İstihbarat14 Mayıs 2007 00:00

Devlet-Güvenlik-İstihbarat-Terörizm - Neslihan Yalman

2007 mayısına geldiğimiz evrelerde, Türkiye’de cereyan eden ‘Cumhuriyet mitingleri’nin avam bir dile indirgenerek medya tarafından kullanılması ve kitlelerin cehaletini ve bilgisizliğini artırıcı bir tonda sunulması elem vericidir. Erkan Mumcu’nun 8.05.2007 tarihli Kanal 1’de Medya Penceresi programındaki bir ifadesi dikkate değerdir. Mumcu’ya göre, bu mitingler zıtlık yaratmak amacıyla kullanılmış ve miting asıl amacından saptırılmaya çalışılmıştır. fusidinezuur voetschimmel read fusidinezuur acnebuscopan link buscopan plusarcoxia 90 mg wikipedia speeddatingmixers.co.uk arcoxia cenaabilify link abilifyoxcarbazepine dosage bilie.org oxcarbazepin

Devlet-Güvenlik-İstihbarat-Terörizm

Neslihan Yalman

Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun

www.acikistihbarat.com

 
14.05.2007
   


Devlet soyut bir kavram mıdır, yoksa milletin sosyolojik ve tarihsel verileriyle varolan karmaşık bir olgu mudur?

Devletin faaliyete geçişinde istihbarat faktörünün rolü nerede belirginleşmektedir? İstihbarat ülkeden ülkeye nasıl farklılıklar göstermektedir? Peki terörizmin tarihsel gelişimi nasıl başlamıştır?

Terör ve terörizm kavramlarının ayrımı noktasında, terörizmle mücadelede dikkat etmesi gereken noktalar ve eksiklikler nelerdir?

İmlediğimiz soruların her biri kendi içinde çok parçalı bir yap-bozun birer parçasını ifade eder gibidir. Soru içinden soru çıkarcasına, her biri başka soruları da ardından sürüklemektedir. Gideceği limanı bilmeyen bir gemi misali sürüklenmek yerine, soyut da olsa bu sorulara birtakım cevaplar aramalı; hatta, kendi sorularımızı sağlam temeller üzerine oturtarak doğru mecralara akıtmalıyız. Kendi sorularımızı sağlıklı şekilde oluşturabilmek ve ülkemizde olan bitenleri analiz etmek adına bilgilenmeye ihtiyacımız var. Bu bilgilenmenin ilk adımı olabilecek nitelikteki bir çalışma üzerinden giderek, kendi sorularımı(zı) üretme çabasındayım.

Bahsettiğim çalışma, 2007 yılında Adalet Yayınevi’nden çıkmış olan, Ömer Urhal ve Ünal Acar tarafından ortak yazılan DEVLET-GÜVENLİK İSTİHBARAT-TERÖRİZM’dir.

Kitap; Ömer Urhal tarafından yazılan devlet, Ünal Acar tarafından yazılan istihbarat ve ortak bir çalışma niteliğinde yazılan istihbarat bölümlerinden oluşmaktadır.

Eserin önsözünde dikkati çekecek bir kısım tespitler vardır. Yazarlarımız/akademisyenlerimiz, devletlerin güvenliği ve varlığı adına yapı taşı niteliğini koruyan istihbarat faaliyetleri yapılan akademik çalışmaların sınırlı düzeyde kaldığını belirtmişlerdir. Milli güvenlik ve istihbarat üzerine geliştirilen basmakalıp düşüncelerin kaynağının da bu eksiklikten geldiğini söylerlerken, istihbaratın telefon dinlemekten, ispiyonculuktan öte bir anlam taşıdığını imlemişlerdir. Devletin güvenliği ya da istihbaratın belirlenmesinde kavramsallaştırma krizinin de olduğuna değinen yazarlar şu cümleleri yazmışlardır:

