Geçtiğimiz hafta Irak İşgalinin ve Erdoğan'ın Başbakanlığının “tuhaf bir tesadüfle” Dördüncü Yıldönümlerini birkaç gün arayla ve birlikte “kutlama” bahtiyarlığına eriştik..
Erdoğan hastalığı nedeniyle yıldönümünü evinde istirahatla geçirdi, programlarını iptal etti.
Devlet protokolünün davetli olduğu Atatürk'ün Harbiye'ye giriş törenlerine de katılamadı..
Acaba..
Cumhurbaşkanı gibi davetli miydi, rahatsız olmasaydı katılabilir miydi?
Seneye…
Davet edilecek mi?
Seneye de Genelkurmay Başkanı Büyükanıt,
“Cumhurbaşkanı”nın eşleri hanımefendi yüksek platformdan inerken büyük bir centilmenlik örneği göstererek elini tutup yardım edecek mi?
Yaşarsak hep beraber göreceğiz.
Bu arada bol “Sayın”lı bir haftayı da geride bıraktık..
Bu “Sayın”lar içinde beni en çok Avustralya radyosundan gelen ses kaydı etkiledi..
Fakat kime “Sayın” denildiğine milletçe o kadar kafayı takmıştık ki; Başbakan'ın Öcalan'ın öldürdükleri için “kelle” tanımını kullanması gözden kaçtı..
Öcalan kimlerin ölümüne neden olmuştu?
30 bin vatan evladının, 5 bin de onları ve devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü korumaya çalışan Türk güvenlik görevlilerinin..
General, subay, astsubay, erbaş, er, polis, korucu..
Hepsi bir anda yukarıdaki “kelle” hesabına dahil edilmiş oldular.
Bir bahar sabahı.. 18 Mart.. Her taraf pırıl pırıl. Yağmurların arkasından güneş açmış, çiçekler, otlar fışkırıp canlanıvermiş, ağaçlar çiçeğe durmuş..
Keyifli bir yürüyüşün ardından gazeteleri alıp bir açık hava kahvesine oturuyor, süzgeçli çayınızı söylüyorsunuz..
Ve midenize yumruğu yiyorsunuz.
Çünkü gazetelere göz gezdirmeye kalkıyorsunuz..
18 Mart 2007 tarihli Sabah'ın birinci sayfa eteğinde yan yana üç başlık..
“Angela Merkel 2057 dedi”;
“Antalya'da Bu yaz -Biji Tatil- dönemi” ve Yavuz Donat'ın
“Karadeniz'den sonra Elazığ'da da milliyetçilik yükseliyor” yazısı..
Önce Yavuz Donat..
“Daha birkaç gün önce Karadeniz'e gittik. İllere, ilçelere, köylere. "Yükselen milliyetçiliği" gözlerimizle gördük.
Sonra da Elazığ'a gittik.
Elazığlı'nın "çırpınırdı Karadeniz" türküsüyle nasıl heyecanlandığını gözlerimizle gördük.
Eğer "çırpınırdı Karadeniz, bakıp Türk'ün bayrağına" yarın davulla, zurnayla, mehter takımıyla "seçim meydanlarında çalınıp, söylenirse" kimse şaşırmasın.
Niğde'de de "aynı havayı" gözlerimizle görmüştük. "Yükselen milliyetçiliği."
Trabzon neyse, Niğde neyse, Elazığ da o. "Milliyetçilik" yükseliyor.
Ayrıca... "Amerikan karşıtlığı" da yükseliyor. "Yahudi, Ermeni karşıtlığı" da. "AB karşıtlığı" da.
Gittiğimiz pek çok yerde bize diyorlar ki: - Sizden önce ABD Başkonsolosu geldi. ABD'nin Adana Başkonsolosu da yine "bizden önce Elazığ'daymış." ABD "nabız tutuyor", bizim gördüğümüzü "ABD de görüyor".
Allah Allah… Milliyetçilik acaba neden yükseliyor?
Devam ediyoruz..
