“Ballı'nın arabada kebap yaparak –apartman kaldırdığı- söylenir. Şimdi çok güzel ve özel bir restoranı vardır. Bir köşesini 60'lı yılların –in-i plak dolapları kaplar. Dolabı, dolabın yaşından hiç de geri kalmayan –bak bir varmış, bir yokmuş-lu plaklar doldurmuştur.
Ballı her şeyi iyi yapar da, en iyi –ara sıcak- olarak sunduğu –bidda içinde kızarmış hellim ızgara-yı yapar”.
( “KIBRIS, YENİDEN” .1994. Sayfa 146)
Fazla soğutulmadan yenilmesi tavsiye edilir.. Çünkü tabağın kenarında unutulduğunu hissedince, küser, sertleşir.
Hellim iyidir, güzeldir de soğumuş hellimin şimdi AB bağlamında tekrar ısıtılarak piyasaya çıkarılması, yukarıda anlattığımız şekilde; hiç hoş değildir.
Çünkü Beşparmaklar'daki bayrağın yaktığı elektriğin hesabını, Rum'dan mülhem, askere soran; askerin 74'den beri kullandığı elektriğin-suyun hesabını çıkaran CTP iş Hellim'e gelince celâllenivermiştir.
Elektriği Rum 80'li yılların ortalarına kadar; “kuzey benimdir” diyerek beleş vermiyor muydu? Asker Rum'a mı elektrik parası verecekti?
Kıbrıs'ta Annan Planı ile toprak verilmiştir, milletin göçmen duruma düşürülmesi kabul edilmiştir, egemenlikten, devletten vaz geçilmiştir, çıt çıkarılmamıştır ama nedense iş Hellim'e gelince beyler sertleşivermişlerdir.
Rum tarafı Hellim'i, Hallumi adı altında Avrupa'da tesçil ettirerek KKTC'nin üçüncü ülkelere ihracatını engellemek istemiş.
Kıyamet de kopmuş..
Ama 2007 başından beri Kıbrıs'la ilgili her yazıya başlarken Talat'a sormayı kararlaştırdığımız soru güme gitmesin;
Lokmacı ne oldu?
Ocak ayı içinde Rum'a el uzatmak için bir yıl önce Türkiye'den aldığınız 2 trilyon lira ile yaptırmış olduğunuz köprüyü yıktınız da ne oldu?
Üçüncü ayın içindeyiz.. Ne oldu?
Uzattığınız elinize ne geçti? Üstelik, aynı Tayyip Erdoğan'dan öğrendiğiniz gibi askerle de krizi gerginleştirme politikası uygulamıştınız..
Değdi mi?
Tam bu noktada farklı görüşlerin ilginç birlikteliklerine göz atmanın tam sırasıdır..
Erdoğan (301 bağlamında) diyor ki;
“Batıdaki sosyal demokratları yanımıza alıyoruz da Türkiye'deki sosyal demokratları yanımıza alamıyoruz. Bunlar, ‘301 için yanımıza gelmeyin, kapımızı çalmayın' diyor.”
Soyer (Kıbrıs bağlamında) diyor ki;
''Dönem dönem Türkiye'deki yoldaşlarımızla da çelişkiye düşüyoruz. Bu noktada garip bir dünyada yaşıyoruz. Güney'deki AKEL ile tartışıyoruz, ama liberal eğilimli parti ile de çok iyi ilişkiler yürütüyoruz. CHP ile tartışıyoruz, ama siyasi geleneğimiz farklı olan AK Parti ile gayet olumlu bir diyalog içinde bulunuyoruz''
Bu “birliktelik” ne için?
Avrupa'ya yaranmak, Avrupa'nın dediklerini yapmak için..
İtiraflar devam ediyor..