‘Halbuki, başta ABD ve İngiltere olmak üzere diğer batı ülkelerindeki üniversitelerde ‘‘güvenlik ve istihbarat’’ her türlü politik, ekonomik, sosyal ve askeri gelişmeyi anlamayı amaçlayan bir sosyal bilim haline gelmiştir. Uluslararası ilişkiler seviyesinde istihbaratın sosyal ve fen bilimleri bir araya getirip, çok disiplinli bir yaklaşım ile geleceği anlamak için yaptığı çaba, özellikle stratejik istihbaratı gerçek bir bilimsel disiplin, stratejik analizciyi de teknik donanımları ile birlikte bir sosyal bilimci yapmaktadır. Bundan dolayı, ABD ve Batı ülkelerinde ‘‘istihbarat’’, güvenlik bilimleri ve sosyal bilimler alanlarında lisans, yüksek lisans, doktora programlarında ders olarak okutulmaktadır. Bu anlamda ülkemizdeki üniversitelerde de ders olarak okutulmalı ve akademik çalışmalar yoğunlaştırılmalıdır.’(Önsöz, ss. V-VI).

Böylesi önemli temennilerle başlayan kitabın önsözünde; gerek bu alanlarda hizmet verenlerin, gerekse güvenlik üzerine eğitim alan öğrencilerin yararlanabileceği bir ilk kitabın yaratılmasına gayret edildiği yazılmıştır. Bu açıklamanın ötesinde; kendi sorumuzu oluşturmak adına bizim sorabileceğimiz zincirlemesine uzayan ilk soru şudur:

Kitap sadece böylesi alanlarda ihtisas yapan kimseler için mi mühimmat taşımaktadır ve kitabın dahilindeki saptamalar Türkiye’deki yapıyı anlamlandırmamızda bize nasıl yardımcı olacaktır?


Sorduğum soruyu yorumlamak adına diyebilirim ki, kitap devletinin varlığından ve güvenliğinden mesul her vatandaş için birtakım bilgileri barındırmaktadır. Özellikle, disiplinlerarası alışverişin sağlanabileceği bilim ortamlarında tartışılabilecek ekonomik, sosyolojik, sosyo-politik, sosyo-psikolojik, kültürel soruları ve cevapları genişletebilecek verileri barındırmaktadır bu eser.

Benim sormuş olduğum bu ilk ve belki de tek soru ekseninde, kitabın önemli bölümlerine değinmeliyiz.

Böylelikle, tek bir sorudan sıçrayarak çıtamızı yükseltebiliriz. Soyut kavramlardan somut ifadeler elde edebiliriz.

Kitabın birinci kısmı devlet kavramına ayrılmıştır. Zabunoğlu’nun tanımıyla devlet,

‘‘ne sadece hukuki, ne sadece politik, ekonomik vs. bir olgudur. Devlet, en kısa şekli ile, karmaşık, çok yanlı ve yönlü sosyal bir olgu’’
dur(s. 1).

Bu geniş ölçekli tanımdan yola çıkarak, siyasi bir niteliğe kavuşmuş olan devletin bilimsel verilerle beraber araştırma konusu yapılması gerektiği ifadelendirilmiştir. Öyle ki; ulus-devlet kavramının globalleşme çerçevesinde ne gibi bir misyon kazanacağını sorabilmek de, devletin süregiden tanımlarına yenilerini eklemekle mümkündür.

Devlet kelimesinin kökeninin nereden geldiği de çalışmanın başında verilmiştir.

Bunu önemsiyorum. Çünkü; bizlerin en büyük yanlışlarından birinin sözlüklere, hele ki etimolojik sözlüklere sığınmamak olduğunu düşünüyorum.

Oysa ki; bir kelimenin başlangıç noktasıyla bugün ulaştığı yer arasında organik bir bağ vardır.

Devlet kelimesi de bu organik bağın temelini teşkil eden somut bir örnektir. Devlet sözcüğü, Arapça ‘devl’ kökünden gelmektedir. Devletin çoğulu ‘düvel’dir. Kitapta bahsedilen ‘d.v.l’ kökü, Arapça ‘dwl’ olarak(dewle(t)) sırayla birbirini izlemek anlamındadır(bakınız: Sözlerin Soyağacı/Çağdaş Etimolojik Sözlüğü, Sevan Nişanyan, Adam Yayınları, İstanbul, Şubat 2003, 2. Baskı,s. 92).

Yalçın Küçük, çok eşli Arabik dünyada kadının sırasının kendisine gelmesi anlamında ve o sıranın geldiği geceye ‘devla’ demektedir. Devla’nın refah haline tekabül ettiğini, devlette mutluluğun mutlak olmakla aynı duruma denk düştüğünü belirtmektedir

(bkz: Gizli Tarih 1, Yalçın Küçük, Salyangoz Yayınları, İstanbul, Haziran 2006, Birinci Basım, ss. 63-64).

