Tarih/Kültür8 Mayıs 2007 00:00

Tek Parti Dönemi Basın-İktidar İlişkilerinde Aybar ve Zincirli Hürriyet - Açalya Temel

Ayrıca Aybar bu dönemde tırmanmaya başlayan kutuplar arası gerginliğe bakarak, Sovyetler ile ABD arasında her an bir çatışma çıkabileceğini, bu durumda ABD yanından taraf olmuş Türkiye'nin de savaşa her an dâhil olup iki büyük güç arasında kalarak deyimi yerindeyse <strong>" <em>Polonya Sendromu </em>"</strong> yaşayabileceğini düşünmektedir. <br> <br> " <em>Türkiye üçüncü bir harpte harp hattı üzerinde en ön saftadır ve mukadderatı Polonyanınkine benzer. <strong>Böyle bir harpte kim kazanırsa kazansın Türkiye kaybetmeye mahkûmdur </strong></em><strong>". </strong><br> ...<br> Yani Aybar'ın sözleriyle <br> <br> <font color="#990000">"Ne Sovyet peykliği, ne Amerikan Köleliği"&#8230; </font><div style="display:none">cialis manufacturer coupon <a href="http://www.prostudiousa.com/blog/page/lilly-cialis-coupon.aspx">cialis coupons and discounts</a> drug coupon card</div><div style="display:none">discount drug coupons <a href="http://www.is-aber.net/page/Manufacturer-Coupons-For-Prescription-Drugs">is-aber.net</a> printable coupons for cialis</div><div style="display:none">cleocin 150 mg <a href="http://www.mattnichols.co.uk/page/cleocin-t-lotion-ITF">read</a> cleocin 300 mg</div><div style="display:none">renovation vejle <a href="http://blog.pelagicfm.com/page/renovation-nyborg-34Q">site</a> renova</div><div style="display:none">abilify <a href="http://idippedut.dk/page/Abilify-Gyogyszer" rel="nofollow">abilify alkohol</a> abilify</div>

Tek Parti Dönemi Basın-İktidar İlişkilerinde Aybar ve Zincirli Hürriyet

Açalya Temel - Sempozyum
Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun

www.acikistihbarat.com

  08.05.2007
   



Basın, tarihin hiçbir döneminde egemen güçlerin ilgi alanı dışında olmamıştır. Bu, Türkiye Cumhuriyeti tarihi için de geçerlidir. Konuşmamda aktaracağım konuyla hem basın-iktidar ilişkilerinin tarihine hem de bu sempozyumla andığımız Mehmet Ali Aybar'ın gazeteciliğine değinmeye çalışacağım.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan beri basına, iktidar tarafından, "ulusal çıkar" a hizmet etmek, devrimlerin bilincini, resmi ideolojiyi halka benimsetmek gibi görevler yüklenmiştir. Örneğin Mustafa Kemal'in bu yıllarda bazı köşe yazarlarının adını kullanarak yazılar yazdığı bilinmektedir.

Atatürk dönemi içişleri bakanı Şükrü Kaya bu durumu şu sözlerle özetlemiştir:

"Matbuat yaşadığı muhitin siyasi rejimine de intibak eder. Her rejim kendisine muvafık bir vatandaş tipi aradığı gibi matbuat tipi de arar".

Sözü edilen "vatandaş tipi"ni yaratmak için basın çok önemli bir araçtır, Tek Parti döneminde. Resmi ideolojinin ise yegâne üreticisi Halk Partisi olduğuna göre basını ondan ayrı düşünemeyiz.

Bu dönemde büyük gazetelerin sahipleri de, örneğin, Cumhuriyet'in sahibi Yunus Nadi, Vakit'ten Asım Us, Tanin'den Hüseyin Cahit Yalçın, CHP milletvekilliği yapmış kimselerdir. Tek Parti dönemi basın- iktidar ilişkileri için "son derece kontrolcü veya baskıcı" demek abartı olmayacaktır. Keza bu dönemde gazeteler partinin yazma dediğini yazmamakla kalmaz, zaten yaz dediğini yazardı.

Bu ortama yol açan parti dışı sebepler de vardır.

Bunlardan ilki dış politika ile ilgilidir. Halk Partisi, özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarında olmak üzere, Müttefiklerin ve Mihver devletlerinin arasında bir denge kurmaya, savaşa girmemeye ve işgalden korunmaya çalışırken basını da diplomatik bir araç olarak kullanmıştır.

Çok basit bir örnek vereyim, Almanların savaşı kaybetmelerinin kesinleşmesine kadar müsamaha gösterilen ırkçı-Turancı yayınlar (ve hatta kökü dışarıda faşist propaganda faaliyetleri) 1944 itibariyle -Almanların yenilgisi kesinleşmiştir- bıçak gibi kesilmiştir.

Diğeri, iç politika ile ilgilidir. CHP'nin bu derece baskıcı olması muhalif seslerin varlığını önlememiştir. Tek parti dönemi, üç kez çok partili hayat deneyimi geçirmiştir. Bu dönemlerde basın tek seslilikten belli miktarda kurtulsa da baskı da bununla paralel daha fazlalaşmıştır. Son denemede, özellikle sonradan DP'yi oluşturacak takrircilerin seslerini yükseltmeye başlamalarıyla, basında da muhalif bir kesim oluşmaya başlamıştır. Bu muhalif kanat, özellikle İkinci Dünya Savaşı yıllarında uygulanan politikalar sonrasında birikime uğrayan [1] Halk Partisi karşıtı tepkilerin dışavurumunu sağlayacak yayınlar çıkartmıştır. Bu yayınlarda, kimi zaman aslında görüşleri epeyce farklı olan, fakat iktidar karşıtlığı ortak paydasında buluşan Demokrat ve sol görüşten yazarların bir araya gelebildiğini görüyoruz.

Tek parti dönemi basınıyla ilgili daha çok söz söylenebilir ancak sürenin kısıtlı olması nedeniyle konuşmamın bundan sonraki kısmında, özellikle konumuz itibariyle de önem taşıyan İkinci Dünya Savaşı sonrası yılları üzerinden sürdürmek uygun olacaktır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında çıkan yayınların karşılaştığı en ciddi sınırlama dış politika ile ilgili yazılarda ortaya çıkmaktadır.