Merkel, La Republica ve Le Figaro gazetelerine verdiği demeçte Türkiye'nin AB üyeliği ile ilgili olarak bir soruya
“Size bunun için söyleyebileceğim, ilişkilerimiz 50 yıl içinde daha yakın olacaktır”
cevabını vermiş.
Peki 1995 Gümrük Birliği (Çiller-Karayalçın), 1999 Helsinki (Ecevit, Yılmaz, Bahçeli) ve mevcut Akepe hükümetleri (Gül-Erdoğan) dönemlerinden bu yana her yılın Aralık ayında “Girdik” diye Kızılay'da gündüz gözüyle patlattığımız havai fişeklere ne oldu?
Biri (leri) nin –ucu açık ve sivri bir biçimde- bizi aldattığını halâ mı düşünmüyorsun ey millet?
Devam ediyoruz..
“Antalya'da 'biji tatil' dönemi..Erbil'den Antalya'ya direkt uçuş başlıyor. K. Iraklılar tatil için Antalya'yı istiyor.Yakında Antalya'da Avrupalı ve Rus turistlerin yanı sıra Kürt turistler de boy gösterecek. Affan Air, 26 Nisan'dan itibaren Erbil- Antalya arasında haftada iki sefer başlatıyor. Odeon Turizm'e de K. Irak'tan ilginç teklif geldi: -Burada Antalya'da tatil yapmak isteyen çok. Gelin ofis açın- Kuzey Iraklılar Antalya'da tatil için turizmcilerin peşine düştü
Nisanda haftada iki kez Erbil'den Antalya'ya direkt uçak seferleri başlayacak. Bunun öncesinde Kuzey Iraklılar, turzimcilere -Burada tatilini Antalya'da geçirmek isteyen çok. Gelin ofis açın- önerisi götürdü. Affan Havayolları'nın 26 Nisan'dan itibaren Kuzey Irak'tan Antalya'ya, pazartesi ve perşembe günleri olmak üzere haftada iki sefer düzenleyeceğini açıklamasının ardından şimdi de turizmcilere teklifler gelmeye başladı. Örneğin Rusya'dan Türkiye'ye gelen 1.9 milyon turistin yaklaşık 350 binini tek başına getiren Odeon'un sahiplerine Erbil'den, 'Gelin burada bir ofis kurun. Burada tatilini Antalya'da yapmak isteyen çok sayıda insan var' önerisi götürüldü.
AFFAN Grup'a ait olan Affan Air'in Erbil'den Antalya'ya direkt seferleri 26 Nisan'dan itibaren başlayacak. Pazartesi ve perşembe günleri yapılacak olan seferlerde gidiş dönüş uçak ücreti daha önce 700 dolar olarak açıklanmıstı. Özellikle Kuzey Iraklı işadamları ve üst gelir grubunun Antalya'da tatil yapmak istediği ifade edilerek, ilk olarak Lara'daki Concorde Hotel ile Affan Grubu ile bir anlaşma imzalandı. Affan Grubu'nun başka otellerde de görüşme halinde olduğu biliniyordu”.
Türkmen Eli'nde Kürt ayrılıkçılığının bu denli palazlanmasında Habur'un açık tutulmasının önemini Bağdat'taki sağır sultan biliyor..
O halde önce bir karar vereceksiniz.. Peşmerge Devleti engellenecek mi, göz mü yumulacak?
Hem kötüdür deyip hem de Baba Bush'tan itibaren bu güne kadar önce Çekiç Güç'e şimdi de Habur'dan “her türlü” giriş çıkışa göz yummak ciddiyetsizliktir.
Tıpkı Bakü'de Hocalı Katliamında gözyaşı döküp, Akdamar'a Ermeni Kültür Bakanı'nı çağırmak gibi..
Türkmen Eli'nde peşmerge devletine karşı çıkılıyorsa önce Habur kapatılır, sonra Antalya'daki “Biji tatil” avâzeleri..
Sahi, milliyetçilik acaba neden yükseliyor?
Türk Milliyetçiliği deyince Erdoğan'ın son Bakü gezisine bir göz atmak gerek..