Sözcüğün belli bir hükümete bağlı olan ve siyasi teşkilatı temsil edeni karşılayan anlamının dışında, bir diğer anlamı da yine baht, kut, saadet misali birkaç ifadeyi barındırmaktadır

(bkz: Büyük Türkçe Sözlük, D. Mehmet Doğan, Rehber Yayınları, Ankara, Şubat 1992, 9. baskı, s.252).

Görüldüğü üzere, devlet kelimesinin kavramlaştırılmasının odağında dahi birçok belirsiz faktör göze çarpmaktadır. Kelimenin etimolojik kökenini sosyal bilimsel mânâda ele alabilmek bile, başlı başına bir bağlam sorunsalını önümüze çıkarmaktadır.

Devleti soyut anlamda ortaya koyanın Platon olduğu belirtilirken, İbn Haldun’la beraber bu kavramın sosyal-siyasal nitelikli bir doktrini teşkil ettiği yazılmıştır.

Medine şehir devletine atıf yapan Farabi’ye göre,

‘‘devlet, en üstün hayır, en yüksek kemal ve en yüksek saadete kendisi ile ulaşılan, kendi kendine yeten bir birliktir’’


(Devlet-Güvenlik İstihbarat-Terörizm, s. 3).

(Yeri gelmişken ek bir bilgi verelim. Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr’ın öğrencisi olan ve onunla birlikte TRT 2’deki 10.05.2007 tarihli Düşünce İklimi programına katılan Prof. Dr. İbrahim Kalın’ın sarfettiği ifadeye göre, Kanuni Sultan Süleyman dönemi Farabi’nin ‘Medinetül Fadıla’sına(Üstün devlet) hayli yakınlaşmıştır).

Devletin tarihsel gelişimi ekseninde, topluluklar ve grupların devletin içinde varolabildikleri ve ancak devletin bunlara kimlik verebileceği işaret edilmiştir
( bkz: s. 5).

H. Z. Ülken’in fikirlerinden hareketle, etnik grupların yetersizliklerine rağmen millet olma iddiasının tarih bilinci ve tarih kaderi çerçevesinde gerçekdışı ve hatalı olduğu da vurgulanmıştır(bkz: s. 26).

Kitabın bu bölümünde milliyetçiliğin devlet ve uluslararası sistem bazında bir moral değer şeklinde tezahür ettiği söylenirken, Aydın Taneri ekseninde milliyetçiliğin sosyolojik, kültür, doktriner ve ideolojik kapsamında dört farklı tanımı yapılmıştır( ss. 26-27).

Devletin ister sembolik, ister hukuksal, isterse de mitik fonksiyonuna bağlansın, en önemli niteliğinin iktidar olgusuna dayandığı kitapta yazılmıştır. Devlet hakkında tartışmaya açılabilecek sıfatlandırmayı da, yine M. Kapani’den yola çıkarak görebilmemiz mümkündür.

Kitapta Kapani’nin belirttikleri şu şekilde kullanılmıştır:

Devlet adına hareket eden yöneticilerle soyut bir varlık olan devleti birbirine karıştırmamak gerekir(Kapani, 2001:36). Çünkü, yasaları çıkaran parlamento, uygulayan vali, idam cezası veren hakim, infaz eden savcı vs.’nin hiçbiri devlet değildir. Bu bakımdan devlet siyasal toplumun çatısı ve siyasal iktidarların yetki kaynağı olarak düşünülmüştür.’(s. 40).

Birinci bölümdeki alt başlıklarda yer alan jeopolitik ve jeostrateji tanımlamalarının da üzerinde düşünülmesi gerekmektedir.

Örneğin; uzay mekanı içinden uzayın jeopolitik bölgelerinin saptama çalışmaları ve bunu ‘astropolitik’ üzerinden dört farklı bölgeye ayırma çalışmaları(yeryüzü-dünya, dünya uzayı, ay uzayı, güneş uzayı) jeopolitik temellerin sınırının ne denli genişlediği açısından ilginç bir örnektir.