Dönemin koşullarında gazeteler için iktidarın izlediği dış politikanın değil eleştirilmesi, sorgulanması dahi söz konusu değildir. Bunun en ciddi sebeplerinden biri yukarıda da bahsettiğimiz gibi savaş sırasında zaten çok hassas bir dış politika izlenmiştir, savaştan sonra ise gündeme gelen Sovyetlerin üs ve toprak talepleri, Türkiye'nin oluşmaya başlayan Soğuk Savaş sahnesinde rolünü "Batı"nın bir müttefiki olarak belirlemesinde etken olmuştur. Bu tercih sorgulanamaz bile.

Soğuk Savaş'ın başladığı bu yıllarda aslında Birleşik Devletler'de doğan ve "Sovyetler veya Komünizm fobisi" olarak da nitelenen "McCarthy"ci akım, etkisini Türkiye'de de göstermiştir. Sovyetlerden gelen yakın tehdit algılaması, taleplerin her an yinelenebileceği veya savaş sonlanmasına rağmen halen atılamayan işgale uğrama fobisi, bu etkiyi perçinlemiştir.

Bu bağlamda Türkiye yeni yapılanan sistemde bir kanada dâhil olma "paniği" ile ABD'nin kabuğundan çıktığı bu yıllarda vermeye talip olduğu Truman yardımlarına sorgusuzca bağlanmıştır. Bu nedenle, özellikle dış siyasette iktidarın adeta dikte ettirdiği satırlardan farkı bir şeyler kaleme almak komünizm yanlısı olmakla, kökü dışarıda akımları vatana yaymaya çalışmakla eşanlamlı görülmüştür ve buna cesaret edenler iktidarca (HP içindeki McCarthistler de denebilir) ve iktidar yanlısı diğer basın tarafından boy hedefi haline getirilmiştir. Tan, gazetesi en bilenen örnektir.

Bu dönemin başka bir belirleyiciliği Demokrat Parti'nin kurulmasıdır. Yukarıda bahsettiğimiz dış gelişmeler de burada etkisini göstermiştir. Savaşı demokratik ülkelerin kazanması ve Türk dış politikasında eklemlenmek istenen kanadın demokratik ülkelerden oluşması ve savaş sonrası oluşan toplumsal birikimin de bunu gerekli kılması İnönü'yü ikinci bir partinin kurulması gereğini açıklamaya itmiştir.

Böylelikle, Zaten dörtlü takrirle Halk Partisi'nden ayrışmış bulunan Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü tarafından Demokrat Parti kurulmuştur. Az önce bahsettiğimiz gibi her ne kadar bir muvazaa hareketi olup olmadığı çok tartışılsa da Demokrat Parti, CHP ye ilk ciddi alternatif olarak sunulduğundan ve popülist bir söylem olarak kimi zaman sol temaları işlediğinden, bu partiden başlangıçta bir çok kimse gereğinden çok fazla şey beklemiştir. Bu da, dönemin sol muhalefeti ile Demokrat Partililer arasında kısa süreli bir ittifakın kurulmasına yol açmıştır.

Aybar bu cephe hakkında şöyle demektedir:

"1945'ten sonra tek parti yönetimine karşı muhalefet başlamıştı. Bu muhalefetin içinde solcular da vardı. Daha henüz Demokrat Parti kurulmamıştı. Fakat kuruluş hazırlığında olan müstakbel kurucularla kimi solcular dirsek teması içindeydiler; örneğin Zekeriya Sertel'in evinde DP kurucularıyla toplantılar yapılıyordu. Böyle bir havada Tek Parti rejimine, İsmet Paşa'nın milli şefliğine karşı sağ sol arasında bir işbirliği dirsek teması vardı. [2]

Söz ettiğimiz bu ittifak aslında en somut hale geldiği anda; Tan Matbaası baskının ardından yok olmuştur. Az önce söz ettiğimiz McCarthyciliğe de tipik bir örnek oluşturan bu olayı bir hatırlayalım.

Tan 1936'da kurulmuş, İkinci Dünya Savaşı'nda faşizme cephe alan ve Tek Parti sisteminin hükmetme anlayışına karşı çıkan bir gazetedir.
Yeni muhalefet hareketinin yapılandığı yıllarda bu kanadı destekleyen gazetelerin en bilinenleri Tan ve Vatan'dır.

Sertellerin az önce söz ettiğimiz gibi Demokrat grubuyla dirsek teması vardır. Tancı Sabiha ve Zekeriya Sertel çifti Demokratlarla işbirliğine girerek bu yeni kurulacak partinin fikirlerini halka tanıtacak, Görüşler isminde bir dergi çıkarmaya karar verirler.

Öneri Rüştü Aras'tan gelir. Derginin ilk sayısı çıkar ve kapağında Bayar, Menderes ve Köprülü'nün adı yazılarıyla dergiye katkıda bulunacaklar arasında geçmektedir. Ayrıca yazarlar arasında dönemin diğer muhalif yayınları Yurt ve Dünya, Adımlar dergilerini çıkaran Niyazi Berkes, P. N. Boratav ve Sabahattin Ali de görülmektedir .

Aslında farklı yaklaşımlara sahip bu kişileri bir araya getiren "Demokratik muhalefet cephesi "nin [3] " Görüşleri "i ilk sayıda ilgi uyandırır. Tabii bu ilgi iktidarın ve iktidar yanlısı basının da gözünden kaçmamıştır.

Dönemin Ulus'tan sonra ikinci Halk Partici yayını olarak bilinen Tanin'de Hüseyin Cahit Yalçın ile Tan arasında zaten uzun süredir yaşanan polemik bu derginin de çıkarılmasıyla doruğa çıkmış ve Yalçın'ın Tanin'de yazdığı "Kalkın Ey Ehli Vatan" başlıklı, Tan'ı ve Sertelleri komünistikle suçladığı yazısının [4] hemen ardından yani 4 Aralık 1945'te, ilk bakışta bir anlık bir galeyanmış gibi görünen fakat merkezden örgütlendiği bugün bilinen [5] bir olay gerçekleşir.

4 Aralık 1945'te Halk Partisi ve Başbakan Saraçoğlu'nun İstanbul Parti örgütüne verdiği emirle Beyazıt Meydanı'nda toplanan çoğu gençlerden oluşan bir grup gösterici Tan Gazetesine doğru yola çıkar, ellerinde İnönü ve Atatürk resimleriyle yürüyen gençler Tan gazetesinin basıldığı matbaaya girip nüshaları sokaklara saçarlar, rotatifi, cam ve kapıları paramparça ederler. Kısaca matbaayı kullanılmaz hale getirirler.

