Erdoğan Cumhurbaşkanlığı için ‘’cumhur’’la uzlaşma yollarını arıyor görünüyor, görüntüsü vermek istiyor.
Fakat ‘’cumhur’’dan; AB’nin çeşitli Ortaklık Belgeleri, İlerleme Raporlarında bahsedilen ‘’birtakım’’ STÖ’leri anlıyor ve onlarla teşriki mesaide bulunuyor.
Dostlar alışverişte görsün kabilinden..
İşte ‘’cumhur’’un böyle kesimleriyle görüşüp anlaşıyor ama ‘’Cumhuriyet’’in kurumlarıyla katiyen aynı fikirde olmuyor.
Üniversite ile kavgalı..
Yeni üniversite açarken açarız, kimseye sormayız diyor; onlara öğretim elemanı yetiştirmek senin görevin diyor, sen yetiştiremeyeceksen başkaları yetiştirir diyor.
Kim?
Ulema mı?
Modern Cumhuriyet’in, ulus devletin öğretim elemanlarını, YÖK’ten başka kim yetiştirecek?
Rektörler Komitesi toplanıyor;
‘’cumhurbaşkanlığına aday olacakların geçmişinde sorumluluk doğurabilecek suçlama veya şaibe olmaması gerektiği’’
vurgulanıyor.
Rektörler Komitesi,
"geçerli oyların yüzde 45'inin parlamentoya yansımamasıyla doğan temsil zafiyetinin cumhurbaşkanlığı makamına taşınmaması için uzlaşmanın kaçınılmaz olduğunu"
açıklayarak, AKP'ye "Köşk seçimlerinde tek başına hareket etmemesi" mesajı veriyor.
Komite,
"Adayların özgeçmişinin yanı sıra, başta laiklik olmak üzere cumhuriyetin değiştirilemeyecek niteliklerini ve bunun ayrılmaz parçası ve temeli olan çağdaş bilimi benimsemiş, sindirmiş olmaları anayasal zorunluluktur"
vurgusunu yapıyor.
Komiteye üye 53 devlet ve 25 vakıf üniversitesinin rektörlerin tamamının ittifakıyla hazırlanan açıklamayı YÖK Başkanı Prof. Erdoğan Teziç okuyor.. Tarafsız bir kişi olması gereken cumhurbaşkanının Türkiye Cumhuriyeti'ni ve Türk milletinin birliğini temsil etttiğini dile getiren Teziç, bunun yanı sıra anayasal kurumlar arasında dengeyi, düzenli ve uyumlu çalışmayı gözetme yetkisine ve görevine sahip olduğunu belirtiyor.
Teziç,
"Böylesi bir işlevin yerine getirilmesinin tarafsızlığı gerektirdiği kuşkusuzdur. Tarafsız cumhurbaşkanı siyasal rejimimizin güvencesidir"
diyor.
Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili tartışmaların gerginlik yarattığının belirtildiği açıklamada, milletvekili andında yer almayan "tarafsızlık" sözcüğünün cumhurbaşkanı andında özenle vurgulandığı ifade ediliyor.
"Meclis'in cumhurbaşkanı seçme yetkisini, görevini özenle kullanması, Anayasa'nın amir hükmü gereğidir"
denilen açıklamada şunlar kaydediliyor:
"3 Kasım 2002 seçimleri, 1950'den bu yana yapılan seçimler içinde en adaletsiz sonuç doğuran seçim olmasının ötesinde, yüzde 45 oranındaki geçerli oyun Meclis'te temsil edilmemesi nedeniyle temsil zafiyeti yaratmıştır. Yeter sayıya ulaşılamayıp cumhurbaşkanı seçilemediği takdirde TBMM seçimlerinin Anayasa gereğince yenilenmesi hükmü uzlaşamamanın yaptırımıdır ve sorunun çözümü halkın hakemliğine sunulmaktadır. Uzlaşma, gelecekte cumhurbaşkanlığıyla ilgili meşruiyet tartışmalarını gündemden kaldıracak emsal oluşturacaktır. Gergin ortamın tırmanmaması için laik, demokratik hukuk devleti ve çağdaş bilime inanmış bir cumhurbaşkanının seçilmesinde hepimize sağduyuyla uzlaşıcı sorumluluklar düşmektedir".
YÖK Başkanı ve aynı zamanda Anayasa Hukukçusu olan Prof. Dr. Erdoğan Teziç, TBMM Başkanı oturumu açtığında "Kendisi hariç 367 üyenin içerde olmasının zorunlu olduğunu" savunarak, "Üçte ikinin altındaki bir sayıyla Meclis toplanır, oylama yaparsa Anayasa'ya aykırı olur" diyor.
Üniversiteler, yâni ilim adamlarından başka Yargı da Erdoğan’la aynı fikirde değil..
