Felsefe, başta bilgi olmak üzere insan ve toplum sorunlarına en geniş çerçevede bakan bir disiplin olarak karşımıza çıkıyor. Bilgiler, toplumların yapılarına göre de biçim almaktadırlar. Bu yüzden felsefe ile bilgi sosyolojisi arasında bir ilişkinin de üzerinde durmak kaçınılmaz oluyor. ODTÜ Felsefe Bölüm Başkanı Pro/.Dr. Ahmet İnam ile bilgi sorunundan giderek bu konunun toplumumuzda nasıl bir ortam bulduğunu, ülkemize özgü jilozof-aydın modelini, tasavvufu, İslam jelsefesini, jelsefecinin toplum sorunlarına yönelişinin yanısıra, bir zamanlar öğrencisi olduğu bugün de Bölüm Başkanlığı yaptığı ODTÜ'nün özellikleri üzerine görüştük.
» Bilgi, felsefeye en yakın kavram diye düşünülebilir. Bilgiyi felsefede olduğu gibi sanatta, felsefede, siyasette ve bilimde de buluyoruz. Bu alanlarda bilgili kişilere bilinçli de diyoruz. Oysa dinsel alanda, teknik ortamda da bilgi var. Hatta bir yemeğin nasıl yapıldığını bilen, bir kahve oyununda bir kağıttan sonra hangi kağıdın atılacağını bilen var. Bilgi ne olduğu belli olan bir çıkarım değil mi? Bir bulanıklık mı var? Bilgiyle bilgi olmayan nasıl ayrılıyor?
Bence bir bulanıklık yok. Önce bilgiyle eski dildeki malumatı birbirinden ayırmak lazım. Batıda bilgi çağı deyince enformasyon çağı anlaşılır. Bu bizde yanlış olarak anlaşılıyor. Enformasyon her türlü bilmeyle ilgili ama bu bakış felsefece doğru değil. Felsefe olsun sanat olsun bilim olsun bunların bilgisi enformasyon değil. Felsefece söylersek bunlar episteme'dir. Bilgi budur. Enformasyon ise doksa olarak ifade edilmelidir, yani bu da sanı'dır.
Bilinçli insan deyince de episteme sahibi olan insan anlaşılmalıdır. Yani sanı'nın değil episteme'nin geçerli olduğu yerde bilinçli insandan söz edilir. Çünkü episteme farkında olarak bilmedir, oysa her bilme böyle değildir. Yani kağıt oynayan hangi kağıttan sonra hangisini atacağını biliyor, buna bilinçli diyemeyiz. Ama oynadığı oyunun insanı, kendi hayatındaki yerini nasıl etkilediğini düşünüyorsa bilme olarak, düzeyli bir bilme oluyor, bilinçli oluyor.
Yani her şeye bilgi derseniz buradan hareketle de her bilgi sahibini bilinçli sayarsanız, tümünü olmazsa da bazı hayvanları da bilinçli saymak durumunda kalırsınız ki, bilincin insana ait olduğu bilinen bir şeydir. Çünkü onlar da yiyeceğini nereden bulacağını biliyor ve arayarak buluyor da. Zaten bilinç eskiden beri yalnızca insanda vardır deniyor.
» Nietzsche, Doğunun peygamberleri, Batının filozofları var, diyor, ne dersiniz?
Bence Batının da peygamberleri var. Çünkü peygamberleri her kültürde görebiliyoruz.
Fakat filozofları her kültürde göremiyoruz. Filozof olması için bir toplumda eskiye varan bir felsefe geleneğinin olması lazım. Felsefe her kültürde gelişmiş değil. Ama dili, edebiyatın, hekimliğin geliştiği toplumlarda bilgelerden söz edilebilir. Ama her kültürde filozof yok.
» Mesela bizde, Anadolu'da filozof...