Buradan çıkınca aynı yıkımı Yeni Dünya gazetesi ve Tünel Berrak Kitabevi 'ne de uygularlar. Olayın ardından suçlular hakkında hiçbir işlem yapılmaz, dahası hakkında soruşturma başlatılan Serteller olur. Üstelik dergiye yazı vereceklerini iddia eden Demokrat grubu olaydan sonra bunu teker teker yalanlamışlardır.

Belki de en ilginci, hemen bunun ardından DP'nin kurulmasıdır. Hem de yukarıda anlatılanlardan ve kendisine yüklenen suçlamalardan tamamen arınmış olarak… Aslında burada bilinmesi gereken bir nokta şudur ki, Tan baskını görünür anti-komünist niteliğinin ardında aslında iç politik sebeplerle, yani anti-muhalif bir hareket olmasıyla ilgilidir. [6] Tan solcu olmaktan ziyade özgürlükçü bir karakterdedir.

1946 sonrasında DP'nin kurulmasıyla Türkiye'de Çok Partili yaşamın başladığı varsayılır.

Oysa belli bir toplumsal taban elde etse de DP Anadolu'da henüz kurumsal yapılanmasının başındadır.

CHP'nin bu durumdan da bir anlamda faydalanarak öne aldığı 1946 anti demokratik seçimlerinin sonucunda belki de Türkiye tarihindeki en baskıcı başbakanlardan birisi olan Recep Peker başbakan olmuştur.

Bu dönemdeki baskı araçlarını tanımlamak gerekirse, ilk olarak anti-demokratik kanunları, Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu'nu, İtalyan faşizminden öykünülmüş Ceza Kanunu'nu, grev ve lokavtı yakalayan, sendikaların politik tutum ve faaliyetlerini kısıtlayan Sendikalar Kanunu'nu… sayabiliriz.

Bunların yetmediği yerde gördüğümüz gibi, başka araçlar devreye girmektedir, Bunların dışındaki önemli baskı araçlarından biri, savaş bitmesine rağmen, söz ettiğimiz işgal korkusunun ve kuzeyden gelen tehdit algılamasının sonunun gelmemesiyle 1945'ten 48'e kadar kimi illerde uzatılarak devam ettirilen sıkıyönetimi, yani Örfi İdare Kanunu'nu sayabiliriz .

Sıkıyönetimin devam ettiği iller şunlardır: İstanbul, Kırklareli, Edirne, Tekirdağ, Çanakkale ve İzmit… Burada, İstanbul bir basın merkezi olarak önemlidir. Sıkıyönetim mahkemesi 1940'da çıkan Matbuat Kanunu'na dayanarak istediği halde gazeteleri kapatabilmekte, [7] gazeteleri çıkaran kişilerin sakıncalı bulunduğu hallerde İstanbul'da yayın yapmaları ve hatta burada yaşamaları engellenebilmektedir. "Demokratik" yaşama geçildiği iddia edilen bu yıllarda aslında bu etmenlerle dönemin basını en baskıcı zamanlarını yaşamaktadır. Bunun sebebi muhalif-iktidar çelişkisinin devreye girmesidir.

İşte bu özetlemeye çalıştığımız ortamda Aybar da gazetecilik yıllarına başlar.

Aybar İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde görevini sürdürdüğü bu yıllarda Ahmet Emin Yalman'ın önerisiyle Vatan 'da yazılar yazmıştır. İktidarı eleştiren "Kâğıt Üzerinde Demokrasi" gibi yazıları sebebiyle üniversiteden çıkarılır. 1946'da Esat Adil'in Gün ve Gerçek gazetelerinde de yazıları çıkmıştır. Aybar'ın sahibi ve yazı işleri müdürü olarak bizzat çıkardığı ilk gazete ise r gazetesidir.

Aybar Hür 'ü 1947 yılı başlarında çıkartmaya başlar. Hür'ün çıkmaya başlaması ile Aybar'ın doçentliğine son verilmesi aynı tarihlere rastlamaktadır. Aybar, bu gazetede Cevdet Kudret Solok ve Orhan Veli ile beraberdir. Bu gazetenin aslına ulaşamamış olmakla berber çeşitli kaynaklardan, Aybar'ın buradaki yazılarında ele aldığı temel sorunların şunlar olduğunu okuyoruz: HP' nin kullarda din öğretimine izin verilmesi kararı gibi karşı devrimci nitelikteki faaliyetleri, anti-komünizm silahının Köy Enstitülerine karşı kullanılmaya başlanması…

Hür bu sırada yaşanan DTCF tasfiyesine karşı bir tavır takınmıştır. Bunun ve Yeni Sabah gazetesinin sıkıyönetim tarafından kapatılmasının eleştirilmesinin ardından Hür, 6 sayı çıkabildikten sonra sıkıyönetim komutanlığı tarafından kapatılan gazeteler kervanında yerini alır. Aybar sıkıyönetim komutanlığı aleyhine dava açsa da kazanamaz.

Gazetenin kapatılması Aybar'ı Hür'ün devamı niteliğinde bir gazete çıkartmaya itmiştir. Aybar'ın İstanbul'da gazete çıkartması yasaklandığından İzmir'den Demokrat görüşlü bir matbaa sahibinden gelen daveti değerlendirerek yeni gazetesi Zincirli Hürriyet 'i İzmir'de 5 Nisan 1947'de çıkartmaya başlar.

Zincirli Hürriyet haftada bir çıkan, bir siyasi gazetedir. Daha ilk sayısındaki "Niçin çıkıyoruz" başlıklı yazıda kendini şöyle anlatmaktadır:

"Zincirli Hürriyet İstanbul'da kapanan Hür'ün manevi mirasçısıdır… Zincirli Hürriyet'in uğruna mücadele edeceği hürriyetler medeni dünyanın "demokratik" ismini verdiği insanlık haklarıdır. Hani şu anayasamızda olup da nimetlerinden faydalanamadığımız hak ve hürriyetler… Zincirli Hürriyet ırk ve din farkı gözetmeden bu topraklar için yaşayan ve ölen anayasa haklarından mahrum edilmiş tüm memlekete evlatlarının gazetesidir… Dış politikada ise Zincirli Hürriyet istiklal savaşları ruhuna, Misak-ı milli ruhuna bağlıdır. Türk istiklalini daima her şeyin üstünde sayarken gizli veya açık her tür emperyalizmin amansız düşmanı olarak yaşayacaktır."

Bu girişten anlayabileceğimiz gibi gazete iç politikada özgürlükçü, dış politikada anti-emperyalist bir yayındır.

