Malum, Türkiye -belki de- tarihinin en önemli halk tepkilerini görmektedir geçtiğimiz son bir aydır. İnsanlar yan yana geldikçe, seslerini çoğalttıkça ne kadar güçlü olduğunu anlar ya işte aynen öyle gücümüzü hissediyoruz bir zamandır.
Güçlülük demek cesaret ve umut demektir. Gelişen siyasi süreç tamamlanmadan, müneccimlik yapar bir yazıdan elimden geldiğince sakındım. Bu yazıyı yazmamın nedeni ise Denizli'den gelen ve yazmam için cesaret veren Ogün OZANSOY 'un satırları oldu. (1)
Siyasi akımların doğuşuna bakıldığında önemli iki ayrı akımdı liberalizm ve muhafazakârlık.
Ancak, tarih her iki akımın kol kola girme sürecine tanıklık etmektedir.
Ilımlı İslam, Protestanlık- Kapitalizm ilişkisine benzer, İslam-Kapitalizm ilişkilerinin aranması gibi uğraşlar bu durumun ülkemizdeki yansımasıdır. Dünyada ise bu birliktelik, siyasi ve ekonomik olarak ABD'deki Neo-Conlar (Neo-Conservatizm' in kısaltmasıdır ve yeni muhafazakârlık anlamını taşımaktadır) tarafından yönetilmektedir.
Ne liberaller ilk günkü hallerinde ne de muhafazakârlar. Artık muhafazakârlar ve liberaller el ele dünyanın değiştirilmesi işlerini birlikte yürütmektedirler.
Bu birlikteliğin şüphesiz çok çeşitli nedenleri vardır. Yazımın amacı bunları sıralamak değildir. Yalnız, yazımın ana amacı olacak noktayı da belirtmeden geçmeyeceğim.
İster nedeni olarak alınsın, ister sonucu; muhafazakâr ve liberal ortaklığının en önemli göstergesi uluslar arası sermayenin günümüzdeki durumudur.
Yararcı (pragmatik) yapısı nedeniyle dünyayı değiştirmekle birlikte, gelen tepkilere dönük olarak kendini yenileyen yapısıyla uluslar arası sermaye, günümüzde yeni biçimlerde -ama aynı amaçla- karşımıza çıkmaktadır.
O zaman yeni iş, ideolojik ortakların çalışmasıyla kendileri için olan ekonomik sorunu çözmektir. Günümüzdeki ana hedef ya da sorun, ülkeler arası sermaye hareketliliğinin önünü tıkayan ulus devletlerdir. Bu durumda, ulus devlet hangi ülkede, hangi şekilde karşılarına çıkıyorsa "yapısal uyum, reform, yenilenme, kentsel dönüşüm" gibi isimlerle aşındırma çalışmaları yapılmaktadır.
Türkiye'de ulus devletin göstergesi ve kaynağı olan temel, Kemâlizm'dir.
O zaman Türkiye'de aşındırılması gereken hedef nettir.
Bunun içerisinde laiklik de vardır devletçilik de. Milliyetçiliğin olduğu gibi, devrimcilik de vardır.
Bunların aşındırılması için ise gerekli çalışmalar 1980 yılına kadar zemin hazırlar biçimde gelişmiş, 1980 yılından sonra ise asıl şeklini almıştır (Emperyalizmin bunları yaparken kullandığı yöntemlerini yazmak, yazının sınırlarını aşacaktır.).
Ara sonuç olarak, Türkiye'de Cumhuriyet'in tehlikede olduğu bir gerçektir. Türkiye'de ulus devlet tehlikededir. Yani Kemâlizm'in ilkelerini düşürmek için yoğun bir savaşım verilmektedir. Doğrudur, laiklik tehlikededir; ancak, aynı oranda ekonomik temelli ilkeler de tehlikededir. Hatta içlerinde kaybedilen çok da unsur olmuştur dersek, yanlış olmayacaktır.
Az gelişmiş ülkelerin milliyetçiliği, ekonomik ayağından ya da tabanından sıyrılmış şekilde, genellikle sembolik unsurlara dayanan bir nitelik göstermektedir.
Oysa Türkiye Cumhuriyeti' nin kuruluşundaki milliyetçilik, halkçılık ve devletçilik ilkeleri ile ekonomik tabanından sıyrılmadan işlenmiştir. Kemâlizm'i diğerlerinden ayıran unsurlardan biri de bu olmuştur. Sonraki dönemlerde her alanda olduğu gibi, bu alanda da içini boşaltma çalışmaları yoğun bir duruma gelmiştir. Oysa son yıllarda ekonomik tabanlı olarak yapılan çok sayıda yıkım çalışması, neredeyse hiç tepkiyle ya da son günlerde olan kadar tepkiyle karşılaşmadan gerçekleşmiştir.
Örneğin; madenlerin satılması ya da peşkeş niteliğine bürünen özelleştirmeler sonucunda da bir Tandoğan yaratsaydık ya da bir Çağlayan olsaydık acaba durum aynı mı olurdu?
1980 nedeniyle sokağa, sağlıklı yaşam yürüyüşü için dahi çıkarken düşünmesine neden olacak kadar sindirilmiş bir toplumun, Çağlayan ya da Tandoğan gibi sesi çıkarması çok büyük bir gelişmedir ve bardağın artık taştığının göstergesidir.
Yukarı belirtmiştim: Laikliğin tehlikede olduğu kesindir.
Ancak her şeye rağmen, bağımsızlığımızın temellerinden biri olan ekonomimiz ele geçirildikten sonra, tek başına laikliğin elde olması ne derece anlamlı olacaktır?
Askeri zaferlerin, iktisadi zaferlerle taçlanmadıkça anlamlı olmayacağını hepimiz çok iyi biliyoruz.
İşte bundan dolayı: Tehlike yalnız tek bir yerde değil, her yerden ve her alandan yaklaşmaktadır.
Adresi ise bellidir. Mücadele ise topyekûn ve tüm alanlara dönük olarak yapılmalıdır. Ancak bu yolla ulus devletimiz korunabilecektir.
( 1) Ogün OZANSOY'un Al-dat-ma-yın başlıklı yazısı için bkz. http://www.kuvayimi lliye.gen. tr/index. php?option= com_content&task=view&id=453&Itemid=2
|