İki anekdot dilden dile dolaşıyor..
İkisini de Akşam'dan Mustafa Dolu çok veciz bir şekilde aktarıyor..
“Evet; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Bakü'de fıtık oldu veya bünyede var olan fıtık orada yenilendi. Bakü'de ne oldu?
Recep Tayyip Erdoğan, Bakü'ye çok geç saatlerde geldi. Sabahın erken saatlerinde Türkiye-Azerbaycan Diasparoları Ortak Forumu birinci delegasyon toplantısına katıldı. Uzun bir konuşma yaptığı için mecburen ayakta kaldı. Sonra Türkiye Büyükelçiliği'nin açılış törenine katıldı. İşte ne olduysa burada oldu. Elçiliğin bahçesine son günlerde ülkemizde de yaygın hale gelen uzun bir bayrak direği dikilmişti. Başbakan bu 20 metrelik direğin gönderine şanlı bayrağımızı Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile birlikte çekti. Diğer ikisi gazetecilere poz verirken, bütün yük Azerbaycan'da göndere Türk bayrağı çekmenin heyecan ve mutluluğunu yaşayan Recep Tayyip Erdoğan'a düştü. Bayrağı göndere bir an evvel çıkarmak için çark kolunu hızla çeviren, çevirdiği istikamette de belini döndüren Başbakan'ın omurgaları bu sırada zarar gördü. Hatta bu sırada, -Bayrağı göndere gidişini hanımlar tamamlasın- diyerek sırayı eşlerine verdiler. Bayrak çekme görevini devralan Emine Erdoğan ise, -Yorulduk demiyorsunuz da, sırayı hanımlara verelim diyorsunuz- diyerek bayrağın göndere çıkışını tamamladılar.
Ardından zahmetli bir yolculukla bir santral ziyareti gerçekleştirildi. Gece geç saatlerde Aliyev'in verdiği akşam yemeğine katıldı. Orada Azeri şarkıcı -Çırpınırdı Karadeniz bakıp Türkün bayrağına- şarkısını söylerken, salonda bulunan davetlilerin çoğunluğunun ülkücülerin bozkurt işaretiyle şarkıya iştirak etmeleri, Başbakan'ın da bunları alkışlamak zorunda kalması belki de bu fıtığın psikolojik sebebiydi”. (16 Mart 2007 Cuma)
Yâni Bakü'de önce göndere Türk bayrağı çekilmiş, arkadan Bozkurt işareti yapan gençlerin alkışladığı şarkıya mecburen iştirak edilmiş..
Mustafa Dolu gerçekten güzel, çok güzel bir saptamada bulunmuş; “psikolojik fıtık”..
Bu vesileyle iki noktayı bir türlü anlayamadığımı itiraf etmeliyim....
1. Erdoğan ile Talât'ın geçen sonbahar Antalya Türk Kurultayı'nda “demir dövmelerini”;
2. Göndere Türk bayrağı çekerken yorulmayı..
Halbuki Mustafa Kemal ne diyor; “Dinlenmemek üzere yola çıkanlar asla yorulmazlar”. .
Hiç göndere Türk bayrağı çeken el yorulur mu?
Demek ki sadece bayrak çekmek değil, çekici kaldırıp örsteki demiri dövmek de yoruyormuş insanı…
Dikkatli okuyucu, ilk defa iki sene önce Bakü'de, Azerin'den “Çırpınırdı Karadeniz”i dinlemenin nasıl bir şey olduğunu bu satırların yazarının anlattığını hatırlayacaktır..
Muhteşem bir şeydi..
Azerin'den o şarkıyı dinlemek öyle bir şeydir ki, değil bir başkasının, Talât'ın bile alkışlamaması mümkün değildir..
Ama Mustafa Dolu'nun yazdığı gibi “yan etkileri” vardır..
Erdoğan dönüş yolunda uçakta iki önemli konuya parmak basıyor;
1. Kıbrıs'ta Annan Plânına karşı çıkanları kabilecilikle suçluyor (Bu konuyu daha önce incelemiştik);
2. “Soru: Geçen seyahatinizde İlham Aliyev'in, büyükelçilik arazisini genişletmesini sağladınız, bu geziden de benzer sonuç var mı?
