederalizm’ teklifini normal bir siyasî teklif gibi algılayan ve gerekli tepkiyi göstermeyenlerin popüler ve hâkim olduğu bir ortamın devamı, korkarım ki Türkiye’nin parçalanma sürecinin hızlanmasıyla aynı anlama gelmektedir. Çünkü, uluslararası terörizmle mücadele enflasyonunun yaşandığı bir konjonktürde, ne AB’nin ne de ABD’nin bölücü terör unsurlarıyla girdikleri organik ilişkilerin hesabı hâlâ verilebilmiş yahut sorulabilmiş değildir.

Bu hakikatler karşısında Türkiye içindeki teslimiyetçi-Batıcı unsurlara ve onların Batılı efendilerine sormak lâzımdır:

1- AKP iktidarı döneminde PKK ve başı, yasal statüye kavuştu da, bundan Türk vatandaşlarının haberi mi olmadı? Terör örgütü ve başı, ne zamandan beri siyasî faaliyetlerin baş konuğu olma ve anayasal teklifler yapma hakkına sahip bulunuyor?

2- AB yönetimi PKK’yı terörist örgüt listesinden fiilen çıkardığı için mi siyasî temsilcileriyle Avrupa’da konferanslar düzenliyor, büyükelçileri de Türkiye’deki toplantılarında boy gösteriyor?

3- AB yönetimi ile üye ülkelerin terörle mücadele konusunda çifte standart uygulamaktan ve resmen aday ülke ilân ettikleri Türkiye’nin altını oymaktan vazgeçmeyi ‘öğrenmeleri’ çok mu zor?

4- Benzer şekilde, Amerikan yönetimi terörizmle mücadele adına ülke işgalini göze alırken, başka terör örgütlerini ilerde lâzım olabilir mantığıyla el altında bulundurma alışkanlığından kurtulabilecek mi?

5- ‘Türkiyeli’ sözde demokrat-değişimci entelektüel tayfa, bölücü-yıkıcı PKK bayrağı yerine Türk bayrağından ürkmekten ne zaman vazgeçecek?

Şüphe yok ki, bu sorular çok önemlidir ve muhataplarından ‘adam gibi’ cevap beklemektedir. Ama ne yazık ki onlardan bu dürüstlüğü ve iyi niyeti beklemek doğru değildir. Zaten tersi doğru olsa idi, bu zamana kadar çoktan uluslararası konumlarını, bölücü terör örgütü ve siyasî uzantıları ile ilişkilerini gözden geçirir, Türkiye’den özür dilerlerdi. Aynı şekilde, Türkiye’deki misyoner ve lejyonerleri de, her Türk bayrağı gördüğünde kırmızı görmüş boğalar gibi saldırıya geçmezlerdi.

Değerli dostlar, bir kez daha vurgulamak gerekir ki, millet ve devlet olarak artık çok daha zorlu ve tehlikeli bir sürecin içinde bulunuyoruz. Karşımızda yalnızca fütursuzca hareket etme zeminine ve iklimine kavuştuklarına inanan bölücü unsurlar ile onların entelektüel destekçileri yok. Aynı zamanda, bu unsurların fiilî müttefiki gibi hareket eden AB derin devleti var! Merak edenlere ve ilgililere önemle duyurulur!..