Cumhurbaşkanlığı seçiminde toplantı yeter sayısının 367 olduğunu, 354 milletvekili bulunan AKP'nin de tek başına seçimi yapamayacağını savunan emekli Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu
"Cumhurbaşkanı, cumhuriyetin temel ilkelerine yüzde 100 bağlı kalacak biri olmalıdır. Lider sultası sistemiyle, yürütme görevindeki kişi yasamayı da elinde tutuyorsa, yargıyı dört yanından kuşatıp istediği gibi yönlendirmeye çalışıyorsa, asıl o zaman 'Tehlikenin farkında mısınız?' diye sormak lazım. Cumhurbaşkanlığı seçiminde toplantı yeter sayısı olan 367 milletvekili oy kullanmazsa, seçimin diğer turları yapılamaz.. İntihal suçunu işlediği kesinleşmiş, cumhuriyet değerlerine saldırıda bulunan Başbakanlık müsteşarı bürokrasinin başında. 5 kez yargı kararlarını uygulamayan Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı görevde. Böyle yerde demokrasi yoktur. Bir ihalede söylendiği gibi, 'Hasan almaz, basan alır' durumu vardır"
diyor.
Yargıtay Onursal Başsavcısı Kanadoğlu, anayasa hükümlerine göre Cumhurbaşkanlığı seçimleri için AKP oylarının yeterli olmadığını, seçim için gerekli üçte iki çoğunluğun seçimin gündeme alınabilmesi için de zorunlu olduğunu savunuyor.
Eski Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu anayasa hükümlerinin açık bir şekilde cumhurbaşkanlığı seçiminin en az Meclis’in üçte ikisini oluşturan 367 milletvekilinin hazır bulunması ve oy kullanması durumunda gündeme alınabileceğini belirtiyor.
Anayasanın 102. maddesinin
“Cumhurbaşkanı TBMM üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilecektir”
hükmünü taşıdığını, karar için aranan nitelikli çoğunluk üzerindeki katılımın aynı zamanda toplantı yeter sayısı olduğunu öne süren Kanadoğlu, birinci oylamada seçim sandığına en az 367 oyun atılmaması durumunda sonuç alınmış olmayacağını ve bu durumda ikinci tur oylamaya geçilemeyeceğini vurguluyor.
20 günlük süre içinde sonuç alınamamasının otomatik olarak TBMM seçimlerinin yenilenmesini gerektireceğini öne süren Kanadoğlu, AKP’nin muhalefetin katkısı olmadan cumhurbaşkanı seçmesinin olanaksız olduğunu, bu koşullarda muhalefet partilerinin seçimlerin yenilenmesini sağlayabileceklerini, Anayasanın açık hükümlerine rağmen AKP’nin seçimi sürdürmesi halinde ise Anayasa Mahkemesi’nin seçimleri iptal edebileceğini söylüyor.
Erdoğan’ın bir takım hayatî temel ilkeler konusunda ‘’asker’’le de aynı düşüncede olduğu söylenemez.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt; 16 Mart 2007’de Harp Akademileri’nde ‘’basına kapalı’’ olan ama içeriği sonradan ‘’sızan’’ önemli konuşmasında şunları söylemiştir:
‘’Bir diğer iç tehdit de Türkiye Cumhuriyeti'nin laik ve demokratik yapısını, çağdaş kazanımlarını ortadan kaldırmayı amaçlayan irtica tehdididir. İrtica tehdidi, bizi devletimizin kuruluş felsefesi, Ulu Önder'in çağdaşlaşma konsepti ve onun stratejik hedefinden geriye götürmeye çalışan ciddi bir olgudur. İrtica ile mücadelede temel ilke laikliktir. Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'nin oluşumunda itici güç olan laiklik, akılcı ve bilimci tutumun ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak laiklikle insan tüm sınırlamaların üzerinde gerçek erine ulaşabilir ve çağdaş uygarlığın öncüsü olabilir. Ancak, büyük fedakârlıklar sonucu oluşturulan, çağdaş uluslar arasında onurlu bir yere sahip olmamızı sağlayan laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan Cumhuriyetimizi geçmişin karanlık günlerine döndürmek, ülkenin ulus-devlet, üniter devlet ve laik yapısını bozmak, birliğimizi ortadan kaldırmak, sonuç olarak bölünmeye hazır bir Türkiye görmek isteyenlerin var olduğu bir gerçektir. Bu bağlamda, yurtdışında, özellikle Avrupa'da Türk Silahlı Kuvvetleri'nin gerek terör, gerekse laiklik karşıtı oluşumlara yönelik haklı mücadelesinin gereklerini anlamayan ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bu mücadeleden elini çekmesini her platformda dile getiren insanların varlığı söz konusudur.