“Annan Planı bizim açımızdan çok zor olmasına rağmen, bir çok şeye rağmen mücadele verdik ve KKTC'de yüzde 65 evet oyuyla Annan Planını çıkardık. Avrupalı dostlarımız, (Biz Güney'i hallederiz) dediler. (Hallederseniz ne olacak?), (Biz gereğini yapacağız) dediler. İtalya Başbakanı Sayın Prodi'nin bana sözleridir bunlar..."
diyor Erdoğan…
Erdoğan daha önce de Bush istedi diye Annan Planına “evet” dedirttirmek üzere, Kıbrıs'ın “hakemliğini”, MGK'da mutabık kalınan “devlet görüşüne” rağmen Davos'ta Annan'a altın bir dosya içinde teslim ettiğini itiraf eylemişti.
Gül'ün de mutlaka bu çorbada tuzu olmalı..
Kimi AB ülkeleri tarafından Türkiye'nin AB ile müzakere sürecinde Kıbrıs sorunun ''yapay'' bir biçimde ''mazaret'' olarak kullanıldığına dikkati çeken Gül Annan Planını şöyle anlatıyor..
“Kıbrıs Türkleri Annan Planı'na -evet- diyerek iyiniyetli olduklarını kanıtlamışlar, ancak Rumlar plana -hayır- demişlerdir”.
Annan Planı'nın, tüm Birleşmiş Milletler'in planı olduğunu vurgulayarak, planın BM Güvenlik Konseyi'nin onayını aldığını, AB tarafından da desteklendiğini hatırlatan Gül, plana ilişkin yapılan referandumdan önce dünya kamuoyunun Ada'daki Türkler'in planı reddetmesini Rumlar'ın ise planı kabul ederek Ada'nın birleşmesini isteyeceklerini sandıklarını, oysa gerçekte bunun tam tersinin olduğunu söylüyor.
Gül; çoğul eki kullanarak “öyle zannettiklerini” ifade ediyor.
Yâni “batı” tarafından kandırıldıklarını itiraf ediyor..
Öyle ama, turp'un büyüğü daha torbada imiş meğer..
Bir Rum gazetecinin,
“işgalci olan Türk askerinin ne zaman çekileceği”
yolundaki sorusuna;
''Biz, Ada'yı işgal etmek için oraya gitmedik''
diyen Gül,
''Eğer Rumlar referandumda Annan Planı'na 'evet' deselerdi, bugün Ada'da Türk askeri olmazdı''
cevabını veriyor.
Adada iki ayrı toplum, iki ayrı din ve demokrasi olduğuna işaret eden Gül,
''Biz, Ada'da kapsamlı bir çözümden yanayız''
diyor. Gül, sorunun çözümü ve bir uzlaşmaya varabilmek için çok çaba sarfettiklerini belirterek, Türkiye'nin bu konuda geleneksel siyasetini değiştirdiğini, ancak Rumların planı reddettiklerini belirtirken, birleşmiş bir Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan'ın, bölgede işbirliği yaparak bölgeyi farklı bir duruma getirebileceklerini vurguluyor ve
''Türkiye, sorunun çözümünü isteyen taraf. Ancak Papadopulos'un siyaseti hayli farklı''
diye konuşuyor..
Gül'ün söyledikleri, Akepe'nin Kıbrıs siyasetinin veciz bir özetidir.
Gül'ün bu çok önemli itirafındaki altı çizilecek noktalar şunlardır..
1. Askerin çekileceğini bilerek ve isteyerek referanduma Kıbrıs Türkü'nü “evet” dedirtmişlerdir.
2. Akepe “kapsamlı çözüm” için Türkiye'nin geleneksel siyasetini değiştirmiştir.
3. Akepe “kapsamlı çözüm”den, “Birleşmiş bir Kıbrıs”ı anlamaktadır.
4. Yâni Akepe KKTC'den vaz geçmiştir..
Peki bütün bunlar olurken “kıprıslılar” ne yapmaktadır?
Hellim'in ve Sarayönü'ndeki güvercinlerin peşine düşmüşlerdir, “yerleşikler”i istememektedirler..