Cevap: Bu sefer kendilerine Antalya'da karara bağladığımız bir konuyu açtım. Dünyanın pek çok yerine özellikle de Türklerin yaşadığı yerlere kültür merkezleri açma düşüncemiz var. Türkiye Yunus Emre Kültür Merkezleri adıyla merkezler oluşturmak istediğimizi söyledim. Azerbaycan'daki eski büyükelçiliği bu şekilde kullanmak istiyoruz”. (Zaman. 11. Mart 2007 Pazar)
Bir başka gazetede, Başbakan'ın “Almanların Goethe Enstitüleri gibi Türkiye Yunus Emre Kültür Merkezleri” dediği ifadesi yer alıyor. (Sabah. Erdal Şafak. 11. Mart. 2007)
Ne demek “Türkiye Kültür Merkezleri?”
Neden “Türk” değil de “Türkiye”?
“Türkiye”nin içinde neler var?
Kaç “alt kimlik”?
Şimdi bu demek midir ki Türk Cumhuriyetleri'nde açacağınız “Türkiye Yunus Emre Kültür Merkezleri”nde…
TRT'de AB'ye uyacağız diye yayını yapılan…
Çerkezce, Boşnakça, Zaza'ca, Kırmançça…. da mı öğretilecek?
Gürcüce,Lâzca, Arapça da mı öğretilecek?
Onun için mi “Türk” değil de “Türkiye” Kültür Merkezleri?
Erdoğan'ın bu “kültür merkezleri” fikrinin ilk ışıklarını Antalya Türk Kurultayı'nda yaptığı konuşmada bulmak mümkündür.
Erdoğan o konuşmada şunları söylemişti:
"Fransızca konuşan milletler topluluğu, İngilizce konuşan milletler topluluğu, İspanyolca konuşan milletler topluluğu, hep bu anlayışın eseridir. Öyleyse neden bizler de dış politikada koordineli hareket ederek bir sinerji oluşturan, birbirlerinden güç alan böyle bir yapıyı oluşturmayalım? Açık söylüyorum, bizim fazlamız var, eksiğimiz yok. Bizim tarihsel bir derinliğimiz var. Türkçe konuşan devletler topluluğu, hem de uluslararası platformlarda daha aktif ve etkin roller oynamamızı sağlayacak, böylece halklarımızın çıkarlarını daha iyi korumamıza imkan sağlayacak, hem de bölgemizdeki istikrara katkıda bulunacaktır. Bütün kardeş, özellikle devlet ve toplulukları bu konuda daha fazla gecikmeden gerekli adımları atmaya davet ediyorum. Türkiye olarak biz bu konuda gereken sorumluluğu üstlenmeye hazırız."
Onun üzerine biz de 21 Eylül 2006 tarihli “El Atına Binen” başlıklı yazımızda şu yorumu yapmıştık.. (“12'YE 5 KALA TÜRKİYE”. Hüseyin MÜMTAZ. Fark Yayınları. Ankara. Mart 2007)
“Fransızca konuşan..
İngilizce konuşan..
İspanyolca konuşan..
Bunların hepsi İngiliz, Fransız, İspanyol değildir.. Aralarında sömürgen-sömürge ilişkisi vardır..
Ne demek Türkçe konuşan ülkeler?
Bunlar Türk değiller aslında ama bir şekilde Türkçe konuşuyorlar...
Neden -Türk Devletler Topluluğu- değil de -Türkçe Konuşan Ülkeler-?
Ayıp mı -Türk Devletler Topluluğu- demek? Utanılacak bir şey mi?
Çuvaş'a Çavuş diyen Profesör'den zaten bir şey beklemiyordum ama bari Kafalı ve Çay doğrusunu öğretip söyletselerdi ya?
Ne o? Yoksa etkileri mi yoktu?
Hiç mi yoktu?
Teferruatı geçiniz fakat Kafalı Hoca'nın orada ne işi vardı?