Burada Bizanslılar, yani Batılılar yaşamışlar, bu yüzden bizde senin dediğin manada hem peygamberler hem de filozoflar çıkmış. Dolayısıyla onlar arasında bir farklı tarz insan daha var. Bunlar hikmet sahibi insanlar. Bunlara bilge diyoruz.
Yani hakim insanlar da var. Bu topraklarda her üçü de bulunmuş. Özellikle Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde, Büyük İskender'in seferlerinden sonra, kentlerin dağılmasıyla ortaya çıkan kaos ortamında bu topraklardan çok sayıda peygamber geçtiğini düşünüyorum.
» Bu üç tipin farkları...
Peygamber Nebi'dir, ilahi bir mesajı taşıdığını, Tanrıdan haber getirdiğini söyler. Bilge ile filozofun böyle bir iddiası olamaz. Bilge yaşam bilgisini ve deneyimini iç-selleştirmiş kişidir. Ve o bilgisiyle yaşam sorunlarına belli bir tavırla bakabilen, deneyimli, görmüş geçirmiş biridir, görgü sahibidir. Filozof ise genel olarak kuşku ve soruşturmadan yola çıkandır.
» Siz birçok konuşmanızda, yazılarınızda "Bizde destan, edebiyat, fıkra, masal, bilmece, folklor var" diyorsunuz. Fakat bunlar felsefe değil ki. Bizim felsefe daha mı güdük. Sırf bizde de var demek için mi söylüyorsunuz?
Güzel söylediniz. Benim bizde de var dememin nedeni aşağılık kompleksinden kaynaklanmıyor. Çünkü gerçekten bizim kültürümüzde önemli bir hikmet sandığı var, bilgelik sandığımız var. Dediğiniz doğru, bu sandık felsefe sandığı değil. Bu sandık hikmet ve kültür sandığıdır.
Bizimki bir simyacı sorunudur. Elimizde cıva var, bakır var, biz ondan altın yapacağız gibi bir şey. Biz bizdeki unsurları felsefeye dönüştürme sorunu yaşıyoruz. Yani kaynaklar var ama bunlar çok iyi bilinmiyor. Bilenlerin de felsefeyle ilgileri yok. Felsefeyle ilgisi olup da batıyı bilenler bizim birikimimizi bilmiyor. Biz sandığımızı açıp oradan çıkardıklarımızı felsefe ışığına tutup, orada bir felsefe etkinliği oluşturacak enerjiyi elde edemiyoruz.
Ben bizde de felsefe var diye böbürlenmiyorum. Ama bunun olanaklı olduğunu, bunun olanakları olduğunu söylüyorum. Bizde felsefe yapacak kendimize özgü felsefemiz var. Ne yazık ki birçok kültür kendine özgü malzemeden felsefe devşiremiyor.
» Devşiremeyen toplumların durumu...
Tabii böyle toplumlar batıyor diyemeyiz. Mesela biz toplum olarak daha çok sonuçlara bakıyoruz. Sonuçlara yönelen pragmacı bir kültür olduğumuzdan felsefe belki, senin deyiminle güdük kalıyor. Bu bana çok trajik gelmiyor, bir araştırma yapmak, sonrakilere işaretler bırakmak gerekiyor. Felsefe olursa dediğim gibi edebiyat olur, sanat olur, sosyal bilimlerde, doğa bilimlerinde gelişmeler olur.
» Siz Mevlana, Yunus, Nasreddin Hoca diyorsunuz, günümüzden örnekler yok mu? Örneğin Nazım Hikmet, Sabahattin Ali nerede duruyor?
Önemli bir soruna değindin. Evet hep eskilerden örnek veriyorum. Bunun yeni dönemlerde de örnekleri var. Nâzım Hik-met'in buralı olduğu kesin. Bence onun bir hikmet temeli vardır.