Küresel dünyanın yığına dönüşen ve keşmekeş halini alan problemlerini ve etkilerini devletler üstü mahiyette çözebilmek uğruna da, ‘eleştirel jeopolitik’ ortaya atılmıştır.

Eleştirel jeopolitiğin tanımına göre,

‘küreselleşen ekonomi klasik jeopolitik yerine dış politikanın temeli olmaktadır. Artık coğrafya(değişmez coğrafi şartlar) devletlerin eylemlerini doğrudan etkileyen faktör olarak anlaşılamaz.’(s. 94).

Milli hedeflerin tarih, kültür ve coğrafyadan kaynaklanan geleceği yönelik uzun stratejiler olduğu gibi, içinde bulunulan şartlarla da belirlenmiş kısa vadeli hedefler olduğunun da altı bu bölümde çizilmiştir.

Siyasetin strateji nezdinde bir üst hedefe denk düştüğü ve milli güç unsurları da burada tanımlanmıştır. Milli gücün zaafının; içteki hükümetin başarısızlığıyla ilintisi olageldiği gibi, dış tehditlerce de kaosa gebe kaldığı yapılan sıcak tespitler arasındadır.

Ülkemizin de başını belaya sokan organize suç örgütlerinin kriminolojik anlamda diğer suç türlerinden daha girift yapılanması olduğu ve yeni tekonolojik imkanların organize suçları dünya çapında faaliyete soktuğu yazılanlar arasındadır.

Psikolojik harekat kısmı, psikolojik harekat ve psikolojik harp kavramlarının karıştırıldığını işaret etmekle başlar.

Belirtilene göre, psikolojik harp uygulanma aşamasında psikolojik harekatı içine almaktadır.

‘Psikolojik harekat milli hedeflerin gerçekleştirilmesi için, milli güç unsurları ile(bir ülkeyi ayakta tutan ekonomik, sosyal, kültürel, siyasi, askeri, teknolojik unsurlar) bir devletin veya devletler grubunun diğer devlet veya devletler grubu üzerinde milli menfaatlerini gerçekleştirmek üzere yürüttüğü faaliyetlerdir. Örneğin terör örgütlerine karşı Emniyet Genel Müdürlüğü’nce yürütülen faaliyetlere psikolojik harekat, devleti temsil eden tüm kurumlarla birlikte yürütülen tüm faaliyetlere ise psikolojik harp denir(Alkan, 2000:7)’. (s. 155).

Ulus devletlerin geleceğinin, devletlerin ulusal kimliğe dair çelişik durumları ne şekilde dengeleyeceğine bağlı olduğunun da vurgulandığı bölümde; küreselleşmenin ulus devletlerin dikey ilişkiler zincirini çözerek, onların mekansal konumunu zayıflattığına değinilmektedir.

İstihbaratı açımlayan ikinci bölüm, kelimenin etimolojik açıklamasıyla başlar.

İstihbarat kelimesi, haber alma anlamına gelen ‘istihbar’ kökünden türemiştir.

Burada dikkatimizi çeken ve ilk bölümde sorduğumuz temel ve zincirleme soruyu da destekleyen bir ayrım göze çarpmaktadır.

İngilizce konuşulan ülkelerde istihbarat kelimesinin karşılığı ‘zeka, bilgi, akıl’ anlamına atfen ‘intelligence’ kelimesinde saklıdır. İngiltere’deki Millitary Intelligence(MI) ve ABD’deki Central Intelligence Agency(CIA) istihbarat birimleri, belirtildiği üzere kelimenin etimolojisinin de ötesinde entelektüel birer faaliyetin parçasıdırlar.

Komitet Gosudarstvennoy Bezopasnosti açılımlı eski KGB’nin de dış tehdide/tehlikeye dayalı güvenlik içeriğine dayandığı görülmektedir. İşte tam da bu noktada, istihbaratın kültürel akışkanlığını ve değişimini görebilmemiz mümkündür.

Haberin istihbaratın işlenmemiş kısmı olduğu çıkarımıyla, bu iki kavramın Türkiye’de sıkça birbirine karıştırıldığına şahit oluruz. Bunun nedeni, istihbaratın teknik donanımlarının ve entelektüel beyinlerinin yeterince fazla olmamasıdır.