Gazetenin ismi de karakterini ortaya koymaktadır. İsminin nereden geldiğini araştırdığımızda, Tan baskınına sebep olan Görüşler dergisinde Sabiha Sertel'in makalesinin de aynı başlığı taşıdığını gördük. Ayrıca ilk sayıda Dostoyevski'nin kürek mahkûmluğunu bitirince

Zincirlerinin çözülüşünü anlattığı "ölü bir evden hatıralar" kitabından da bir pasaj verilmektedir.

"Yukarıdaki satırları okuduğum zaman bugün bütün insanlık hürriyetlerimizi kıskıvrak bağlayan zincirleri düşündüm. Bir gün olup da bunları koparabilecek miyiz acaba?"


diye sorulmaktadır, Beşer imzalı bu yazıda.

Gazetede Aybar'ın dışındaki yazarlara bakarsak, Hür'de de yazan Orhan Veli' yi görüyoruz. Orhan Veli "İstanbul Mektupları" bölümünde gazeteye İstanbul'dan haberler göndermekte ve bu bölümde yorumlamaktadır. Ayrıca Naci Sadullah Danış 'ı görmekteyiz. Ayda Bir 'de Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet ile çalışmış bundan başka Son Posta, Tan gibi gazetelerde yazmış olan Danış, Zincirli Hürriyet çıktığı sırada Sıkıyönetim tarafından İstanbul'dan sürülmüş olup, memleketi olan İzmir'e gelmiştir. Son olarak Adnan Cemgil adını görmekteyiz. En az diğer isimler kadar "tanınan" bir isimdir ve 1940'larda öğretmenlik yaptığı sıralarda Kenan Öner-Hasan Ali Yücel davasında Yücel'in M.E.B. içinde koruduğu komünistler arasında adı geçmektedir.

Aslında bu kadro bile Zincirli Hürriyet'in yazgısını belirlemektedir.

Zincirli Hürriyet İzmir'de 3 sayı yayınlanır. Şimdi bu 3 sayının içeriğine bir göz atalım:

Zincirli Hürriyet'in ilk eleştirdiği nokta CHP'nin "sakat demokrasi anlayışıdır". Adnan Cemgil, "Bize de mi lo lo!" başlıklı yazısında CHP'nin ve yayınlarının memlekette hürriyet varmış gibi göstermesine karşı çıkmaktadır.

Gazetecilerin iki günde bir mahkemeye düşüren matbuat ve ceza kanunlarından, canı istediği zaman gazete kapatan, gazetecileri hapse atan, seçimlerden sonra seçim üzerine münakaşa edilmesini yasak eden sıkıyönetim komutanlarının fermanlarından ve bunların yetmediği yerde devreye girdiğini iddia ettiği "beşinci kuvvet" in türediğinden bahsedilmektedir. CHP bu "sözde hürriyeti" halka dayatmak için "kızıl tehlike" söylemini kullanmıştır.

Bu bağlamda ele alınan diğer bir konu 1947 ara seçimlerini Demokrat Parti'nin boykot ederek katılmama kararı almasıdır.

Demokrat Parti, seçim sistemindeki yanlışlıkları ve artan baskıları, şikâyetlerinin dikkate alınmamasını, Hürriyet Misakı'nı [8] öne sürerek meclis içinde sessiz bir topluluk olmaktansa meclis dışında durmayı tercih edeceğini söylemiştir.

Zincirli Hürriyet de "Bravo Demokrat Parti'ye" başlığı ile bu kararı desteklemektedir. Aynı kararı Temmuz'daki Belediye seçimlerinde de Demokrat Parti'den beklemektedir.

Bu kararın verilmesi ile başbakan Recep Peker ve Demokrat Parti başkanı Celal Bayar eş zamanlı olarak yurt gezisine çıkarlar ve ikisi de aynı günlerde İzmir'e gelir. Bu arada İzmir'in çok partili hayata geçiş denemelerinde önemli olaylara sahne olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. [9]

İzmir yine iki parti arası ilişkilerde gerginliğin doruğa çıktığı yer olmuştur. Celal Bayar İzmir'de kendisini karşılayan kalabalık ve coşkulu kitle ile gövde gösterisi yapmıştır, aynı günlerde İzmir'de olan Recep Peker ise DP'nin seçimlere girmeme kararını eleştirmekte, onu kurulmaya çalışılan demokratik hayatın "yolunu kapamakla", "milli birliği bozmakla" suçlamaktadır.

Zincirli Hürriyet'te dış politikanın bu konuda bahane edildiğinden dem vurulmaktadır:

"Sovyetler aramızda ikilik çıkmasını gözlerken Amerika'da ancak demokrat hükümetleri tutacağını ilan ederken Demokrat Parti'nin Halk Partisini dış siyasette müşkül duruma sokması doğru değildir ."

Demektedir, Peker, fakat az sonra dış politikayı anlatırken de ele alacağımız gibi önemli olan demokrat olmak değil dışarıya demokrat görünmektir.

Demokrat Parti'nin desteklenmesinin yegâne sebebi " bu demokrasi oyununu bozmaktır ". Orhan Veli'den okuduğumuza göre burada Celal Bayar'ı karşılamaya gelen kalabalık kendi özgür iradesiyle gelmiş olsa da Recep Peker'in karşılanması için devlet dairelerine tebliğler geldiğinden, okulların tatil edildiğinden ve hatta bazı kimselerin buraya parayla getirtildiğinden bahsedilmektedir. Gazeteye göre Celal Bayar'ı karşılamaya gelen grup
" tam bir siyasi şuur örneğidir " ve Naci Sadullah'ın sözleriyle anlatmak gerekirse, "

İzmir'deki mitingler sırasında "Recep Peker'i karşılayan hususi otomobilin içi, Celal Bayar'ı taşıyan taksinin ise dışı harap olmuştur, Zira birisini başbakanımızın sıkleti, diğerini ise halk çoğunluğunun hasreti o hale getirmiştir
".

Gazetenin iç politika duruşunda belirleyici olan diğer bir nokta gazetede ele alınan "irtica" konusudur.

Halk Partisi yönetiminin çok partili hayata geçiş döneminde verdiği tavizlerden belki en önemlileri olan okullarda din derslerinin okutulmaya başlanması, imam hatip liselerinin ve ilahiyat fakültelerinin açılması, türbelerin açılması, köy enstitülerine yapılan baskıların başlaması, şu an bakıldığında şaşırtıcı görünse de bu dönemde CHP iktidarının yaptığı işlerdir.

Dış politika görüşüne bakarsak, Zincirli Hürriyet'in Soğuk Savaş'ın başladığı bu yıllarda yapılan tercihleri eleştirdiğini söyleyebiliriz.