Nazım, kendini Marksist ve enternasyonal bir platformda görse de o bu toprakların, bu ülkenin insanıdır. Şiirlerini de Türkçe yazmıştır. Yalnız Türkçeyle yazmakla kalmamış, bu kültürü, bizim toprakları, bakış tarzını, dünya görüşünü bizim kültürümüzden giderek oluşturmuştur. Yani Nazım bizim hikmet sandığımızda çok önemli bir isimdir, Sabahattin Ali de öyle değil midir?
» Bu adlar tek değil sanırım, sizin önemsediğiniz başka isimler de vardır herhalde...
Tek değil elbette. Melih Cevdet mesela. Onun denemeleri değil ama şiiri çok önemli bir yerde duruyor. Denemelerinde sığ bir pozitivist olsa da şiirlerinin ufuklar açacak düzeyde olduğunu düşünüyorum.
Burada da aynı sorun, bizim şairlerin de iyi anlaşıldığı kanaatinde değilim. Edip Cansever var. Bunlara yakından baktığınızda yazılan şiirler felsefeye büyük olanaklar sağlıyorlar. Belki bunun kendileri de farkında olmayabilir, o ayrı. Hatta bunlar derinlemesine felsefe de bilmiyor olabilirler.
Asaf Halet'i düşünün. Bizim mistik geleneğimizin izlerini sürüyor, çok özgün, değil mi? Dağlarca'nm "Çocuk ve Allah"ını ben çok önemsiyorum. Necip Fazıl'da da yeni açılımlar getiren özellikler bulunabilir. Romancılarımızda da; A.Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay, Bilge Karasu'da felsefeye açılan yerler bulunduğuna inanıyorum. Ferit Ed-gü'yü de unutmamalı. Bizim hocamız, senin de üzerine tez çalışması yaptığın Nermi Uygur da hem felsefeci hem de edebiyatçı yanıyla önemlidir.
Salah Birsel önemli vs. Yalnız bence yine de önceliği eski değerlere vermekte yarar var. Çünkü onlar pınara daha yakın. Biz de pınara yakın durmalıyız. Husserl'in "şeylere dönelim" dediği gibi bizim de öncelikle pınara yakın olana dönmemiz gerekir.
» Peki, pınara dönelim...
Pınarın başında öncelikle Ahmet Yesevi'yi buluyoruz. Peşinden Yunus ve Mevlana geliyor. O kaynaklarda gerçekten çok büyük işaretler var. Yani Mesnevi'yi açıp okuduğunuzda bunu anlarsınız. Yani Mevlana okundu da ukalalık ediliyor değil.
Bir defa Mevlana'yı hikmet sandığı olarak açan yoktur benim bildiğim. Yani Fars dili-edebiyatını bilip Mevlana uzmanı olabilir ama onu açıklama gücüne ulaşabilen yoktur. Bizim ilahiyatçıİarın falan Mevlana çalışmaları var ama çok verimsiz. Onları Mevlana'yı felsefi bakışla kavrayıp bize açmada yeterli bulmuyorum. O çalışmalardan da yararlanılır ama daha verimli araştırmalara ihtiyaç olduğu kesin. Keza Yunus Emre için de aynı şeyler söylenebilir.
Onlara turistik yöneliyoruz. Mevlana deyince "kim olursan ol yine de gel" diyen biri anlaşılıyor, Yunus deyince de onun birkaç dizesi akla geliyor. Oysa bu değerler o denli basit değil. Bu değerlere ne yazık ki gereği gibi sahip çıkamıyoruz. Divan şiirimiz de inanılmaz bir sandıktır. O da aynı şekilde açılmış, anlaşılmış değildir.
Bu şiiri araştıran uzmanlar da doğru dürüst felsefe, antropoloji, dünya tarihi bilgisine sahip olmadıkları için çok mesleki ve dar alanda sıkışıp kalıyorlar. Yani halk şiirinde olsun, divan şiirinde olsun, felsefece devşirilecek malzeme de verimli olmuyor. Karacaoğlan, Pir Sultan gibi halk şairlerinden neler neler çıkar, yeter ki sorunun özüne girebilelim, şeylere dönebilelim.