Okuyucu “Kıbrıs Türkleri” ile “kıprıslılar” arasındaki farkı anlamıştır..
Metin Münir yazıyor..
“Kıbrıs elden gidiyor diyenler haklıdır. Kıbrıs elden gidiyor. Kıbrıslıların elinden.
Resmi olmayan tahminlere göre Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyet'i nüfusunun % 68'i Türkiye'den gelip adaya yerleşenlerdir.
TC kökenliler artık çoğunlukta ve sayıları hızla artıyor. İstanbul'un yerlilerinin İstanbul'da marjinal hale geldiği gibi Kıbrıslılar da kendi vatanlarında yavaş yavaş kaybolacak.
Kıbrıs birçok 1950 sonrası Türkiye kenti gibi Anadolulaşacak. -Anadolulaştı bile, sen uyu,- diyen ressam Emin Çizenel'in sesini duyar gibiyim.
Yeni Cami sokaklarında lingiri ve pirilli oynayan çocuklar çoktan kayboldu. Her sabah el arabasını iterek geçen kör çörekçi, öğleden sonra bisikletiyle Türkiye gazetelerini dağıtan Avrayimi, -Dişlerinize trrrrr trampet çaldırırım- diyen bağıran ayrancı, -Allı dondurmam, güllü dondurmam- diye çağıran güllü dondurmacı, birçok Lefkoşalı gencin tanıdığı ilk kadın olan Abbas'ın Şerif, alkolik Süt, Saray Önü'ndeki minik dükkânından herkese laf yetiştiren Çoronik çoktan öldüler. Aynalı, sokak sokak dolaşıp evinde yaptığı tatlı leblebi tozunu satarak destan okumuyor. -Paça kafalı, şalvar ağızlı Heşa- ortadan kayboldu. Yaz siestalarından sonra belediye arabaları serinlesin diye Lefkoşa'nın sokaklarını sulamıyor.
Çocukluğumu geçirdiğim surlar içi Türk mahallesi Anadoluluların gettosu haline geldi. Girne sokakları düzenli sakal tıraşı olma alışkanlığı edinmemiş, tespihli erkeklerle dolu. Ve Kıbrıslıların görmeye alışkın olmadığı manzaralarla. İşte selpak satan bir kadın. İşportacı çocuk. Dilenci. Poturlu, kasketli, avurtları çıkmış, cüzdanı boş adam. Çiçekli şalvarlı kadın. Zeytin ağaçlarının arasındaki inşaatlardan yanık Kürtçe türküler geliyor.
(***)
İnsanlar karışıyor, genler değiş tokuş ediliyor, yaşam tarzları, kafalar, aksanlar değişiyor, zenginler fakir, fakirler zengin oluyor, yaşlılar ölüyor, çocuklar büyüyor, ergenler yetişkin oluyor.
Kıbrıslılar Türkiyelileşiyor, Türkiyeliler Kıbrıslılaşıyor, yeni bir –Gıbrızlı- ortaya çıkıyor.
Kimse daha pek farkında değil, ama KKTC'de Türkiye kökenlilerin çoğunluğa geçmesi 1963'te dağılan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tabutuna çakılan son çividir. Türkiye'den gelenler Rumları tanımıyorlar ve onlar tarafından sevilmediklerini biliyorlar. Herhangi bir referandumda Rumlarla birlikte yaşamanın lehinde oy kullanmayacaklar.
Bu arada, Lefkoşa'da Saray Önü'ne güvercinler inmeye başladı. Bunu ilk fark edenlerden biri arkadaşım Erdal Andız oldu. -Kıbrıslılar güvercin yer, Türkiyeliler yemez- dedi. -Güvercinler bunu anladı. Artık korkmadan yere konuyorlar çünkü Lefkoşa'nın içinde Kıbrıslı kalmadı.-"
Münir, asıl özlediği şeyin, elinden uçup giden “gençliği” olduğunun farkında değil..
