1946’dan sonra basın sermayenin eline geçti
TÜRKSOLU: Hrant Dink’e yapılan suikastın hemen ardından tüm Türk ulusu medya tarafından bir suçluluk psikolojisi içine çekilmeye çalışıldı. Hrant Dink’in ölümünün ardından yapılan mitinglerde açılan pankartlarda “Katil Türk Devleti!”, “Katil Türkler!” yazılıydı ya da bu yönde sloganlar atıldı. Türk’üm diyen herkes baskı altına alınmaya çalışıldı. Sevr dönemindeki gibi halk “Türk’üm” demekten çekinir oldu. Katil gerçekten de tüm Türk ulusu mu?
DEMİRTAŞ CEYHUN: Altını çizerek belirtmek istiyorum. 1945’ten itibaren, yani Soğuk Savaş ile birlikte Amerikan İmparatorluğu çok bilinçli bir tarzda bizim 1945 öncesi tarihimizi yok edip sil baştan yazdırdığı gibi okul dışı eğitime, gazetelere 1946 yılından itibaren el atmaya başladı.
1946 yılında Türkiye’de iki tane gazete kurulmuş.
Bir tanesi Safa Kılıçlıoğlu’nun Yeni Sabah’ı.
Safa Kılıçlıoğlu hayatında iki kelime yazmamış bir adamdı.
Kumaş tüccarlığı ile uğraşır iken Bomonti’deki kumaş fabrikasını satmış, Sultanhamam’daki mağazasını satmış. Yani altın yumurtlayan iki tane müessesesini satıp, para kazanma ihtimali hiç olmayan (ki bunu kendisi de zaten söylüyor) bir işe giriyor. Yani bunu bile bile bir gazete satın almış. Niye almış, derdi neymiş amacı neymiş?
O tarihlere baktığınız zaman kısa bir zaman sonra da Yeni İstanbul diye bir gazete çıkıyor. Yeni İstanbul’un sahibi olan kişi de çok karanlık bir adam. Adını şimdi hatırlayamıyorum ama bu karanlık adam Almanya ile Türkiye arasındaki ticareti yönetiyordu.
Hatta hatta Bedii Faik’in anılarında verdiği bilgiye göre Nazi Partisi’nin yöneticilerinin paralarını İsviçre’ye götürmüş, savaşın bitmesinin ardından İsviçre’ye götürmüş olduğu Nazi paralarını Türkiye’ye getirip aklamıştır.
Hiç kuşku yok ki bu aklama ABD’nin kontrolünde yapılmıştır. Akladığı paralarla bir tane de gazete çıkarıyor.
Böylece Türk basınının sermaye yapısı tamamen değişiyor.
O tarihe kadar “gazeteciler” “gazete” çıkarırken, birdenbire gazeteyle, yazıyla ilgisi olmayan sermaye gazete çıkarmaya başlıyor.
Sermaye yapısı değiştirilirken Amerika, Hürriyet gazetesine hemen bir rotatif armağan ediyor. Tabii bu arada teknik yapı ve teknoloji de değiştiriliyor. Dolayısıyla gazetelerin biçim ve içerikleri değiştiriliyor. Görsel malzeme arttırılıyor, kullanılan kelime sayısı ise düşüyor.
Şimdi, kullandığınız kelime sayısı ne kadar az olursa tirajınız da o kadar artıyor. Çünkü halka bir şeyler öğretmiyorsun, halk dalkavukluğu yapıyorsun. Böylece tirajın artıyor güya ama basın temel işlevini yitiriyor.
Nedir basının temel işlevi? Okul dışı eğitim, halkın eğitimi...
Bu, Mustafa Kemal’in temel hedeflerinden Çünkü bir toplumu ancak eğitimle bir üst düzeye çıkartabilirsin.
Mustafa Kemal’in üç temel politikası vardı: eğitim, tarih ve dil. Bunu çok iyi bildikleri için 1946’dan itibaren Mustafa Kemal’in bu politikalarını yok etmek için uğraşmaya başladılar.