Asıl zor olan, telefon ve internet üzerinden bir dinleme servisi olabilmek değil; aldığınız bilgileri zamanında okuyabilmek ve en önemlisi yorumlayabilmektir. Yorum yeteneği de, belli bir bilgi birikimini ve milli vizyonu geçerli kılmaktadır.

Bunun somut örneğini, Hrant Dink cinayetinde görmüş bulunmaktayız. Elde edilen haberlerin zamanında dikkate alınmamasının ve bunların işlenememesinin ülkeyi keşmekeşe sürüklediğini, bunun da dış odaklı güçlerin ve istihbarat servislerinin ekmeğine yağ sürdüğünü söyleyebiliriz.

Kitapta,

‘günümüzde sıcak savaşların yerini soğuk savaş dediğimiz psikolojik savaş metotlarına bırakmış olması ve bu savaşın bir sonucu olarak da düşmanın somut bir şekilde karşımızda gözükmemesi, ortaya çıkan bu yeni tehdit durumuna göre de savunma mekanizmalarının geliştirilmesini gerekli kılmıştır.’
denmektedir
(s. 193).

Tespitin ekseninde, psikolojik savaş karşısında gardını alabilmek ya da onu karşı istihbaratla birlikte tasfiye etmek adına güvenlik birimlerine, medya sektörüne, üniversitelere, sanatçılara büyük görevler düşmektedir.

ABD; borsa hareketlenmesi, ihaleler, alışlar/satışlar gibi ticari istihbarata da hayli yönelmiştir.

‘İnternetin kalbi ve beyni olarak kabul edebileceğimiz ve ‘‘root server’’ olarak bilinen 13 ana bilgisayardan oluşan ‘‘kök sunucular’’ da Amerika’da bulunuyor(Dolgun, 2005:59-63)’
diye de bir not düşülmektedir ikinci bölümde.

(Editörün Notu : Kitaptan alıntılanan bu bilgi kısmen doğru olup, sözkonusu kök alan adı sunucuları - Internet'teki isim sisteminin çalışmasını sağlayan sunucuların bir kısmı ABD dışındadır)

İstihbaratın askeri, politik,ekonomik, sosyal ve kültürel, teknolojik, elektronik, bilimsel, siber ve biyografik ayakları bulunduğunu, bunların her birinin kendi içinde önem arz ettiği belirtilmiştir.

Oluşturma yöntem ve fonksiyonlarına göre istihbaratın; insan istihbaratı(HUMINT), görüntü istihbaratı(IMINT), sinyal istihbaratı(SIGNIT) ve açık kaynak istihbaratı(OSINT) misali kısımlara ayrıldığı yazılmış ve bunlar uzun uzadıya açıklanmıştır.

Bugün Türkiye’de ağırlıklı biçimde kullanılan istihbarat türünün açık kaynak istihbaratı olduğu ve bunun da kamuoyuna açık görsel, işitsel ve yazılı araçlarla sağlandığı imlenmiştir. Birtakım bilgileri edinirken kaynaklarımızın sağlam olmasına ve kitleleri, insanları ayrıştırıcı abartılmış, yalan ifadeler kullanmamaya gayret etmeliyiz.

2007 mayısına geldiğimiz evrelerde, Türkiye’de cereyan eden ‘Cumhuriyet mitingleri’nin avam bir dile indirgenerek medya tarafından kullanılması ve kitlelerin cehaletini ve bilgisizliğini artırıcı bir tonda sunulması elem vericidir.

Erkan Mumcu’nun 8.05.2007 tarihli Kanal 1’de Medya Penceresi programındaki bir ifadesi dikkate değerdir. Mumcu’ya göre, bu mitingler zıtlık yaratmak amacıyla kullanılmış ve miting asıl amacından saptırılmaya çalışılmıştır.

Halkın tamamının istekleri ve dileklerini dile getiremeyen bu toplu gösterilerde yer alan insanların da hangi konularda mutabık, hangi konularda farklı düşündükleri net bir şekilde görülememiştir.

Kutuplaşmanın diğer ucunda AKP gibi bir iktidar partisinin dezenformasyona varan ve kimi dış basınla/kaynaklarla ilintisi de bulunan anlamsız ifadeleri Türkiye’yi bir sıkışıklığın eşiğine getirmiştir.