Hangimiz 30 yıl, 40 yıl önceki halimizin özlemini çekmeyiz ki? Hangimizin 30 yıl, 40 yıl önce yaşadığı kentler, köyler, mahallelerden eser kalmıştır?
Örneğin kaynağını “durum icabı” yazının sonunda açıklayacağımız şu satırlara ne diyeceksiniz?
“Güneş artık yakıyor.. Girne'de, üç ay önce kış uykusuna yatmış iç limanda uyanmaya başlayan bir canlılık var..
Portakal çiçeklerinin kokusu mu daha önce dağı taşı sardı, yoksa Girne'de iç limanda sahil boyuna restoranlar mı sandalyelerini daha önce çıkardı fark edemedik..Ama bir gece limana indiğimizde masalar kurulup altlarına halılar serilivermişti bile. Hâttâ küçük fanuslarda mumcukları dahi tamamdı. Hâlbuki bütün bir kış boyu, hangi lokantanın açık olduğunu kapıya kadar gidip içeriye bakmadan anlayamazdınız, öyle ölgün… Sanki bütün liman, bize halâ yabancı gelen, o ölçüsüz, o marangoz elinden çıkmışcasına dikilip duruveren kalesine rağmen; o eşsiz siluet, sadece bir dekordu. Film çekilmiş, her şey bitmiş ve figüranlar dahi kalmamış.
Ama gelin şimdi görün.
(***)
Limanlarda büyük aşklar başlar, küçük aşklar ise ekseriya ve gecenin ilerlemiş bir saatinde biter. Büyük âşıklar hiç ayrılmazlar, küçük âşıklar ise bir saat sonra birbirlerini görünce tanımazlar.
1974'den hemen sonra, ne Girne bu kadar kalabalıktı, ne de Girne limanı.. Hele güneş battıktan sonra etraf iyice sessizleşir, büyük âşıklar el ele tutuşup gözleriyle, küçük âşıklar da ürkütmekten çekinerek fısıltıyla konuşurlardı.
Ne böyle cıyak cıyak bağıran ışıklar vardı, ne de lâhmacun ve döner kokuları.. Ne de arabesk, hicran ama hep hicran dolu bir hayli acayip cayırtı..
Limanı Türkleştirmek, 5 yıldızlı Fransız konyağı ile lahmacun yemek midir, yoksa topuklarına basılmış ayakkabılar giyerek şalvar poturla dolaşıp (bazen de ucu bele kadar sıyrılmış eteklerle) bir elde tespih şakırdatarak geğirip, paketinin rengi biraz cart diye Dunhill içmek midir?
Limanı Türkleştirmek ille de görgüsüzlük müdür?
Eğer öyle ise elhâk; liman ve de Girne Türkleşmiştir. Sadece gustosuyla değil ama atmosferiyle de bir özelliği olan restoran artık yoktur. Bir –Harbour Club- bitmiştir. Mehtaba bakarak, gözlerle konuşulan yemekler on sene öncesinde kalmıştır. Portakal çiçeklerinin kokuları da artık ötelerdedir. Yemekler bitmiştir ama eski sevgililer ve eski sevgiler vardır.
Girne'nin bu tür –Türkleştirilmesinde-, 74'den sonra Girne'ye yerleşen Limasol'lusundan, Trabzon'lusuna kadar her Türk aynı derecede sorumludur. Ama Limasol'lu biraz daha suçludur. Beğenilmeyen her şey 72 türlü Türk grubunun zevkini yahut zevksizliğini aksettirmektedir.
(***)
Girne şimdi ancak eski âşıklar el ele tutuşup portakal çiçeklerinin kokusunu duyabildikleri ölçüde, Girne'dir.
Ve Girne'de büyük aşklar ille de portakal çiçekli zamanlarda yaşanmıştır.
