| |
|
(Editörün Notu : Türkiye'nin ilk bilişim mühendislerinden, "bilgisayar" dahil bir çok Türkçe bilişim sözcüğünü dilimize kazandıran 70 yaşındaki Prof. Dr. Aydın Köksal'ın 14 Nisan mitingi izlenimleridir)
Atatürk'ün laik Türkiye Cumhuriyeti'ni desteklemek, ülkenin bağımsızlığına ve bütünlüğüne olan bağlılığımızı tüm dünyaya göstermek amacıyla Atatürkçü Düşünce Derneği önderliğinde düzenlenen, yüz dolayında sivil toplum kuruluşunca desteklenen 14 Nisan 2007 Ankara Mitingi, Türk ulusunun geçmişindeki en görkemli toplantı olarak tarihteki yerini aldı.
23 Mayıs 1919'da yapılan Sultanahmet Mitinginden beri, işgalden beri, yurttaşların bireysel duruşlarıyla somutlaşan Türk ulusunun özgür ve bağımsız varlığının, tehlike karşısında elle tutulur, gözle görülür biçimde yeniden ortaya çıktığı, görkemli bir gösteriydi Ankara Buluşması.
Anıt Kabir yetkilileri o gün 370.000 kişinin Atatürk'e saygı duruşu
yaptığını açıkladılar. Bir o kadar yurttaş, Tandoğan alanında Anıt Kabir'in kapısına doğru ilerleyebilmek için bekledik durduk (bu iki alanın boyları birbirlerine yakın). Saatlerce bekleyip kapıya yaklaşamayınca, Tandoğan'dan çıkıp çevredeki cadde ve sokaklardan geçtim, buralardaki insan kalabalığı da en az bir o kadardı. Böylece benim gözlemim en az 3 x 370.00 = 1.110.000 yurttaşın bu mitinge katılmış olduğu doğrultusundadır; olasılıkla bir milyon iki yüz bin kişi.
88 yıl önceki ünlü Sultanahmet Mitingindeki ulusal istenci, bugün Atatürk'ün başkenti Ankara, yurdun dört bir bucağından gelen yurttaşların katılımıyla, 5'e, 6'ya katladı. Ben mühendisim, aktarılana değil, gözleme güvenirim.
Mitinge katılan yurttaşlar selini ne Tandoğan alanı, ne Anıt Kabir alabildi. Bir köşesi Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, Maltepe'de, bir köşesi De Gaulle Caddesi, Mareşal Fevzi Çakmak Bulvarı, Bahçelievler / Beşevler'de, bir
köşesi Kâzım Karabekir Caddesi, Atatürk Kültür Merkezi'de olan kocaman bir alanın tümünü, Çankaya'nın bu bölgesindeki bütün cadde ve sokakları
yurttaşlar doldurmuş, Tandoğan'a, Anıt Kabir'e doğru ilerlemeye
çalışıyorlardı.
İnsanlar evlerine, işyerlerine bayraklar asmışlar, balkonlarında, pencerelerinde Onuncu Yıl Marşı'nı yüksek sesle söylüyorlar,
“Türkiye laiktir, laik kalacak!” diye ses vermede aşağıdakilerle
yarışıyorlardı.
Ben Maltepe'den Tandoğan'a varmayı başardım, ama tam beş saat ilerlemeye çalıştığım halde, Anıt Kabir'in Tandoğan kapısına yaklaşamadım bile.
Gücüm bitti, dizlerim çözüldü. Şarkılar söyleyen, şakalaşan, olgun, ama Atatürk Cumhuriyeti'ni ve onun ilkelerini, devrimlerini sonuna değin savunmada kararlı gençler, her yaştan kadınlar, erkekler arasından, çocuklarını yitirmemek için ellerinden tutmuş ya da omuzuna oturtmuş, ulus olmak ne
demek, görmeleri için evde bırakmayıp onları da bu şenliğe getirmiş güler yüzlü yurttaşlar arasından, kendime yol açarak geri bölgelere çekilmek
zorunda kaldım.
Yurttaşlar illerini, ilçelerini belirten şapkalar, işaretler taşıyorlardı.
Uzak caddeler, sokaklar, metro istasyonlarında tren bekleyenler, bana iş çıkış saatlerindeki Tokyo'yu anımsattı.
Basın-yayınımızın kimi temsilcilerinin (yozlaşan işlevleri belirsiz kalsın
diye olmalı, basın-yayın'a şimdi medya diyorlar), olayı görmezlikten gelenlerin ya da “70-80 bin kişi vardı” diye geçiştirenlerin, iletişimci
olarak hiç de parlak bir sınav vermediklerini herkes gördü.
Hitler'in Kavgam kitabında okuduğum propaganda ilkelerini anımsamaktan kendimi alamıyorum.