Adnan Menderes iktidara gelir gelmez Dil Devrimi’ni yozlaştırmaya başladı. Eğitime ve dile çok planlı bir biçimde müdahale eden ABD, Mustafa Kemal’in bütün tarih çalışmalarını sıfırlatıp kendine göre yeni bir tarih yazdırmaya başladı. Bu yeni tarihin içine baktığınız zaman bol miktarda Türk-Ermeni, Türk-Rum, Türk-Arap kavgası var. Bunların hepsi Demokrat Parti tarihinde yazılıyor.
Batıdan gelen akımlar Türkiye’de egemen kılınmaya çalışılmıştır. Her anlamda basını değiştirmişler, edebiyatı değiştirmişler yani kısaca yaşamı değiştirmişler.
TÜRKSOLU: Değiştirdikleri, son olaylar sonrası zaten açıkça belli oluyor. Medya Türk ulusunun duygularına artık tercüman olamıyor. Medya ve halk farklı düşünüyor. Medya inatla Türk halkını bu suçluluk psikolojisinin içine itmeye çalışıyor. Şimdi siz bu olaylardan dolayı bir suçluluk psikolojisi içinde misiniz?
DEMİRTAŞ CEYHUN: Amaçları elbette bu. Ben niye suçluluk duyacağım ki? Ben bu olanların bilinçli olarak nasıl yapıldığını çok rahat görüyorum. Türk halkının bu olanları bilinçli olarak irdelemesi için hiçbir çaba göstermiyorlar.
Yabancı sermaye niçin televizyon satın alıyor?
Şimdi bizde de televizyonların %40-50’si Doğan Holding’in kontrolünde. Doğan Holding Axel Springer ile işbirliği yaptı. Axel Springer Almanya’da Yahudiliğin kalesidir. Axel Springer Türkçe yayın yapan bir televizyondan ne yarar sağlayacak? Axel Springer Türkiye’deki televizyonlardan nasıl kâr edecek?
Çünkü Türkiye’nin ürettiği tüm milli gelir böyle 100, 200, 300, 500 televizyonu besleyecek güçte değil. Dolayısıyla bugün televizyondan para kazanmak bir mucize. Yani para kazanan bir televizyon olduğunu sanmıyorum. Peki yabancı sermaye para kazanamayacak olduktan sonra niye gelir ki? Benim düşünce yapımı değiştirip, beni burada yok etmek için geliyor.
Soğuk Savaş Sovyetler Birliği’ne karşı yapılmış bir şey değil. Sovyetler Birliği’ni hedef almış ama Sovyetler Birliği’nde gerçekleşmemiştir. Soğuk Savaş, Sovyetler Birliği’ni kuşatan Müslüman ülkelerde gerçekleşmiştir.
Çünkü Sovyetler Birliği’ni kuşatan halkları denetim altında tutarsan, Sovyetler Birliği’nin dış dünya ile ilişkilerin kesersin. 1948-49’dan 1992’lere kadar Sovyetler Birliği’ni kuşatan bu Müslüman ülkelerde mısır patlar gibi 3-5 yılda bir darbeler yapılmış, olaylar patlak vermiştir.
TÜRKSOLU: Yani siz Hrant Dink cinayetinden emperyalist dış güçleri mi sorumlu tutuyorsunuz?
DEMİRTAŞ CEYHUN: Tabii ki. Bundan hiçbir şekilde kuşku duymuyorum. Örneğin 1952 yılında Fransız Parlamentosu NATO Komutanlığı’nın bir dönem Fransız Genelkurmayı’na bırakılmasını istiyor. Bunu der demez ertesi yıl Cezayir ayaklanması başlıyor.
Hemen arkasından Tunus’ta darbe yapılıyor. Kuzey Afrika’da ne kadar Fransız sömürgesi varsa bu açıklamaların ardından Fransa’nın başına bela olmaya başlıyorlar.
Din ilkesi de Soğuk Savaş’ın önemli bir silahı olarak daha sonraki yıllarda yoğun biçimde kullanıldı. Patır patır darbeler... Mısır’da darbe, Suriye’de darbe, Irak’ta darbe, Türkiye’de 12 Mart ve 12 Eylül darbesi, Kore’de darbe... Ama bakıyorsunuz 1992 yılından sonra Sovyetler Birliği bitti, darbeler de bitti.