» Pir Sultan ve Şeyh Bedreddin'in bir ayrıcalığı olsa gerek...
Bunların tasavvuf felsefesi bağlamında düşünülmesi gerektiği açıktır. Bizde tasavvuf hep dini açıdan yorumlandığı için sorun anlaşılmıyor. Yani Youngcu perspektiften soruna pek bakılmamış. Gerçi denemeler var. Akademik kafa her şeye dar bakıyor.
Pir Sultan üzerine çalışılacaksa ve edebiyatçıysa onun bakış açısının kalıpları bellidir.
Şiirlerinin biçimini, Pir Sultan'ın yaşadığı çağı incelemekle, kaç tane Pir Sultan vardı gibi sorulara yanıt aramakla yetinecektir. Sonuçta bu ayrıntılar içinde kaybolan araştırmacı Pir Sultan'ın mana dünyasını ortaya çıkarmakta yetersiz kalıyor. Pir Sultan için söylediklerimizi Şeyh Bedreddin için de söyleyebiliriz.
Bence tasavvufa ladini (din dışı) açıdan bakmak gerekiyor. Oysa bizde tasavvufu bilenler çoğu kez dindar adamlar. Oradaki insani sembolleri hep dini açıdan yorumlamaya çalışıyorlar. Halbuki ben tasavvufun din dışı bir boyutunun da bulunduğunu düşünüyorum.
» Batı eski değerlerden nasıl yararlanıyor?
Heidegger'i düşünelim. Eski Yunan kültüründen yararlanıyor. Heidegger'in kendisi pagan değildi. Ama pagan kültürünü çok zengin biçimde yorumlamıştır. Ben bizdeki tasavvuf felsefesini de ladini açıdan yorumlamaktan yana olduğumuzu söylüyorum.
» Bizdeki yetersizlik, kısırlık nereden kaynaklanıyor? Bunun İslam felsefesiyle ilgisi...
Aslında bizim, ilahiyatçıların kafir dediği ilahiyatçılara ihtiyacımız var. İslam teolojisi yapanların hepsi dini bütün Müslüman'dır. Çoğu böyledir ve bunlar dinsel kalıplar dışına çıkamazlar.
Geri kalanı da, eğer varsa, ses çıkaramaz, örneğin rakı içse bile gizlemeye çalışır. Yani bizim dinsiz, İslam çalışanlarına ihtiyacımız var.
Ben öğrencilere Arapça öğrenin, din felsefesi, İslam felsefesi öğrenin diyorum, onlar korkuyorlar, belki dinci oluruz diye çekiniyorlar. Oysa dine felsefi perspektiften bakılabiliyor. Neden Farabi'yi hep belli bir biçimde okuyorlar?
İslam felsefesi yapanların kafaları o kadar dar ki, yıllardan beri hep aynı okumaları yapıyorlar.
Mesela bu filozofların tüm metinlerini okumadan çekiniyorlar. İbni Rüşd'ü de çok iyi bilmiyoruz.
İbni Sina'nın tümüyle okunduğunu sanmıyorum, Batı dillerine doğru düzgün çevrildiğine de inanmıyorum. Yani tüm İsîam filozofları Türkçeye çevrilmiş de değil. Dolayısıyla biz İslam felsefesini de yeterince bilmiyoruz.
Hep dinci yorumlarını biliyoruz. İslam filozofları kendilerini Müslüman görseler de şarap içmeyi eksik etmezlerdi.
'Tanrılar gitti bilim geldi'
» Felsefe ile din arasında nasıl bir ilişki var? Felsefe önceden bilimi de temsil ediyordu. Ondan ayrı değildi. Gordon Childe, "Ho-merik Tanrılar ne zamanki Yunanistan'ı terk etti, o topraklar bilime açıldı" diyor.
Aslında Childe'ın söylediği bir yorumdur.