Tüm bu şartlar altında, Atatürkçü Düşünce Sistemi doğrultusunda Türk devrimine sahip çıkma görevi, bütün Türk ulusuna verilmiştir. Kalplerimiz aynı kutsal amaçlar için çarptıkça, ulus varlığını parçalamak isteyenlerin planları daima başarısızlığa mahkûm olacak, Türkiye'yi bölmeyi rüyalarında görenler kâbusla uyanacak ve derslerini alacaklardır. Vatanımızın bütünlüğü ve ulusumuzun birliği ancak Cumhuriyet çatısı altında gerçekleşebilecektir. Kurmak ve devam ettirmek uğruna binlerce şehit verdiğimiz ve vermeye devam ettiğimiz Cumhuriyet'ten vageçilebileceğinin hayali bile bu vatana ihanettir. Yüce Önderimizin ifade ettiği gibi: "Cumhuriyeti kuranlar, onu korumaya da muktedir olacaklardır" ve olmalıdırlar.
Ancak bir hususu açıklamak gerekmektedir, Cumhuriyet ve Cumhuriyet'in temel konuları bugün, Cumhuriyet tarihinde belki ilk kez tartışılmakta, bu değerlerin yeniden tanımlanması teklif edilebilmektedir. Laiklik ilkesi, Türkiye'nin üniter yapısı ve hatta vatandaşlık kavramı, bu zamana kadar bu şekilde bir tartışma konusu olmamıştır. Devletimizin temel taşlarının bu şekilde aşındırılmaya çalışılması ve tartışma konusu yapılması Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Ancak tüm bu olumsuzluklar karşısındaki kararlı duruşumuz devam etmektedir’’.
Basına kapalı bu konuşmanın içeriğinin şu veya bu şekilde basına sız(dırıl)mış olması bile başlı başına büyük önem taşımaktadır.
Erdoğan uzlaşma arıyor gibi görünürken, uzlaşmanın kendisiyle bile uzlaşamamaktadır.
Başbakan Erdoğan
“Uzlaşma ucu açık bir kavram. Neye göre, kime göre uzlaşma sağlanacak? Türkiye'de 70 tane siyasi parti var. Hangisi ile uzlaşma olacak?''
diyor.
Erdoğan
“Bu Anayasa'yla üç cumhurbaşkanı seçildi. Bu Anayasa ve Meclis çoğunluğuyla nasıl seçim yapıldıysa şimdi de öyle olacak... Bugüne kadar uzlaşma aranmadı da şimdi niye aranıyor, bunun üzerinde niye bu kadar duruluyor?''
diyor.
Ne kadar güzel bir soru…
Dikkat buyurun; denklemin “anayasa” faktörü sabit, “aday” faktörü değişken..
Sahi, bu anayasa ile seçilen üç Cumhurbaşkanı’nda böyle bir tartışma çıkmadı da, neden şimdi çıkıyor?
Cumhurbaşkanlığı adaylığı sözkonusu olan Erdoğan Cumhuriyet’in asker, yargı, üniversite kurumlarıyla derin fikir ayrılığı içindedir.
İçerisi böyledir de dışarısı nasıldır?
Halep’te ‘’Olimpiyat Stadı’’nın açılışına Fener götürüyor.
Büyük dostluk gösterileri..
Ama Suriye Devleti’nin resmî sitesinde Hatay hâlâ Suriye hudutlarında..
Aktamar adasında kilise onarılıp Ermeniler davet ediliyor.
Ama Ağrı hâlâ Ermenistan’ın milli sembolü.
Türkiye’nin AB’ye girme uğruna vazgeçtiği KKTC devlet televizyonu’nda (Vah BRT) Türk askeri tecavüzcü ve işgalci olarak niteleniyor.
Türkiye KKTC’den vazgeçiyor ama Merkel randevu için 2057’ye randevu veriyor.
Anayasa'nın 10. maddesinde; Herkesin, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu, hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamayacağı, Devlet organları ve idare makamlarının bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorunda oldukları hükmüne yer veriliyor ama bazı ‘’Sayın’’lar mahkûmiyetle sonuçlanırken; diğer ‘’Sayın’’lar ‘’zaman aşımına’’ uğruyor.
Terör’ün, teröristin zaman aşımı mı olurmuş?
Peki bu koşullar altında, Cumhuriyet’in zamanaşımına uğraması, uğratılması konusunda ne düşünüyorsun ey okur, ne yapmaktasın?
Anlayacakları dilde soralım; Cumhuriyet’in “miadını” mı yoksa “son kullanma tarihini” mi gündeme getiriyorlar?
Ne yapmaktasın ey millet?
6 Nisan 2007
“57’iNCİ ALAY ÇANAKKALE’DE, TRABLUSGARP’TA, FİLİSTİN’DE, SAKARYA’DA
57’inci ALAY KARABAĞ’DA, KARASU’DA, KERKÜK’TE, KIBRIS’TA
57’İNCİ ALAY HERYERDE..
HEPİMİZ 57’İNCİ ALAY’IN NEFERİYİZ.”
|