Kısaca Girne, liman ve çiçekler, hepsi nihavend bir bestedir”.
( “KIBRIS GÜZELİ, GÜZELLEME Mİ İSTER?” . 1992.Sayfa 11, 12)
Bu satırlar harekâttan on sene sonra 84-85'lerde yazılmıştır ve o zaman bile 74 “özlenmektedir”..
Ve “özleyen” de Münir gibi Girne'nin (Kıbrıs'ın) özelliklerinin bozulmasından, kaybolmasından şikâyetçidir.
“Özleyen”, adanın yanlış “Türkleşmesinden”, Metin Münir, Emin Çizenel ve Erdal Andız ise “Anadolululaşmasından” şikâyetçidirler.
Andız (Kumarhaneler Derneği Başkanı) ve Çizenel (Ressam) için bir şey söyleyemem ama Metin Münir'in “özlediği” Adalılıktır, Rumla beraber olmaktır..
Çünkü o bir Karen Fogg muhibbidir..
Karen Fogg'un yazışmalarında adı sıkça geçen bir kimsedir.
Yâni “taraf”tır.. Yazıdan da kolayca anlaşılacağı üzere 1960'da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'ni istemektedir.
Otonom Kıbrıs Türk Yönetimini, Kıbrıs Türk Federe Devleti'ni, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni yok saymaktadır..
KKTC yoktur.. Kıbrıs Cumhuriyeti vardır.
Annan'cıdır. “Evet”çidir.
Annan Plânı da Kıbrıs Türkleri'ni Kıbrıs Cumhuriyeti devrine, hâttâ daha da geriye götürmekte değil midir?
Ne diyor Metin Münir;
“ Kimse daha pek farkında değil, ama KKTC'de Türkiye kökenlilerin çoğunluğa geçmesi 1963'te dağılan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tabutuna çakılan son çividir”.
Peki “ilk çivi” ne zaman çakılmıştı?
1963'de..
Kim çakmıştı o zaman “yerleşikler” olmadığına göre?
Makarios, Grivas, Papadopulos.. Yâni Rumlar..
İlk çiviyi çakan değil ama son çiviyi çakan önemlidir.. KKTC değil ama Kıbrıs Cumhuriyeti önemlidir.
Rumlar değil ama “Türkiyeliler” suçludur.
Devam ediyor Münir;
“ Türkiye'den gelenler Rumları tanımıyorlar ve onlar tarafından sevilmediklerini biliyorlar. Herhangi bir referandumda Rumlarla birlikte yaşamanın lehinde oy kullanmayacaklar”.
“Türkiye'den gelenler” Rumları tanımıyorlar ve Rumlar tarafından sevilmiyorlar..
“Türkiye'den gelenler” de elbette Rumları sevmiyor.. Yaptıkları katliamları “okudular”..
Peki “Rumları tanıyan” “kıprıslılar” Rumları seviyor mu?
Metin Münir'den anlaşıldığına göre öyle..
Onlar Türkiyelileri sevmiyor ama Rumları seviyor..
Peki o “kıprıslılar” adada katliamı yaşamadılar mı?
Klerides daha dün “Türkleri adadan 1 saat 45 dakikada temizleriz” demedi mi?
“Türkiye'den gelenler”in çoğunluğa geçmesinin en büyük tehlikesi Münir'e göre
“referandumda Rumlarla birlikte yaşamanın lehinde oy kullanmayacak”
olmaları..
Muhtemel bir referandumda, Rumlarla birlikte yaşamanın aleyhinde oy kullanması “garanti” “Türkiye'den gelenler”in tavrı sorgulanmalı ama geçmiş referandumda Kıbrıs Türkleri ile beraber yaşamayı istemediği tesçillenen Rumların tavrından hiç söz etmemeli..
İşte bunun adı Karen Fogg tipi gazeteciliktir ey okuyucu…
“Türkiye'den gelenler” Rumları tanımıyorlar da, 1974 sonrası doğanlar tanıyor mu?