TÜRKSOLU: Soğuk Savaş yıllarının hemen ardından bakıyoruz ki, Türkiye’de de birçok Atatürkçü aydın öldürülmeye başlanıyor. Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Necip Hablemitoğlu, Bahriye Üçok ve niceleri. Yalnız ilginç olan bir nokta ise katillerinin kim olduğu bugüne kadar çözülemiyor. Ama her nasılsa Danıştay olayının, Şemdinli olayının ve Hrant Dink cinayetinin suçluları ya da suçlu olarak ileri sürülenleri daha olayın üzerinden 1-2 gün geçmeden hemen bulunuveriyor. Türkiye ne zaman Kuzey Irak’a bir operasyon yapmaya niyetlense böyle olaylar ortaya çıkıyor. Bu durum biraz garip değil mi?
DEMİRTAŞ CEYHUN: Şimdi Hrant Dink olayı ile Muammer Aksoy, Uğur Mumcu ve diğerlerinin olayını ayırmak lazım. Muammer Aksoy’lar, Bahriye Üçok’lar ne zaman öldürüldü?
1963 yılında USA Peace Corp. denilen güvenlik örgütü ABD ve Türkiye arasında müşterek olarak kuruluyor.
Yani ABD kurdurtuyor. Hatta Türkiye’nin haberi bile yoktur. 1963 yılında ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na “Gerekli kararları Meclis’ten geçirin” diye bir yazı geliyor. Hangi kararların geçirilmesi gerektiğini bildirmişler İsmet Paşa’ya. İsmet Paşa o kararları geçiriyor ve 1964-65 yıllarında Türkiye’ye 12.000 tane barış gönüllüsü gelmiştir.
ABD’nin akılalmaz anket soruları
Bu 12.000 barış gönüllüsünün Anadolu’da görev yaptıkları yerlerde kızlar kadınlarla, erkekler erkeklerle konuşarak ellerindeki anket formlarını doldurdular. Orada sorulan sorular inanılmaz boyutlardaydı.
Haftada kaç defa seviştiklerinden kaç defa kürtaj olduklarına, kaç tane çocuk doğurup kaç tane düşük yaptığına kadar. Neye inandığına, ne yediğine, ne içtiğine, nasıl evlendiğine, nasıl yaşadığına dair.
Bu anketlerin değerlendirilmesi sonucu ortaya bir tablo çıktı. Türkiye’nin olağanüstü bir zenginliği vardı:
Mustafa Kemal’in gerçekleştirdiği eğitim devrimi sonucu yetişmiş olan “aydınlar.”
“Öyle ise Türkiye’de ilk önce aydınlar yok edilmelidir”
denildi.
Anketin hemen arkasından, 1967-1968’den itibaren, Taylan Özgür’le, Muammer Aksoy’la cinayetler başladı.
Çok planlı bir şekilde Türkiye’de hem aydınlar hem de aydın yetiştiren kurumlar hedef haline getirildi. Eğitim veren kurumlar iş yapamaz hale getirildi.
Aydınların gözünü yıldırmak için de Muammer Aksoy’lar, Teknik Üniversite Rektörü Bedri Karatekeoğlu gibi insanlar ve öğrenciler teker teker öldürüldü.
TÜRKSOLU: Şu ana kadar öldürülen gerek Muammer Aksoy olsun, gerek Bahriye Üçok olsun gerek Uğur Mumcu olsun hepsinin siyasi kimliğinin ne olduğunu biliyoruz. Hepsi Atatürkçü kişilikleriyle tanınan ve Türkiye’nin çıkarlarını savunan insanlardı. Bu sefer hedef olan Hrant Dink’in siyasi kimliği ise bunlardan çok daha başkaydı. Niçin bu sefer böyle bir siyasi hedef seçme zorunluluğu duyuldu? Bu cinayetten kimler kârlı çıkar?
DEMİRTAŞ CEYHUN: İşlenen ilk cinayetlerdeki amaç Türkiye’nin aydın damarlarını kesmek idi. Uğur Mumcu’lar, Muammer Aksoy’lar gibi. Yani Mustafa Kemal’in Türkiye’nin geleceği için yaratmaya çalıştığı en zengin kanalı. O aşamayı ilk cinayetlerle birlikte bitirdiler.
Şimdi artık Türkiye’nin iç kavgalara başlaması gerekiyor. Dolayısıyla o failler yakalanmalı ki, iç kavga büyümeli.