Bana sorarsanız Tanrılar dünyayı, insanı hiçbir zaman terketmedi. Yani Tanrılar gitti peşinden bilim geldi, sanat geldi, felsefe geldi diyen bakışa çok katılamıyorum.
Yani eski dinlerde de Tanrılar vardı, semavi dinlerde de yine Tanrılara inanç sürdü. Yani dinden ve Tanrıdan, birtakım görüşlere tartışma ve sorgulama yapmadan inanmak anlaşılıyorsa şimdi de böyle bir durum var.
İnsanlar eleştirerek, araştırarak yaşıyor değil. Hatta şimdi Tanrılar çeşitlilendi de. Adam "bilmem ne spor takımını tutuyorum" diyor. Neden başka takımı değil de o takımı tutuyor diye sorsanız, yanıt yok, tutuyor işte. Dolayısıyla bu manada düşündüğümüzde halen Tanrıların dünyayı terk ettiğini düşünmüyorum.
» Felsefede bir sekülerizm sorunu da var herhalde...
Felsefenin her zaman seküler düzeyde yapıldığı doğru değil. Bir de seküler felsefe dediğinizi dinci filozoflar da yaptılar. Bu bir çelişki de değil. Mesela Descartes dini eğitim almış bir filozoftu ama yaptığı teoloji değildi felsefeydi.
Bazen de felsefenin irrasyonel olanla ilişkisi yanlış olarak dinle ilişkisi biçiminde anlaşılıyor. Bu anlama doğru değil. Din Ortaçağ'da olduğu üzere felsefeyi koşullamak ister. Ama irrasyonel olan felsefeyi geliştiren bir şeydir ve felsefenin onunla olan ilişkisi gereklidir. Zaten irrasyonel olan öğeler felsefenin önünde arkasında hep olagelmektedir.
» Siz John Dewey, Wittgenstein, M.Foucault gibi adları son zamanlardaki yazılarınızda konuşmalarınızda çok anıyorsunuz.
Doğrudur. Ben şu anda öğrencilerimle bu filozofları çalışıyorum. Şimdi John Dewey pragmatist. Konuşmamızın başında da bizim kültürümüzün bu yanını belirtmiştim, ilgimizi çekiyor.
Şimdi Amerikalıları eleştiriyoruz. Ama onlar kendi topraklarında kendilerine mahsus hayat tarzını kavramışlar ve o hayat tarzına uygun felsefe çıkartmışlar. Pragmacılık budur.
Biz kendi bakışımıza yakışacak felsefe etkinliğini kuramadık. Yani bizim bu topraklarda, Türkçe konuşanları söylüyorum. Yani milliyetçilik yapmak için söylemiyorum, o çirkin olur. Mesela Cemal Süreya Kürt'tü. Ama Türk edebiyatının müthiş şiirlerini yazdı. Yani ana diliniz Arapça olur da başka dilde çok güzel öyküler yazabilirsiniz. Bilge Karasu belki de Yahudi'dir. Türkçede güzel eserler vermiştir.
» Siz "Bizimkiler hala Batı'dan teori bekliyor" diyerek bazı kimseleri eleştiriyorsunuz ama siz de Batılı filozofları okutuyorsunuz...
Benim söylediklerimi bu şekilde anlama doğru değil. Benim bu bakışla Batıya bakma nedenim orada neler düşünüldüğünü, neler yapıldığını anlamaya çalışmak içindir. Yani Amerika kültürü yeni.
Pragmacılık ise 19. Yüzyılda eskilerin deyimiyle neşet etmiştir, ortaya çıkmıştır. Bunu nasıl başardılar onu anlamaya çalışıyoruz. Yoksa onların pragmacılığını biz de alalım diye değil, taklitçilik yapma niyetiyle değil. Ayrıca bizimki de pragmacılık olsa bile bizim pragmacılığımız ile Amerika'ya özgü pragmacılık farklı olmaktadır. Bizimkisi deyim yerindeyse tasavvufi pragmacılıktır.
|