33 yaşında oldular..
Neredeyse KKTC'nin “yerleşikler” hariç yarı nüfusu..
Onlar Rum'u seviyor mu?
Münir'in derdi, “genlerin” değişmesi.. Onun için de “yerleşikler”in gitmesi gerek..
“Türkiyeli” ile gen alış verişi olmayacak ama Rum'la olacak
Burada da referandum sürecinde Rum'a verilen “gönderilecek” 42 bin kişilik “yerleşik” listesini destekliyor..
Şaşırmadık, durum tesbiti yaptık.. Suçüstü yaptık..
“Lokmacı Barikatı'ndan Arasta'ya doğru yürürken soldaki dükkânların arkasında Büyük Han kalır. Büyük Han'ın bir köşesinde sırtını asırlık duvarlara dayamış salaş, küçük bir gecekondu dükkâncık bulunur. Köfteci Mehmet'in dükkânı.. Zaten Yenicami'de Saffet Anibal, Mücahitler Sitesi'nin karşısında Sağır, bir de Kumsal'da Enişte,Türk Lefkoşa'nın Mehmet Köfteci ile beraber egzotik damak tadıdırlar ve her biri de haklarında sayfalarca yazılacak kadar kerâmet sahibidirler.
İşte öyle nemli, soğuk bir kış gecesi Büyük Han'ın böğründe ölgün ışıkları zor seçilen buğulu camların arkasına saklanmış dükkâna attık kendimizi.
(***)
Vakit ilerlemiş, torba ve çantalardaki içkiler ve en mühimi Mehmet'in köfteleri nihayet bulmuştur. Gece fazla uzatılmaz. Evdeki hanımlardan değil ama Mehmet'in uykulu gözlerinden korkulur.
En yaşlı üye toplantının bittiğini söyler.
Bir kitabevi sahibi, Bayrak Radyosu'nun bir programcısı, iki bürokrat, bir dışişleri bakanı (ve tabii ancak Kıbrıs'ta rastlanabilecek bir demokratlık örneği olarak şöförü) ve bir antikacı ile bir gazeteciden ibaret –senato- bir dahaki toplantıya kadar dağılır.
Lefkoşa gecelerinde zırzıroların ötmesine daha çok vardır”.
( “KIBRIS, YENİDEN ”. 1994.Sayfa 32)
Yukarıdaki iki alıntıda adı geçen kitaplar bu satırların yazarına aittir.
Bu satırların yazarı “Kıbrıs Türkleri”nin bağımsızlığına sevdâlıdır, “kıprıslıtürklere” yahut gusbo ve gavrolara veya linobambakilerin Rumlarla gayri meşru birlikteliğine, ilişkilerine değil..
Metin Münir'e cevap olsun diye tozlu raflar ve eski defterler karıştırılıp, yıpranmış sayfalar yeniden çevrilmiştir..
Bizde daha ne defterler, ne cevaplar var…
Ama hepsi yeri gelince, hepsi “taşı gediğine oturtmak” için..
Metin Münir acaba 75'in ilk aylarında zamanın Dışişleri Bakanı Rahmetli Osman Örek'in de bulunduğu o masada yer alanlar arasında sayılan “gazeteci”nin kim olduğunu hatırlayabiliyor mu?
Yoksa yaşlandı mı?
Yaşlandı da Andız'la beraber Sarayönünde güvercin peşine mi düşüyorlar?
8 Mart 2007
“57'iNCİ ALAY ÇANAKKALE'DE, TRABLUSGARP'TA, FİLİSTİN'DE, SAKARYA'DA
57'inci ALAY KARABAĞ'DA, KARASU'DA, KERKÜK'TE, KIBRIS'TA
57'İNCİ ALAY HERYERDE..
HEPİMİZ 57'İNCİ ALAY'IN NEFERİYİZ.”
|