Yani Ogün bulunmasaydı Ermeniler mi vurdu, diaspora mı vurdu, ABD mi vurdu, İranlılar mı vurdu diye 70 farklı senaryo üretilecek, 70 tane hedef ortaya çıkacaktı. Dolayısıyla doğrudan doğruya bir hedef seçilemeyecekti.
Şimdi Ogün’ün yakalanması ile doğrudan doğruya hedef seçildi: Trabzon.
Şimdi Trabzon bombalansın diye yazılar yazıyor medya sahipleri. Artık tüm bu olanlar berraklaşıyor. Berraklaşıyor derken bunları biz söylüyoruz, bunlar halka söylenmiyor. Bu olanları televizyonlarda söyleyemiyorsun. Çok satan gazetelerde yazamıyorsun. Bunları yazdığın kitapları dağıtıp satmıyor kitapevleri.
George Grasher
“Amerika’daki dergi ve gazeteciliğin 1960’lardan itibaren büyük bir değişime uğratılarak analiz ve kuramdan soyutlandığını, 60’lardan itibaren muhafazakar ya da liberal hiçbir gazetenin hümanist düşünceyi yeterli ölçüde içermediğini, Tom Wolf’ün Yeni Gazetecilik adını taktığı bu yeni gazete ve dergilerde yayınlanan haberleri okuyanların bu gazetelerin siyasi eğilimlerini saptamasının olanaksız olduğunu”
yazıyor.
TÜRKSOLU: Sıradan bir yurttaş gerçekten de gazetenin siyasi yönünü saptamakta zorlanıyor günümüzde. Sağ-sol hepsi birbirine benziyor.
DEMİRTAŞ CEYHUN: Tabii ki. Sıradan vatandaş değil hiç kimse... Antiemperyalist bilince varmışsan Hürriyet’in yayınlarının o amaca hizmet ettiğini görürsün. Yani Hürriyet o yayınları durup dururken niye yapıyor? Nereden vuracağını çok iyi biliyor.
TÜRKSOLU: Ortada cinayet sonrası ortaya çıkan şöyle bir tablo var. Evrensel olsun, Birgün olsun Yeni Şafak olsun cinayetin ardından hepsi aynı telden çaldılar. Hepsi aynı mesajı vermeye uğraştılar. Oysa sıradan bir vatandaş bunların birbirinden farklı olduğunu düşünüyor. Bu gazetelerin hepsi sanki birbirinin aynı.
DEMİRTAŞ CEYHUN: Tabii, güya farklılar. Şimdi Aydın Doğan’ın şu an 30-35 tane televizyonu, 15-20 tane gazetesi, 50 tane dergisi ve birkaç yüz tane kitapevi var. Aydın Doğan aynı zamanda petrol şirketlerine sahip, otomobil satışı yapan şirketlere sahip. Aydın Doğan’ın birçok şirketi var. Çok büyük paralar kazanıyor. Yani kitapçılıktan sağlanan para Aydın Doğan’ın holdingi için bir damla bile değildir. Peki niye kitapevi açıyor? Yani Doğan Yayıncılık’tan para mı kazanıyor? Mümkün değil!
TÜRKSOLU: Daha önceleri halkı uyutmak için futbol kullanılırdı. Ama son olaylardan sonra maçlarda “Hepimiz Mustafa Kemal’iz. Hepimiz Türk’üz”, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” pankartları açılmaya başlandı. Sıradan yurttaş duygularını dile getirmek için sokağa çıkamıyor, seslerini ancak tribünler aracılığı ile duyurabiliyorlar.
Hükümet ise “Ne mutlu Türk’üm diyene!” pankartlarının açılmasını çirkin ve kaba bularak yasakladı. Bu ülkede “Hepimiz Ermeni’yiz. Hepimiz Rum’uz” dediğinizde bir şey olmuyor ama “Hepimiz Türk’üz” dediğinizde bölücülük yapmış, ayrımcılık yapmış oluyorsunuz.
DEMİRTAŞ CEYHUN: Tabii, tabii. Bundan dolayı da Mehmet Ali Şahin verdiği ilk demeçte “Turkcell Ligi’ni durdururuz” dedi. “Lig’i kaldırırız” dedi.