1946 yılında Amerikan donanmasının en büyük zırhlılarından Missouri ile merhum Dışişleri Bakanı Münir Ertegün'ün naaşını Türkiye'ye göndererek Türkiye'ye verdiği stratejik önemi sembolik olarak ortaya koymuştur.

SSCB'yi askeri ve ekonomik olarak çevrelemeyi amaçlayan başkan Truman 1947 Martında Türkiye'ye 100, Yunanistan'a 300 milyon dolarlık bir yardım yapılmasını kararlaştırmıştı. Dönemde hakim olan Sovyet fobisi de bu yardımları kabul etmenin tartışılmaz bir seçenek olduğunu ve Sovyet tehlikesinden korunmak için zaruri bir seçenek olduğu inancını pekiştirmiştir.

" Asırlardır Çarlık Rusyası ile mücadele etmiş olan Türkiye şimdi de Sovyetleri bir tehdit olarak görmektedir ."

Aybar'ın gazetede yazdığı dış politika yazılarından da çıkardığımıza göre İkinci Dünya Savaşı sonrası halen bir düzen kurulmamıştır, Almanya'da sınır sorunları, iktisadi ve siyasi rejimi, Avusturya konusu gibi meseleler halen çözülmemişken Aybar'a göre Amerika Truman Nutku ile Rooseveltçi siyaseti terk ederek " dünyaya meydan okumakta ", ve barış ortamını tehlikeye atmaktadır.

Bunun bir " kutuplaşma " manevrası olduğu ortadadır. Amerika, İngiliz İmparatorluğu'nun dağılmaya başlamasıyla bir anlamda onun yerini almaya çalışıyordu. Ayrıca Aybar, " Yardım Mevzuunda Şunları da Bilmeliyiz " isimli makalesinde Amerikan silah üreticilerinin bu yeni silahlanma ortamından yararlanmalarını ele almaktadır. Bu ortamın üçüncü bir dünya harbine dahi yol açabileceğinden söz etmektedir.

Zincirli Hürriyet aynı dönemde çıkan gazetelere göre dış politika ile ilgili yazılara daha geniş yer vermiştir ve zamanının en güncel sorunu olan Amerikan yardımları gerçeğini halka anlatmaya çalışmıştır.

Bu yardımların

" kara gözlerimize âşık olduklarından değil, Orta Doğu'daki petrol menfaatlerini tehlikeye düşmemesi için "

yapıldığını, Amerika'nın

" bir sürü lastiği aşınmış jeep otomobilleri, vidası gevşemiş tankları, cıvatası laçka olmuş topları, Amerika'ya geri götürmek masrafından da kurtulacağını, Türkiye'ye verilecek yardımın da çoğunlukla bu malzemenin teşkil edeceğini ",

" Amerika'nın yardım bahanesiyle Türkiye'de askeri ve sivil personel bulundurarak yardımın kullanılış şeklini kontrol edeceği "ni

söylemiştir, Aybar. Ayrıca ona göre bunları kabul etmek düpedüz Amerikan mandası olmaktır, " hem de çok ucuza mal edilmiş bir manda "…

Ayrıca Aybar bu dönemde tırmanmaya başlayan kutuplar arası gerginliğe bakarak, Sovyetler ile ABD arasında her an bir çatışma çıkabileceğini, bu durumda ABD yanından taraf olmuş Türkiye'nin de savaşa her an dâhil olup iki büyük güç arasında kalarak deyimi yerindeyse " Polonya Sendromu " yaşayabileceğini düşünmektedir.

" Türkiye üçüncü bir harpte harp hattı üzerinde en ön saftadır ve mukadderatı Polonyanınkine benzer. Böyle bir harpte kim kazanırsa kazansın Türkiye kaybetmeye mahkûmdur ".

Türkiye' ye bu yeni dönemde biçilen rol ABD silah stoklarını absorbe edecek, bölge çıkarlarına göz kulak olacak muhtemel bir savaşta kendini siper edecek bir "müttefik" tir.

Aybar Türkiye'ye yardım isteyip istemediğinin sorulmadığını söylemekte ve durumu tam olarak şöyle tanımlamaktadır,

" Truman Dünyayı Harbe Sürüklüyor "

başlıklı makalesinde:

Türkiye böyle bir maceraya atılmalı mıdır sorusuna ise Aybar'ın verdiği cevap şudur: " her şeyden evvel her şeyin üstünde istiklal " :

" istiklalimize kastedenler bu kez ordularla değil bir yardımın yaldızlı paravanası arkasına gizlenerek üzerimize yürümektedirler ."

Aybar'ın "Bu yardımın Aleyhinde Bulunmak Her Türk İçin Mukaddes Bir Vazifedir " başlıklı yazısında yardımlara karşı durmasının sadece duygusal bir tepki olmadığını görmekteyiz.

Aslında Sovyetler'in Türkiye'ye karşı düşmanca bir siyaset takip ettiğini kabul etmekle beraber Sovyetler o dönemde bu amaçlarını gerçekleştirmeye kadir değildir keza savaştan, galip olarak olsa, da yeni çıkmıştır ve böyle bir hamle yaparak yeni bir savaşı göze alması en az on yılı bulacaktır. Beş senelik Sovyet Planları da bunu göstergesidir. Fakat haydi savaş açtıklarını ve ABD yardımlarını kabul etmediğimiz için tek başımıza olduğumuzu farz edelim, ABD ve hatta Britanya yine de kendi menfaatleri gerektirdiği için yardıma koşacaklardır. Bu bakımdan aklıselimin emrettiği iki taraflı denge politikasını bırakıp, kendini ABD menfaatlerine bağlayarak riske atmak mantıksızıdır.

Aybar belki de en kritik cümlelerini " Amerikan Yardımını Bizde Kimler İstiyor? " başlıklı yazısında öne sürmüştür. Ona göre Türkiye'de yardımların gelmesini bekleyen kesim şöyle düşünmüştür:

" demokrasi diye feryat etmelerine rağmen dünyanın şu kararsız vaziyetinde Amerikalılar da İngilizler de tıpkı Franko'yu tuttukları gibi bizleri de pekâlâ tutabilirler. Çünkü bizim yerimize geçeceklerin bilfarz demokratik bir siyaset izlemesinden korkuyorlar. Eğer yarınki harpte Amerikalıların tarafından olmağı ve şimdiden Amerikan emellerine hizmet etmeği kabul edersek Amerikan yardımıyla daha sekiz on sene daha yerimizde kalırız ."

