Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt’ın Amerika gezisini incelediğimiz dizinin ilk dört yazısında geziyi olumlu yanlarıyla masaya yatırmıştık..
Bu son yazıda ise bize içimizden “Keşke..” ile başlayan cümleler kurduran noktalara değineceğiz.
Büyükanıt Washington’da yaptığı 16 Şubat tarihli Basın Toplantısı’nda Cumhuriyet’ten Yılmaz Polat’a göre şunları söyledi..
“KERKÜK: Kerkük'le ilgilenmemizin nedeni, küçük bir Irak olmasıdır. Irak'ta ne sorun varsa Kerkük'te de var. Son zamanlarda basına gerçekçi olarak yansıdığı gibi demografik yapı değişmiştir. Kerkük'te tapu kayıtları bütünüyle imha edilmiştir. Kimlerin yaptığı da biliniyor. Neden imha ediliyor: Tarihi silmek için. Oysa o belgelerin büyük bölümü Osmanlı arşivlerinde var. Arşivlere baktığınız zaman tarihte hiçbir zaman Kerkük, Kürt şehri olmamıştır. Bizi Kerkük'te ilgilendiren şudur: 2007'de bir referandum yapılacak, değiştirilen bir demografik yapının ardından sonuç da bellidir. Bütün bunlara göz yumulmuştur. Bunun sonucunda Kerkük'te mezhepsel ve etnik çatışmanın çıkması kesindir. Bizi ilgilendiren budur. Çıkacak olan çatışma, Irak'ta olmayan istikrar ve üniter yapıyı ortadan kaldırır. Paramparça olmuş bir Irak güvenlik bağlamında Türkiye'nin çıkarlarına uygun değildir. Biz, Kerkük'le bunun için ilgileniyoruz, sadece Türkmenlerin, Kürtlerin hakkı için değil. Orada çıkacak olan istikrarsızlık yayılacaktır. Bunun Türkiye'ye etkisinin olmaması mümkün değildir. Biz Kerkük'le bunun için ilgileniyoruz. Bütün bunlar ABD'li yetkililere iletildi, çoğu tarafından da kabul gördü”.
Büyükanıt’ın Kerkük’ten ismen bahsetmesi iyidir de, yeter değildir. Hâttâ “tarihte hiçbir zaman Kürt şehri olmamıştır” demesi bile yeterli değildir.
Büyükanıt endişelerini birkaç noktada topluyor.
- 1. Demografik yapı değişmiştir, tapu kayıtları imha edilmiştir.
- 2. Göz yumulan demografik yapının değiştirilmesinin ardından 2007’de Referandum yapılacaktır.
- 3. Mezhepsel ve etnik çatışma çıkacaktır, bu zaten olmayan istikrar ve üniter yapıyı ortadan kaldırır.
- 4. Paramparça Irak, Türkiye’nin güvenliği için tehlikedir. Biz Kerkük’le bunun için ilgileniyoruz.. Sadece Türkmenlerin, Kürtlerin hakkı için değil.. Bütün bunlar ABD’li yetkililere iletildi.
Son cümleye dikkat ettiniz mi?
Ben Türk Genelkurmay Başkanı’nın ağzından, “Önce Türkmenlerin can ve mal güvenliği” faktörünü duymak isterdim.. En azından Türkiye’nin güvenliği ile paralel ve eşit önemde…
Türkmenler’den, onların Kürtlerin insafına, “kucağına ve bıçağına” bırakılan (Söz, Teşkilâtı Mahsusa’dan Eşref Sencer Kuşcubaşı’na aittir ve geçen yüzyılın başında Yunan insafına terk edilen Batı Trakya Türkleri için söylenmiştir) haysiyet ve onurlarından Türk Genelkurmay Başkanı söz etmeyecektir de kim edecektir?
Akepe yetkililerinin her fırsatta “Bizim kardeşimiz, akrabalarımız” dediği Irak Kürtleri için aynı yakınlığı Türkmenler için de hiç olmazsa Büyükanıt sergilemeliydi.
Hadi, madem Büyükanıt istemiyor “icazet” demeyelim; bütün bunlar Amerika’ya neden iletiliyor? İletildiği neden Türk halkının onurunu yaralayacak biçimde açık ve herkesin gözü önünde ifade ediliyor? Alt kademelerde her fırsattan istifade kapalı kapılar ardında pekalâ iletilip, gereği neyse yapılabilirdi..
“Biz Amerika’ya söyledik” ifadesinin arkasında kamuoyu ile paylaşılmaya çalışılan bir mazeret beyanı mı var? Bir ülke milli çıkarlarını hiç, müttefiki bile olsa başkasına ihale edebilir mi?
Kıbrıs, Cargill, Kürtlerle görüşme, Petrol yasaları gibi konularda Akepe’nin yabancı isteklerine uygun hareket ettiği açıktır da, askerin de ille yabancıya “danışması” mı lâzımdır..
Ve nihayet; evet, 2007 referandumu kötüdür ama referandumu öngören Anayasa yapılırken, iş bu raddeye gelirken bütün yetkililerle beraber Büyükanıt ne yapıyordu?
Şimdi halkın önünde feryat etmek, biçareliğin ikrarı değil midir?
Büyükanıt madem böyle söyleyecek, Kerkük konusuna keşke hiç değinmeseydi..