Papa'nın din kaynaklı çıkışından sonra Erdoğan'ın -yeni bir başlangıç mevsimi-nden söz ederek Türkçe Konuşan Ülkeler'i denkleme dahil etmesi; -11 Eylül Mevsimi-ne –Müslümanlar-dan sonra -Türkler-in de eklemlenmesidir”.
İyi mi?
Ve daha soruyor musunuz , “milliyetçilik neden yükseliyor” diye?
Bu yıl 18 Mart bir başka geldi, bir başka anıldı, bir başka “kutlandı”..
18 Mart tarihli Sabah'ın manşeti ise şöyleydi:
“Org. Büyükanıt, Cumhurbaşkanlığı konusunu soran işadamına -C'sini bile konuşmak istemiyorum- dedi.
Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt'a, bir düğün davetini iletmek üzere giden bir STK Başkanı işadamı -Cumhurbaşkanlığı seçimi ne olacak? Ne düşünüyorsunuz- diye sordu.
Büyükanıt işadamına anlamlı bir yanıt verdi: -Bu ortamda Cumhurbaşkanlığı seçiminin C'sini bile konuşmak istemiyorum.-“
Yorumlar askerin konuşmayacağı, kapıları basına kapattığı doğrultusunda..
Harbiye'ye Atatürk'ün girişi dolayısı ile yapılan törene ve Harp Akademileri'ndeki toplantıya basının çağırılmaması da bunun kanıtı olarak sunuluyor..
Muhtemel başbakan Gül de diyor ki; “Asker karışmaz”.
Asker Cumhurbaşkanlığı seçimi üzerinde “konuşmuyor” ama bu yıl 18 Mart'ta “farklı bir tavır” sergiliyor.
Meselâ bu yıl Genelkurmay Başkanı, Başbakan'la beraber Çanakkale'ye gitmiyor..
Dolayısı ile geçen yılki gibi “Hocam” muhabbetleri de gündeme düşmüyor..
Erdoğan Çanakkale'de şehit mezarlarına karanfil “atıyor”, Ankara Cebeci'de Hava Kuvvetleri Komutanı “eğilerek” bırakıyor..
Anıtkabir bu yıl 18 Mart'ta ilk defa, Ankara garnizonu'ndaki asker aileleri tarafından da ziyaret ediliyor, ziyaretçi sayısı 25 bine ulaşıyor..
Asker Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda “konuşmuyor”..
Ama Orgeneral Büyükanıt bir “mesaj” yayınlıyor.
“Ulusumuzun tarihi, her sayfası altın harflerle yazılmış destanlarla doludur. Bu destanların yazarı, Niğbolu'da, Varna'da, Kosova'da, Çaldıran'da, Mohaç'ta, Çanakkale'de, Gaziantep'de, Kahramanmaraş'ta, Şanlıurfa'da, İnönü'de, Sakarya'da, Afyon'da, -bir gül bahçesine girercesine kara toprağa girmiş- kahraman şehitlerimiz ile gazilerimizdir.
Tarihimizin şeref sayfalarından biri de bundan 92 sene önce 18 Mart'ta Çanakkale'de yazılmıştır. Çanakkale'de; teknik üstünlük yurt ve ulus sevdası karşısında bütün anlamını yitirmiş, zafer mertlikle kucaklaşmış, ölüm şehit olmakla yüceltilmiştir. Türk ulusunun ATATÜRK'e kavuştuğu muhteşem bir zaferin adı olan Çanakkale, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti'nin -ön sözü-dür.
Çanakkale, düşmanın zannettiği gibi öylesine bir savaş ve sıradan bir ölüm yeri değildir. Çanakkale, Türk'ün bitti sanılan askerî gücünün tükenmediğini, koşullar ne kadar ağır olursa olsun, iyi yönetildiği takdirde, tüm zorlukların üstesinden gelebilecek güç ve inanca sahip bulunduğunu dünyaya kanıtlamıştır.