Aynı kıymetin Ankara’daki ‘Türkmen mitingine’ gösterilmemesi ve bir önceki mitinglere destek veren kalabalığın o mitinglere kayıtsız kalması, ülkemizdeki jeopolitik ve jeostratejik öngörüsüzlüğün bir parçası olarak da okunabilir.

Öyleyse; Türkiye’de özellikle medya sektöründeki isimler, köşe yazarları ve bilim adamları birer istihbarat uzmanı titizliğiyle davranarak, uyarılarını hamasi nutukların ve enformatik verilerin uzağında entelektüel/aklî kanallardan akıtarak halkı bilinçlenmeye teşvik etmelidir. Psikolojik savaşın bir parçası olan mitingler ve haber programları, gösteri toplumunu oluşturmuş, şovenist tutumların bilim insanlarını da kukla misali peşine takarak büyümesi Türkiye’yi güvensizlik krizinin eşiğine getirmiştir. Olaya dış basının da müdahil olması, bu propagandalar savaşının alevlenmesine sebebiyet vermiştir.

İstek-ihtiyaç, haber toplama, metodlama ve işleme tabi tutma safhalarından oluşan istihbarî işleyişin ana damarı analizdir.

‘Analiz; haberlerin birbirleriyle ilgili kısımlarının diğerlerini ne dereceye kadar teyit edip desteklediğinin bulunması amacıyla yapılan bir incelemedir.’ (s. 224).

İstihbaratın ‘toplum mühendisliğine’ dönüşmemesi gerektiğinin de altının çizildiği kitapta, ülkemizde yürütülen suç önleme amaçlı bilgi toplama tekniklerinin güncel bir kapsamla desteklendiği detaylı yasal düzenlemeye ihtiyaç duyulduğu da söylenmiştir.

Propagandanın sosyal bilimlerin ve psikolojinin uğraşı haline geldiğinden de bahsederken, insan psikolojisinin iyi bilinmesi gerektiği gerçeğine atıfta bulunulmuştur.

Çinlilerin; Hun, Göktürk ve Moğol imparatorluklarını parçalamak üzere iç savaş taktiğini kullanmaları ve yine Moğolların zayiat verecek eylemlerde bulunacaklarını karşı tarafa önceden sezdirmeleri örnek teşkil eder.

‘Osmanlılar da farklı bir yolla gözdağı vermek yerine fethettikleri yerlerin halkına hoşgörü ile yaklaşarak onları rahat ettirecekleri propagandasını yapmışlardır. Bunun için fethetmeyi planladıkları bölgelere önceden dervişler ve tüccarlar gönderirlerdi(Tahran, 2003: 18-19)’.

Eserin son bölümü terörizm başlığına ayrılmıştır.

Terörün etimolojik açıdan ‘korkutmak, yıldırmak’ anlamlarına denk düştüğü belirtilmiştir. Bunu daha da genişletecek olursak, terörün kökeni Fransız ‘terreur’ sözcüğünden gelmektedir.

‘1789 Fransız devriminde Montagnard’ların korku rejimi için kullanılmıştır.’
(Sözlerin Soyağacı/Çağdaş Etimolojik Sözlüğü, Sevan Nişanyan, s. 454).

Latince ‘terror’ korku demektir. Tarihteki ilk terörist grupların Romalılar döneminde ‘Scarii’ler olduğu ve bu kimselerin de para karşılığı adam öldürdüğü görülmüştür. ‘Sica’ isimli kısa bir kılıç kullandıkları için, onlara bu isim verilmiştir.

Şehir tedhişçiliğini
literatüre sokanın da, Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi(FLN) olduğu verilen bilgiler arasındadır.

‘Terörizmin Tanımı Neden Yapılamıyor ?’


başlıklı kısım oldukça mühim bilgileri iletmektedir. Hangi tür eylemlerin terörist eylem kapsamına sokulabileceği üzerinde yeterli düzeyde anlaşma sağlanamıştır.