TÜRKSOLU: “Hepimiz Türk’üz!” denildiği için mi?
Halka “Sen soykırım yaptın” psikolojisi aşılanmak isteniyor
DEMİRTAŞ CEYHUN: Tabiî ki bundan dolayı. Artık halkın gırtlağına kadar geldi. Bir yerde artık tepkilerini gösteriyorlar. Halkı kedi gibi sıkıştırınca... Halkın aç, gelecekten yoksun. Hiçbir şey vermemişsin bu halka. Varsa yoksa türban-din, cami mescit. Şimdi bir de bu halkı buradan yok edip sürmeye çalışıyorsun.
“Sen soykırım yaptın, sen soykırım yaptın, sen soykırım yaptın. Sen gaddarsın, sen vahşisin, sen barbarsın.”
Halk artık infial ediyor. Zoruma giden bir şey var. Hrant Dink olayı da bunu gösterdi. Soğuk Savaş’ın 50 yıldan beri yaptığı yoğun propagandalarla Türk halkının bilinçaltı tortulanmaya başladı.
“Galiba biz Ermeni soykırımı yapmışız. Benim ırkım galiba barbar. Ben galiba Pontus soykırımı bile yapmışım”
diye. Zaten çalıştıkları da bu. Ondan sonra eziklik, suçluluk. Ondan sonra da haydi Orta Asya’ya.
1931 yılında Mustafa Kemal üniversite reformu yaptı.
“Üniversiteyi ciddi bir eğitim müessesesi haline getireceğiz”
diyor. Milli Eğitim Bakanlığı da Avrupa’dan, İsviçre’den profesörler getirerek bu reformu gerçekleştirecek. Bu arada beklenilmedik bir olay oluyor ve Hitler başbakan oluyor. Başbakan olunca Almanya’da Yahudi kökenli ya da solcu profesörleri yok etmeye çalıştığı için bu insanlar can havli ile kaçmaya başlıyorlar. Daha sonra İsviçre’de toplanıp Türkiye’ye geliyorlar. Türkiye’nin onları aldığını duyan Hitler 8 Mayıs 1933 günü Berlin’de Dışişleri Bakanı Baron von Neurath’ı çağırıyor,
“Derhal Mustafa Kemal’e söyleyin, benim yok etmeye çalıştığım bir ırkı korumaya kalkmasın. Sonra kötü olur”
diyor. Daha sonra Milli Eğitim Bakanı’nı çağırarak
“Sen de söyle Mustafa Kemal o profesörleri atsın. Biz onların yerine daha iyi Nazi profesörler göndeririz”
diyor. Mesaj ilk önce Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras’a geliyor. Mesajı alan Dışişleri Bakanı Atatürk’ün yanına gidiyor. Giderken yanında Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip Bey var. Gelen mesajı Mustafa Kemal’e iletiyorlar. Mustafa Kemal’in verdiği cevap olağanüstü güzeldir:
“Söyleyin o onbaşıya. Beni cinayetlerine ortak etmeye kalkmasın!”
Hitler soykırım yaparken, Mustafa Kemal, “Beni cinayetlerine ortak etmesin” diyordu. Ama nedense bu, bizim tarihlerimizde yok.
Ermeni soykırımı lafını çıkaran ABD
Diaspora’daki Ermeni soykırımı lafı 1970’li yıllarda gündeme getirildi. Kimin tarafından?
Tabii ki ABD tarafından. Ermeni soykırımı iddiaları gündeme gelince ilk önce kendi ellerindeki Ermeniler biçimlendirildi.
“Atalarınız soykırıma uğradı, atalarınız soykırıma uğradı”
diye. Ama bunu hiç kimse sormuyor: Avrupa’ya bu kadar Ermeni nereden gitmiş? Soykırım yapılmış olsa onları gönderir miydi Osmanlı?
Yurtdışında milyonlarca Ermeni var.
Hadi doğumla, evlenmelerle nüfusları artmış ama birkaç yüz bin Ermeni gittiği belli oralara. Hâlâ Beyrut’ta, Lübnan’da, Ürdün’de Ermeni var. Ben Tunus’ta gördüm. Avrupa’da, Amerika’da çok fazla Ermeni var.
Soykırım yapılmış olsa buralarda bu kadar Ermeni olur muydu?
|