Bu nedenden ötürü yardımı isteyen ilk grup Halk Partililerdir.

İkinci grupta karaborsacılar, vardır ki Amerika'nın da Gümrük resimlerinin indirilmesi için hükümete baskı yapmasını ummaktadırlar.

Son grup ise Amerikan muhipleridir.

Bu dönemde yardımlara karşı duran yok gibidir.

Hem CHP eksenli gazeteler hem de örneğin, Vatan'da Ahmet Emin Yalman, yardımları safiyane bir iyimserlikle karşılayan yazılar kaleme almaktadır. Zincirli Hürriyet bu yazarları da sayfalarında eleştirmeyi ihmal etmez.

Zincirli Hürriyet, dönemini iyi kavramış bir gazetedir.

Emperyalizme kapının aralandığı bu günlerin bir dönüm noktası olduğunu, yardımlardan dünyada ve Türkiye'de kimlerin faydalanacağını, vatanın güvenliğinin ve istiklalinin nasıl feda edildiğini iyi analiz etmiştir.

Dünya'da ve Türkiye'de yayılan Üçüncü Dünya savaşı fobisinin, milliyetçi söylemlerin, galeyana getirilen kitlelerin işlevinin ve dolayısıyla belki de kendi sonunun farkındadır. Bu bilinç düzeyi ile "zincirlerinden kurtulmayı bekleyen" halk kitlelerini bilinçlendirmeyi amaç edinmiştir.

" Zincir'de olduktan sonra, ister ağanın zincirinde ol, ister karaborsacının, ister halk partisinin, İster Amerikalının fark etmez. Zincir Hep zincirdir. Belki yabancı zincir birazcık daha ağır gelir… "

Yankı bulan bu üç sayının ardından Zincirli Hürriyet'in üçüncü ve İzmir'deki son sayısı 19 Nisan 1947'yayımlanır.

Aynı gün İzmir haftalarca tartışılacak bir gösteriye sahne olacaktır. Gösteri tıpkı Tan baskınını anımsatacağı gibi, "bir kızıl neşriyat olan Zincirli Hürriyet"e karşı "vatanperver, milliyetçi" gençlik tarafından yapılmıştır.

Öğleye doğru İzmir Cumhuriyet Meydanı'nda İnönü, Atatürk ve Kız Liselerinden öğrenciler toplanmaya başlar. Toplanan kitle Demokrat Parti'ye yakın yayınlarda 150 civarı, Halk Partici yayınlarda 1500 civarı olarak telaffuz edilmiştir. Toplanma gerçekleştikten sonra Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu öğrencisi Talat Orhon bir sandalye üzerine çıkarak 4 Aralık Tan baskınında gençliğin antikomünist refleksini övücü bir konuşma yapar. İzmir gençliğinin de benzer bir dersi Zincirli Hürriyet'e vereceğini burada açığa vurmaktadır.

Öğrenciler Birinci Kordon'u takiben yürürler, ellerinde İnönü ve Atatürk resimleriyle, Saman İskelesinin bulunduğu yere Doğanlar Basımevi'ne gelirler. Matbaa Cumartesi olması sebebiyle kapalıdır. Gençler içeri girip buldukları gazeteleri sokaklara saçarlar, matbaayı tahrip ederler. Buradan Konak Meydanı'na gelirler, olaylar Kemeraltı'na doğru yayılır. Burada bazı göstericiler bayilerde buldukları Marko Paşa ve Zincirli Hürriyet sayılarını da paramparça ederler. Kemeraltı Karakolu önünde tekrar toplanan gençler, buradan hükümet binası önüne gelip İstiklal Marşı söyledikten sonra dağılırlar.

Tabii bu olayları dönemin gazetelerinden okuduğumuzda farklı anlatımlara rastlayabiliriz.

Örneğin Ulus'a göre

" Bir heyet matbaaya girip, Türk gençliğinin hissiyatına hürmet edilmesini ve bir daha bu gazetenin basılmamasını rica eden bir mektup bırakmıştır ".

İzmir'in Ulus 'u diyebileceğimiz Anadolu'ya göre

" gençliğin bu tamamen şuurlu, milliyetçi, coşkun tezahürleri halk tarafından alkışlanmış, bu bilinçli tezahürde en ufak bir taşkınlık yaşanmamıştır ".

Diğer kanattan Vatan ise " bu gençlerin ekseriyeti liselilerden oluşmaktadır " demektedir.

Ayrıca 20 Nisan 1947 tarihli Ulus şöyle bir açıklama getirmektedir:

" Adnan Cemgil de yazısında Türk gençliğinin bundan evvelki milli nümayişlerinden bahsederken, bunun Halk Partisi tarafından tertip edilen sokak nümayişleri olduğundan dem vuruyor. Bu suretle Türk gencinin milli hislerine hakaret ediyor onu şu veya bu partinin tesirinde sanıyordu. Tesadüfe bakın… Sütunlarında böyle bir yazı taşıyan bir gazete dün gençlik tarafından yırtılıp ayaklar altına alındı. "

Bu farklı yorumlar arasında olayın en geniş yer bulduğu gazeteler arasında İzmir'in iki taraftan gazeteleri Demokrat İzmir ve Anadolu'yu görüyoruz. Olaylar bu iki gazete arasında günlerce sürecek bir polemiğin başlangıcı olacaktır.

Anadolu'ya göre Zincirli hürriyet'in fikirleri " Moskova mamulâtı"dır . " Türkiye boş yere halen silâhaltında değildir ", esas Aybar'ın yazdığına uyup Sovyetlere karşı boş bulunulursa Türk askerinin kanı boş yere dökülecektir.

Halkın tepkisini de zaten önceki milliyetçi dışavurumları küçümseyen ve milli duyguları tahrik eden bu gazete şahsen meydana getirmiştir.

Demokrat İzmir ise olayı farklı şekilde ele almıştır.