Türk Silahlı Kuvvetleri; ecdadının manevi mirasından, bıraktığı şanlı tarihten ve bağrından çıktığı yüce Türk ulusundan aldığı güç ve azimle; dün olduğu gibi bugün ve gelecekte de ulusun bağımsızlığı, vatanın bölünmez bütünlüğü uğrunda her türlü fedakarlığa hazırdır.
Her karış toprağını, kutsal kanlarıyla sulayarak, yaşadığımız coğrafyayı vatan yapan ve bize emanet eden ölümsüz kahramanlar!
Sizler, yaptığınız kahramanlıklarla Türkiye Cumhuriyeti'nin varlığına, ATATÜRK ilke ve devrimlerine yönelecek her türlü tehdide karşı vereceğimiz mücadelede; sarsılmaz inancımıza ve tükenmez gücümüze ilham kaynağı oldunuz. Sizlerden aldığımız güç ve ilhamla, özgürce yaşadığımız vatan toprakları üzerinde demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni sonsuza kadar yaşatacağız.
Binlerce yıllık tarihi boyunca kendisine verilen bütün görevleri başarıyla gerçekleştiren, nice büyük zaferler kazanan Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, dün olduğu gibi bugün de dünyanın sayılı güçlerinden biri olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne yönelik her türlü tehdidi ortadan kaldırarak, yüce ulusumuzun bekasının, bölgesindeki barış ve huzurun vazgeçilmez güvencesi olmaya devam edecektir”.
Yukarıda altını çizdiğimiz satırları bir daha okur musunuz lütfen..
Ve hâlâ askerin Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda “konuşmadığı”, Cumhurbaşkanı'nın “niteliklerini tarif etmediği” düşüncesinde misiniz?
18 Mart'ta Çanakkale'de şehitler anılırken, İstanbul'da bölücü örgüt yanlıları “Newroz” provası yaptı ve polisle çatıştı..
Yavuz Donat ne diyordu?
“Milliyetçilik yükseliyor”..
AB'den, ABD'ye; onlardan içimizdeki AB ve ABD muhiplerine..
Ve mandacı ve mürteci ve bölücülere kadar herkesin ortak endişesi Türkiye'de “milliyetçiliğin yükselişi”..
18 Mart'ta İstanbul'da bölücüler polisle çatışıyor..
Antalya'da –Biji tatil- hazırlıkları yapılıyor..
Merkel, 50 yıl sonrasına randevu veriyor..
Gümüşhane İl Jandarma Alay Komutanı Albay Mustafa Yiğit;
“ Batı kamuoyunda Yunanistan'ın amacı, Avrupa'nın kültür ve tarihi merkezi olduğunu canlı tutmak ve Türkler Müslüman, Yunanlılar Hıristiyan temasını gündemde tutmak, Türkiye'nin psikolojik harp faaliyetlerini etkisiz kılmak, dünya kamuoyunu Türkiye tarihinin soykırımlarla dolu olduğuna inandırmaya çalışmak ve PKK terörizmini kullanarak Pontus Rumları ile Kürtler arasında bir bağ kurmak, Türk aleyhtarı duyguları teşvik etmektir. İnanç turizminin adı Pontusçuluktur. Yunanlı turistler inanç turizmi adı altında Pontus propagandası yapmaktadırlar. PKK terörizmini kullanarak Pontus Rumları ile Kürtler arasında bir bağ kurarak Türk aleyhtarı duyguları teşvik ediyorlar”
diyor..
Ve sonra merak ediliyor, milliyetçilik neden yükseliyor?
Tanzimat'ta batılıların zorlamasıyla ekalliyetlere verilen aşırı imtiyazlarla koskoca İmparatorluğu yıktık..
Şimdi AB zoruyla “olmayan azınlıklar” yaratarak Cumhuriyetin kuyusunu kazıyoruz..
Barthalemeos, Avusturya'da Plasnik'ten
“Avusturya hükümetinin Türkiye ile temaslarında ve AB çerçevesinde Türkiye'de dini özgürlükler, Ekümenik Patrikhane'nin karşılaştığı sorunlar ve dini azınlıklar konularına özel ilgi göstereceği konusunda”
garanti alıyor..