‘Ülkesi işgal altında olan insanların sivil halka veya işgalci güçlere karşı gerçekleştirdiği eylemlerin terörizm kapsamı içinde değerlendirilip değerlendirilmeyeceği tartışmalı bir konudur.(…)Terör eylemlerinin çeşitliliği ülkelerin eylemin sonucuna göre değil, nedenine bakarak eylemin terör eylemi olup olmadığına kara vermelerine neden olmaktadır.(…)’(s. 318)

Terörle terörizm arasındaki farkın irdelendiği ‘Terör mü? Terörizm mi? başlığı da düşünülerek okunmalıdır. Nitekim; iki kavram hepimizce sıkça karıştırılmaktadır.

‘Terör çoğu kez gayrı iradi olarak meydana gelebilir. Siyasal bir amaca yönelmemiş toplumda korku oluşturan bir eylem terörizm değil terördür. Terörizm ise, siyasal nedenlerle iradi olarak terör yaratmaktadır. Terörü sistematik, planlı ve siyasi bir amaç için kullanmaktadır. Siyasal amaç terörizmin en belirleyici unsurlarından birisidir(Wilkinson, 1974: 13). Terörizm bir felsefe, teori ve ideolojiye dayanır(Altuğ, 1995: 18)’.


Buradan edindiğimiz bilgiler ekseninde, terörizmin terörü araçsallaştırıldığını söyleyebiliriz.

Devlete karşı terörizmin(aşağıdan terörizm) ayrı bir başlık altında incelendiği üçüncü bölümde, bu durum üç eksen etrafında incelenmiştir.

Marksist-Leninist, dini istismar eden, ırkçı(ayrılıkçı) ve bölücü terörizm.

Bu başlıklar kendi içlerinde ayrı bir tartışma konusu olabilir.

İngiltere’nin Kuzey İrlanda, IRA ve İspanya’nın Bask, ETA problemleri baz alınarak, bu ülkelerin terörizm karşısında aldığı sert önlemler de kitapta ayrı bir bölümde ele alınmıştır. Bu bölümleri Türkiye’deki Kürdistan operasyonları ve PKK ekseninde de okuyabilme çabası büyük bir titizlik gerektirmektedir.

‘Bölücü terör tanımlaması ülkelerin çıkarlarına göre değiştiğinden(Gürses: 1997: 23) bazı ülkeler bölücü hareketleri bağımsızlık mücadelesi olarak kabul etmektedirler.’
(s. 324).

Bu noktada, terörizm konusundaki yapılan ayrılıkçı ve kayırıcı anlayış kendisini göstermektedir. Devlet bölümünde değindiğimiz üzere; küresel anlamdaki ufuk açısından jeopolitiğin, bölgesel anlamdaki ufuk açısından da jeostratejinin önemi burada boy göstermektedir.

Türkiye’nin kısa ve uzun vadeli milli hedeflerini belirlemede, kullanılabilecek yöntemler ve terörizmle yapılacak mücadele bir kez daha gözden geçirilmelidir.

‘Terör ülkedeki mevcut sorunların nedeni olmaktan çok mevcut sorunların sonucudur(Demirkent, 1980: 56). Bu nedenle terörizm aslında bir belirtidir. Şu veya bu nedenden dolayı ülkede bir şeylerin ters gittiğini, bazı devletlerin ülkedeki terör örgütlerini desteklemeye başladıklarını, bizlere haber veren bir ipucudur.(…)’
(s. 349).

Gelişmiş ülkelerdeki terörün ani ve sansasyonel, gelişmekte olan ülkelerin terörünün de sürekli olduğu ve halkın gündelik yaşamını kıskacı altına aldığı ifadelendirilmiştir.

Sosyolojik ve psikolojik açıklamaların sıkça gündeme getirilmeye çalışıldığı bu bölümde; eğitim sisteminden idari yapıya, medyanın etkisinden halkın tepkisine değin birçok konuya değinilmiştir. Şiddet alt kültürü taşıyan grupların toplum kurallarıyla çatışma halinde olduğunun da altı çizilmiştir. Medyanın terör eylemlerini sunarken oto-kontrol sistemini devreye sokması, örgütün yapmaya çalıştığı propagandaya da ağır bir darbe indirebilecektir.

Kitapta ilginç tespitler yapılmış ve bunları karşılayan kimi kavramlar kullanılmıştır.

Örneğin; terör örgütüne katılan gençlerin ailelerinin % 75’inin geliri orta düzeyde ve onun altındadır. Buna ‘yokluk terörü’ de denebilmektedir.