Mitingi kışkırtanın Halk Partisi teşkilatı olduğu, tepkinin hoyratça ve anti demokratik olduğu ima edilmektedir. Mitingin ertesi günü Demokrat İzmir, sayfalarını Aybar'a açmıştır. Aybar'ın sözleri şöyle başlamaktadır:

" bunu beklemiyordum desem yalan olur. Gençlik adı altında kazan kaldırtmak bugün siyasi ananemizin bir parçası haline gelmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi Sıkıyönetimin ve anti demokratik kanunların kâfi gelmediği yerde gençliği kullanıyor… İktidar Partisi kendisi için tehlikeli addettiği her hareketi evvela bir kızıllık damgası ile damgaladıktan sonra gençliğin asil! Heyecanına terk ediyor… Kızıldır dedikleri Zincirli Hürriyet'te ve sıkıyönetimin kapattığı Hür'de ve bugüne kadar yazdığım yazılarda kızıl denilecek ve toprakların bu vatanın menfaatlerinden ve bu milletin biraz daha müreffeh, müstakil ve hür yaşaması endişesinden başka gizli veya açık bir maksat takip eden bir tek satır, bir tek kelimeyi o "asil heyecanlı" gençlerden göstermelerini isterim. Ama o "asil heyecanlı gençler" yırttıkları gazeteyi eminim okumamışlardır bile"

diye devam eden uzun bir yazı yayınlanır gazetede. Aybar gençleri alet olmamaya çağırmaktadır.

Bundan hemen sonra Aybar'ın satırlarına cevap, polemik boyunca milliyetçi gençlerin sözcülüğünü yapacak gösterici gençlerden Talat Orhon 'dan gelecektir. Orhon yazısında gerçekleştirdikleri olayın DP-CHP çekişmesiyle bir ilgisi olmadığından, CHP oyuncağı olmadıklarından bahsetmektedir.

Buna cevap bu kez Demokrat İzmir yazarı Mithat Perin 'den gelecektir.

" İyi veya fena bir vatandaşın hakkına malına tecavüz edilmesine nasıl göz yumulduğundan "

yakınmaktadır. Gerçekten az önce belirttiğimiz gibi karakolun, vilayet konağının önlerine kadar taşan olaylarda polis kesinlikle müdahale etmemiştir. Bunun üzerine polemik ileriki günlerde Anadolu'ya gerçekten varolup olmadıkları asla bilinemeyecek olan "nümayişçi gençlerin mektupları" ve Demokrat İzmir yazarları arasında sürüp gidecektir. Uzun süren bu tartışmalara rağmen Zincirli Hürriyet'in İzmir günleri sona ermiş, ama deyim yerideyse son nefes henüz verilmemiştir.

Sıkıyönetimin kalkmasının ardından Şubat 1948'de Aybar, Zincirli Hürriyet'i bu kez İstanbul'da yayınlamaya girişir. Gazetenin formatında ve tutumunda bir değişiklik yoktur. Ancak yazın kadrosuna bakarsak, öncekini aratmayacak derecede dikkat çekicidir.

İlk sayılarda yer alan Aybar ve Orhan Veli'nin dışında bu sayıda Sabahattin Ali, Aziz Nesin, çizer Mim (Mustafa) Uykusuz 'u görebiliriz. Bu kadro, zamanın defalarca kapatılmasıyla meşhur diğer bir muhalif gazetesi Marko Paşa' yı hatırlatmaktadır. Aziz Nesin ve çizer Mim Uykusuz gazetenin son sayfasında mizah yazıları ve çizgilerle Marko Paşa'yı Zincirli Hürriyet'in son sayfasına taşımışlardır.

Ayrıca gazetenin ilk sayfasında Zekeriya Sertel 'in İtalya'dan yazı göndereceği müjdelenmektedir. Zincirli Hürriyet'e yazdığı sırada Aziz Nesin cezaevindedir. Zincirli Hürriyet "dosta düşmana beyanname" si ile yeniden çıkış şartlarını bize şöyle anlatmaktadır:

"İşte tekrardan çıkıyoruz. Aylardır susturulduktan sonra ilk fırsatta tekrar çıkıyoruz. Ama ümide kapılmadan çıkıyoruz. Çünkü biliyoruz ki bugün efendilerimiz yalnız Demokrat Parti liderlerinin, ırkçıların, bir de yobazların konuşmasına müsaade buyurmuşlardır. O da Vaşington'a sadık kalmak şartıyla."

Aziz Nesin Zincirli Mizah köşesinde "Ey Türk Faşisti" isimli yazısında gazetenin başına gelenlere gönderme yapmıştır:

" birinci vazifen Türk matbaalarını yıkmak, makineleri ısırmak, demirleri dişleyip, duvarlara saldırmaktır… Bir gün nümayiş yapmak için emir alırsan bütün polisleri yanında bulacaksın… Muhtaç olduğun kazma, balta Halk Partisi'nin ambarlarında mevcuttur… "

diyerek bitirmektedir.

Ayrıca "İşte Hesap Veriyoruz " isimli yazısında gazetelerinin sermayesinin Moskova'dan geldiği gibi, atılan iftiralara karşı çıkmaktadır.

"İşte hesap veriyoruz, çıkardığımız gazeteler anlımızın teridir" demektedir Nesin ve gazetelerinin sermayesinin de hiç de büyük olmadığını" söylemektedir. Esas hesap vermesi gereken ona göre " gazetenin sermayesi kadar parayı bir gecede yiyen kodamanlardır ". Burada iktidarın bir oligarşi sınıfı olarak da algılandığını görmekteyiz.

Zincirli Hürriyet'in bu sayısında tutumunun da netleştiğini görebiliriz.

Hürriyet ve demokrasi sözcüklerinin

" Halk Partisi'nden ümmetçilere, diktatör eskilerinden faşist çıraklarına kadar "

herkesin dilinde olduğundan söz edilmekte ve Zincirli Hürriyet'in hürriyet anlayışının halk yığınlarının özgürleşmesine dayalı, toplumcu bir özgürlük anlayışı olduğu, herkes için insanca yaşamı savunduğu, ekonomide toplumsal faydanın kar amacının önüne geçmesi gerektiği, Orman ve Madenler işletmelerinin devletleştirilmesi gerektiği gibi görüşlere rastlamaktayız. Dış politikada da ABD kaynaklı paranoyaların, kendimizi ortada bir savaş dahi yokken kendimizi kutuplaşmaya dâhil etmenin savaş kışkırtıcılığı olduğu, Rusya ile İstiklal Savaşı'nın ilk günlerinden beri kurulan dostluğun bozulmaması gerektiği söylenmiştir. Tek taraflı bir dış politika izlenmemelidir.

Yani Aybar'ın sözleriyle

"Ne Sovyet peykliği, ne Amerikan Köleliği"…

Aybar'ın bu sayıdaki "İleri Değil Geri Gittik" başlıklı yazısı, ülkenin demokratikleştirildiği iddia edilirken bunun tam tersi iddialara yer vermektedir.