Tarih kitapları 1900'lü yıllarda Bulgar, Romen ve Yunanlılarda milliyetçi duyguların yükselmesi ve Balkanlarda “komitacı”ların ortaya çıkmasının Türklerde şuurlu bir uyanışa yol açtığını yazar.
İleride Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı'nı yapacak Harbiyeliler ilk deneyimlerini Balkan dağlarında komitacı peşinde yaşamış ve pişmişlerdir.
Cumhuriyet'in Harbiyelileri, Cumhuriyet'i 1985'den itibaren güney Anadolu dağlarında ve Türkmen Eli'nde korudu.
Gündüz Aktan 15 Mart 2007 tarihli yazısında bakın ne diyor:
“Türkiye'de, değil isyan etmek, eleştirecek bir konu dahi yokken, bazı milliyetçi/ulusalcılar, Cumhuriyetçiler, ordu yanlıları, ortaya çıkmış, demokrasiye son vermek ve faşist bir yönetim kurmak istiyorlarmış.
Yani kadrolaşan irtica, paranoyadan; AB'nin ikiyüzlülüğüne yeterince direnmemek, uydurmadan; Türk kimliğinin terörist Kürt ayrılıkçılığa kurban edilmesi ve etnikleştirilmesi, hayal mahsulünden; Ermenilere soykırım yapıldığını her gün iddia eden 'has' Türkler, görüntüden; tüm söyledikleri kehanet gibi doğru çıkan milli kahraman Sn. Denktaş'ı 'kabile' zihniyetiyle suçlayan Başbakan ise, gölgeden ibaret.
Bu harika analizi yapan liberal 'aydınlar' için Türk, Türklük, millet, milliyetçilik, milli çıkar, hele hele milli kimlik, sadece şimdi değil, her zaman tüm kötülüklerin kaynağı oldu.
Bunlar için milliyetçi, faşist ve ırkçı kavramları, aralarında mesafe olmayan, tek bir olgunun ifadesi.
Bunların zihni konumları ile milliyetçilik-faşizm-ırkçılık kutbu arasında büyük bir boşluk var.
Dünyanın her yerinde milliyetçilikle aşırı milliyetçilik arasında nitelik farkı gözetilirken, bunlar milliyetçiliğin ayrıca aşırı diye tanımlanmasa dahi, sadece aşırı olabileceğine inanıyorlar.
Bu yaklaşımlarını da normal sanıyorlar.
Yani kendi kimliksizlikleri; evrenselcilik, insancıllık, uygarlık, demokratlık oluyor. Milli kimlikte ısrar edenler; ırkçı-faşist-milliyetçi, Batı ve demokrasi düşmanı, otoriteye ve şiddete tapanlar oluyor.
Sonra da milliyetçi dalgadan ödleri kopuyor. "
Şimdi..
72 alt kimlik milliyetçiliği yükselecek, yükseltilecek bir şey olmayacak..
Ama Türk milliyetçiliği “kendini koruma içgüdüsüyle”..
Ulus devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü korumak ve kollamak uğrunda..
1900'lerin başındaki gibi, 100 -yıl önce olduğu gibi..
Ayağa kalkınca suç olacak, nedeni sorulacak…
Ne diyor Büyükanıt;
“Çanakkale Önsözdür”.
Demek bunun “Sonsözü” de var..
Lâfın tamamı deliye söylenirmiş..
Mayıs'a kadar bir de 23 Nisan kaldı..
Ben 18 Mart'tan sonra 23 Nisan'da da askerin….
Konuşmadan, tarif etmeden vereceği ince mesajları merak ediyorum..
“57'iNCİ ALAY ÇANAKKALE'DE, TRABLUSGARP'TA, FİLİSTİN'DE, SAKARYA'DA
57'inci ALAY KARABAĞ'DA, KARASU'DA, KERKÜK'TE, KIBRIS'TA
57'İNCİ ALAY HERYERDE..
HEPİMİZ 57'İNCİ ALAY'IN NEFERİYİZ.” |