Teröristin psikolojisine değinilen alt başlıklarda, ‘kör terör’ denilen kitle katliamlarına parmak basılmıştır. Şu halde; kör terör, teröristin davasına inandırılmak adına örgüt tarafından ne denli psikolojik baskıya uğradığını bizlere gösterebilir.

Bu sebepledir ki; faaliyetlerini gerçekleştirmek adına terör örgütleri işsiz, eğitim seviyesi düşük, mutsuz insanları günah keçisi yapmaktadır.

‘Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde kültürel ve geleneksel etkenlerden de kaynaklanan nedenlerden dolayı, ait olma ihtiyacı birey olma ihtiyacından önde gelmektedir diyebiliriz.’
(s. 385, 37. dipnot).

Ülkenin batı kesimine gelen ve okuma çabasına giren üniversite gençliğinde dahi bu aidiyet problematiği görülebilmektedir.

Almış olduğu feodal kültürün etkisiyle, büyük şehrin dayatmış olduğu modernleşme krizini yaşayan genç iki arada bir derede kalarak örgüte ait olma ihtiyacını hissetmektedir. Silahlı eylemlere katılanların çoğu eğitimsiz gençlerden oluşsa da; bu gençler de örgüte gerek legal, gerekse illegal yönlerden destek vermektedirler. Sivil toplum örgütleri kisvesinde kurulan kimi yerler ve örgütün sözcülüğünü söylemi yumuşatarak yapan kimi yayın organları bu kişilerin yuvalandığı yerlerin başında gelmektedir.

Terör eylemlerinin hedef tespiti, hedef istihbaratı ve keşif, eylem kararı, eylemin icrası, kaçış misali kısımlara ayrıldığının yazıldığı kitapta, örgütün en çok hata yaptığı alanın da hazırlık dönemi olduğu belirtilmiştir.

Bu dönemde, örgüt bilgi toplamaya başlamıştır. ‘Terörizmle mi Teröristle mi Mücadele’ alt başlığında görüldüğü üzere, sorun sosyal, kültürel ve dış etkenler ekseninde irdelenmelidir.

İnsanları terörist olmaya iten nedenlerin altının iyi kazılması ve mağduriyet psikolojisinin anlaşılması, problemin temeli açısından mühimdir. O halde; araştırmalardan çıkan sonuçlardan hareketle, sorunu sadece güvenlik güçlerine ve silahlı mücadeleye devretmek sağlıklı olmayacaktır. Terörizmin lanetlenmesi ve oluşumunun araştırılması uğruna interdisipliner çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Bu konuda, milli hedefleri belirleyecek akademisyenlerden tutun da siyasetçilere, din adamlarından tutun da hukukçulara kadar herkese bağlayıcı bir vebal yüklenmelidir.

Bu zincirin sonu halka değin uzanmalıdır. Şu halde; sıkça alıntılar yaptığımız bu kitabın edinilmesi ve içindeki bilgilerin tartışmaya açılarak soyut düzlemden somut düzleme taşınması bütüncül düşünce anlamında da bir ilk adım niteliğinde olacaktır.

Not:Bir kitabı iki kişinin ortak yazması noktasında, kimi problemler baş gösterebilmektedir. Problemler ağırlıklı olarak teknik şekilde gelişmektedir. Kitabı edinebilecek güvenlik görevlilerinin, gazetecilerin, akademisyenlerin, üniversite öğrencilerinin ve diğer okuyucuların yanılmaması adına küçük bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Çalışmada, birçok bölümde künyeler konusunda uyuşmazlık görülebilmektedir. Alıntıların künyelerindeki uyuşmazlığın kaynakçadaki tezahürünün, basım aşamasında teknik bir sorundan kaynaklandığını düşünüyorum.

Ayrıca, kitabın sonuç bölümü olarak ‘Devlet-İstihbarat-Terörizm’ ekseninde ortak bir yazının bulunması da oldukça şık olurdu. Umarım; kitaptan yararlanabilecek farklı yazarlar, bu üç konuyu irdeleyebilecek güncel nitelikli disiplinlerarası makaleler yazabilirler. Bu da bizim, akademik ve iyi niyetli bir temennimizdir.

 

 

 

 



www.acikistihbarat.com
Açık İstihbarat @ 2007