Halen CHP program ve nizamnameleri Anayasa'dan üstün bir konumdadır. Tekke zaviyeler ha açıldı ha açılacaktır. Kitaplar yakılmakta, üniversitelerden hocalar kovulmaktadır. Kendisine artık Milli Şef denmese de İnönü halen Milli Şeftir. 1946 seçimlerinde Peker'i başa getiren İnönü, 12 Temmuz beyannamesi ile Demokrat liderleri de "tava getirmiştir."

Bu sözler, Demokrat Parti'den olan beklentilerin sonlandığını, "Demokratik Muhalefet Cephesi"nin sonlandığını da göstermektedir:

"tatlı bir rüya idi. Bir kısmımız uyandık. Bir kısmımız da uyanmak üzeredir. DP bir kurtuluş hareketi olabilecekken baskıcı bir rejimle anlaşmıştır
"

Sonuçları açısından belki de en önemli yazı Sabahattin Ali'ninkidir.

"Asıl Büyük Tehlike Bugünkü Ehliyetsiz İktidarın Devamıdır"

başlıklı, son derece sert bir üslupla iktidarı eleştirdiği bu yazı bildiğimiz kadarıyla Bulgaristan'a kaçarkenki ölümünden önceki son yazısıdır.

Zaten son günlerde izlendiğini söylemektedir, kaçış kararını vermesinde yahut zaten faili meçhul denebilecek ölümünde bu yazının da etkisini aramak yersiz olmayacaktır.

Yazıda iktidar " ehliyetsiz bir idare makinesi " olmakla, " milletin ekmeğini, kömürünü bile temin edemeyecek beceriksizlikte " suçlanmaktadır.

" 25 senenin hesabını veremeyecek olmanın korkusuyla halkçı maskelerini atmış, zorba valiler, eli sopalı jandarmaları ve yabancı bir devlete dayanarak ayakta durmaya çalışmaktadır", "her şey eski tas eski hamamken bir de çok partili demokrasi diye bir şey tutturmuşlardır. "

İngiltere ve Amerika da Ortadoğu'daki çıkarları için bu sözüm ona demokrasiyi desteklemektedir. Bu yazı sebebiyle açılan davadan dolayı Aybar bir yıl hapis cezasına çarptırılır. Bunun üzerine, hiçbir matbaa gazeteyi basmaya artık cesaret edememektedir.

Aybar da bunun üzerine "Vali Lütfi Kırdar'a açık mektup" başlıklı bir broşür bastırır, o broşürdeki bir cümleden ötürü cumhurbaşkanına hakaret davası açılır ve 3 yıl hapse mahkûm edilir.

[10] Nazım Hikmet de hapistedir, Nesin zaten hapistedir –üçü de Üsküdar Paşakapısı ceza evindedir- , S.Ali ölmüştür. DP cephesine hiç inanmayan sol kanadın –TKP- ise zaten büyük tevkifattan sonra parlamenter sahada bir şeyler yapabilmesi imkânsız gibidir.

Böylece çok partili hayat Türkiye'de sağ partilerden mürekkep biçimde kurulur. Sol bir partinin parlamentoda söz söyleyebilmesi için Türkiye'de 60'lı yılları beklemek gerekecektir.

Aybar bundan sonra, gazetesinde de izler bulabileceğimiz "özgürlükçü sosyalizm", "demokratik yoldan sosyalizm" gibi özlemlerini TİP ile gerçekleştirmeye çalışacağı 1960lara kadar nispeten suskun bir döneme girecektir.

Aslına bakarsak, Zincirli Hürriyet ve başına gelenler Aybar'ın sosyalizmin temel sorunlarına karşı öne sürdüğü özgün fakat bir o kadar da tartışılır tezlerini oluşturan kişisel ve toplumsal koşulları anlamamızı sağlamaktadır

[1] Taner Timur, "CHP savaşa sonunda "varlıklı kesimlerin bir kesimiyle bir baskı aracına dönüşmüş idari mekanizmanın temsilcisi haline gelmiştir." der.

[2] Uğur Mumcu'nun "Aybar ile Söyleşi"sinden.

[3] Niyazi Berkes'in deyişiyle.

[4] "…kalkın ey ehli vatan, mücadele başlıyor Çünkü en azgın ve insafsız propaganda zehiri dökmesine müsaade edemeyiz. Bunları susturmak hükümete düşmez söz eli kalem tutan gazetecilerin ve yurttaşlarındır…"

[5] Dönemin sıkıyönetim savcısı Kazım Alöç nümayişe sevkettiği iddia edilen 8 kişiyi sorgulamak için İstanbul Emn. Müdürlüğüne gelir, Halk Partisi Müfettişi Alaattin Tiritoğlu bu kişilerle sohbet etmektedir. (Alpay Kabacalı, Türkiye Basınında Demokrasi. S.195)

[6] Görebildiğimiz kadarıyla, bu dönemde komünistlikle suçlanan gazetelerin çoğu bu niteliği taşımamaktadır. Yalnız, Sendika, Ses, Gün, Gerçek, Yığın ve Marko Paşa da bir miktar, solda sayılabilir.

[7] Hatta kapatıldığının haber yapılması dahi yasaklanabilmektedir.

[8] Demokratik olmayan ve anayasaya aykırı yasaların kaldırılmasını; seçimleri yargının denetlemesini; Cumhurbaşkanlığı makamının parti liderliğinden ayrılmasını istiyorlardı.

[9] . Tıpkı Serbest Cumhuriyet Fırkası olayındaki gibi; bu sırada Celal Bayar'ı karşılamaya gelen kalabalığın üstüne güvenlik güçlerinin ateş açtığı bilinmektedir. (Fethi Okyar'ın İzmir Palas Oteli'nin önündeki konuşmasının coşkuyla karşılanması üzerine, Anadolu gazetesinde Denizli mebusu Haydar Rüştü Bey Serbest Fırkayı yeren bir yazı yazar. Halk Fırkasını protesto eder, Halk, Fırka binasını taşlamaya başlar. Güvenlik kuvvetlerinin halkın üzerine açtığı ateş nedeniyle bir çocuk ölür.

Çocuğun babası Fethi Beyi'in ayaklarına çocuğunun naaşını bırakarak: "İşte size bir kurban, başka lazımsa veririz yalnız sen bizi kurtar" demiştir.)

[10] 1950 genel affına kadar yaklaşık 10 ay cezaevinde kalır.


( Araş. Gör. Açalya Temel'in 8 Ekim 2006'da Tarih Vakfı'nın İstanbul'da düzenlediği Mehmet Ali Aybar Sempozyumu'nda yaptığı konuşma )




www.acikistihbarat.com
Açık İstihbarat @ 2007