Bu olayda, o gün Rüştü Asyalı'nın sesinden dinlediğimiz, “Ne mutlu Türküm Diyene!” özdeyişiyle biten Gençliğe Hitabe'sinde Atatürk'ün sözünü ettiği biçimde, sanki “gaflet ve dalalet... hatta hıyanet...” içindeymiş gibi
davrandılar.
Ben bütün bu olayların gelişmesinden, dış güçlerin Türkiye'de olası bir iç savaşı özlediklerini düşünmeye başlamıştım. Fransızlar, İspanyollar,
Amerikalılar, Yunanlılar, hepsi Cumhuriyetlerini, ulusal birliklerini,
eğitimin laik koşullarda birleştirilmesini hep iç savaşla sağladılar.
Fransa 'da 1789'da milyonlarca kişi, Amerika'da 1860'larda 4 milyon kişi, İspanya' da 1930'larda 4 milyon kişi, Yunanistan'da 1 milyon kişi can verdi.
Aydınlanma devrimini, uluslaşma sürecini ve cumhuriyetini iç savaş yaşamadan gerçekleştiren Türkiye'nin bu başarısı yeryüzünde tektir. Elli yıllık karşı-devrimci siyasal uygulamalara, yirmi beş yıllık yaygın yabancı dille öğretim koşullandırmasına karşın, bu mitingde anladım ki, Türklerin bağımsız ulus olma bilinçleri ve yurttaşlık duyguları, kim ne derse desin, Atatürk ilke ve devrimlerinin halk tabanına dayalı, demokratik, gerçek güvencesidir.
Bu anlaşılınca, hiçbir yabancı gücün ne bir iç savaşla Türkiye'yi birbirine düşürüp yok etme planı, ne olası bir bağımsız Kürdistan'a Güneydoğumuzu katma planı, ne sözde Ermeni soykırımı oyunuyla ödence ve toprak elde etme planı, ne köktendinci ayaklanma beklentisi, ne de bu çizgidekilerin Cumhuriyetimizi bütün kurumlarıyla ele geçirme düşleri Türkiye'yi küresel bir yağmaya ya da yeni bir Sèvres'e sürükleyebilir!
Çünkü biz Türk yurttaşları artık oyunu gördük ve işte buradayız!
Kırmızı-beyaz bayraklar, Atatürk resimleri taşıyan, çiçek gibi tertemiz giyimli, aydınlık yüzlü yurttaşlar kalabalığıyla, geleceğimizden endişe duyanlarımızın yüzlerini güldüren, içlerini ısıtan görkemli bir gösteriydi
14 Nisan 2007 Ankara Buluşması.
Yüzüm dağda kayak dinlencesinden dönmüşüm gibi güneş yanığı, aynaya baktığımda tunçlaşmış geldi bana. Bununla birlikte bedenim artık genç değil,
üç gündür bütün eklemlerim ağrıyor. Ama olsun! Kendimi şimdi gerçekten
bağımsız, güçlü bir ulusun bireyi olarak güven içinde, uygar, çağdaş bir
ülkede, bugünü, yarını güvencede bir yurttaş gibi duyumsuyorum.
Ben elektronik mühendisiyim, bilişimciyim.
Elektrik, elektronik ve bilgisayar mühendisliğindeki birikim ve deneyimiyle, biliyorum ki Türk toplumu bugün, bilişim çağının en güçlü uluslarından biri olabilecek konumda.
Atatürk'ün laik Cumhuriyetini, bağımsızlığımızı, ulusal bütünlüğümüzü korumayı başarırsak, küreselleşme ortamını kullanıp Türkiye'yi Atatürk yolundan, ulus-devlet çizgisinden saptırmaya çalışan, laiklikten uzaklaştırıp ona, haritaları çoktan çizilmiş “Büyük Orta Doğu” projeleri
gereği, çağdışı ılımlı din devleti gömleği giydirmek isteyen
emperyalistlerin oyununu bozarak, kendi geleceğimize kendimiz karar vermeyi
bilirsek, hiç kuşkum yok, Türk toplumu, bilişim çağının en güçlü
uluslarından biri olacak.
1995'te yayınlanan bir yazımın başlığı “Benim ütopyam Türkiye”.
14 Nisan 2007'de anladım ki biz gerçekten bir ulusuz...
Anladım ki Türkiye hiçbir zaman yok olmayacak...
Geri gitmedikten başka, yerinde de saymayacak; en ileri, en gönençli bir ulus olarak gelişecek...
Yurttaşlar gün boyu, Onuncu Yıl Marşı'nı söylediler:
Çıktık açık alınla on yılda her savaştan
On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan!
Bir de geleceğe ilişkin ikinci bir şarkıyı:
Çocuklar inanın, inanın çocuklar /
Güzel günler göreceğiz, güneşli günler!
|
 |
|
|
 |
|
 |
|