Büyükanıt devam ediyor;
“Terörle büyük bir oyun başlamak üzeredir. Sahnenin perdeleri kapalı, perdeyi açacak oyuncular, perde arkasında ipleri elinde tutuyor. Yapacakları tek şey perdeyi açmak. Oyun şu: Bazı çevrelerde -kurum ve ülke ismi vermek istemiyorum- son aylarda arka arkaya Kürt konferansları düzenleniyor. Onların sonuç bildirgelerine dikkatlice baktığınız zaman, perdeyi açacak olan aktörlerin kimler olduğunu anlarız. Oyun şudur: Ülkelerin terörist ilan ettiği PKK'yi başka bir kimliğe dönüştürmek mümkün müdür? Sorun bu. Bazı çevreler, "Evet mümkündür" diyor. Bu mücadeleyi insan hakları ve azınlıklara indirip çokuluslu platformlara getirelim teşebbüsleri var. Bu önemli bir husustur. Türk milletinin uyanık olması lazım. Sözde ateşkes ilanından sonra bir yetkili - isim verince olmuyor ancak bunu söyleyenin yetkisi söylediği zaman bellidir- "Bu ateşkes çok iyidir, güzel bir gelişmedir, artık biz de buna dayanarak PKK'nin kimliğini ortadan kaldırabiliriz" yönünde görüş belirtti. PKK'nin istekleri bellidir, genel af, anayasanın değiştirilmesi, Kürtçenin resmi dil olması, yönetici kadronun Avrupa'da siyasi mülteci olması. Bunların içinde düşünülmesi bile gündeme gelmeyecek istekler var”.
Güzel..
Ama Sayın Paşam, “arka arkaya Kürt Konferansları” sadece bazı çevre ve ülkelerde yapılmıyor ki.. Sadece “konferans” da yapılmıyor ki..
İstanbul-Ankara’da bile Kürt konferansları yapılmadı mı?
Diyarbakır Belediye Başkanı ve DTP İL Başkanı Newroz 2007 dolayısı ile devlete rest çekmediler mi?
Sizin Amerika’daki açıklamanızdan sonra DTP İl Başkanı; Kerkük’e müdahaleyi Diyarbakır’a yapılmış sayarız demedi mi?
2005’in 29 Ağustos’unda Batman’da “Burası Türkiye değil Kürdistan” sloganları atıldığı zaman zatıâliniz Kara Kuvvetleri Komutanı idiniz..
Biz de
“Bir Günlüğüne Batman Merkez-i Hükümet Olmalıdır, yarınki 30 Ağustos törenleri Batman’da yapılmalıdır”
diye yazı yazmıştık..
O zaman Kara Kuvvetleri Komutanı idiniz..
15 Şubat 2007’de Türkiye’nin dört bir yanında Öcalan gösterileri yapılır, sokaklarda polisle çatışılırken de Genelkurmay Başkanısınız..
Tamam, milletçe büyük oyuna karşı uyanık olalım; tamam, dış destekleri görüp önlem alalım ama “millet”, “büyüklerinin” de “içeride” kendini tatmin edecek bir şeyler yapmasını bekliyor..
“Terör dış destek alıyor, dışarıda konferanslar düzenleniyor” da “içerisi” güllük gülistanlık mı?
Diyarbakır Belediye Başkanı ve DTP İl Başkanı’nın söyledikleri, tavır ve hareketleri, 15 Şubat’ta memleketin dört bir yanında sergilenen “kalkışma” milli vicdanı rahatsız ediyor da “önlem” nerede?
Belediye Başkanları “Kürdistan haritalı” yüzme havuzları yapıyorlar..
Amerikan Elçilik ve Konsolosluk görevlileri Türkiye’nin her köşesinde, bilhassa güneydoğuda cirit atıyorlar.
Halkın nabzını tutup, belki de “ayarlayıp” bir çeşit toplum mühendisliği yapıyorlar.
Amerikalı “yetkililer” Türkiye’nin her köşesinde cirit atarken; Türkiye’de son bir yılda işlenen dört cinayette kullanılan silahların; Amerikalıların Irak’a verdiği ama “kayıp” olduğu belirtilenlerden olduğu açığa çıkıyor..
Her şey çok açık değil mi?
Ama kendi toplum mühendislerine lâf söyleyenler neden bu konuda süt dökmüş kedi gibi.
Acaba güneydoğudaki son “çalışmalar” ve hareketlilik; Baydemir’in üzerine yönelen tepkiyi azaltmak için hedef çoğaltmak mı? Onun için mi diğer belediye ve il başkanları piyasaya çıkmaya başladı?
Seçimlerde güneydoğuda Barzani’nin oyu olacak mı? Barzani ile Öcalan’ın tabanları mı hesaplaşacak?
Öcalan’ın oylarının DTP’ye akacağı kesin de, Barzani’ninkiler için pazarlık mı yapılıyor?
Evet, “Türk milletinin uyanık olması lâzım”, biz de yıllardır aynı şeyleri söyleyip yazıyoruz ama; seçilmiş ve atanmış yöneticilerin de uyanık olmaktan öte…
….artık bir tavır alması gerekmiyor mu?
Büyükanıt madem böyle söyleyecek, keşke şu “arka arkaya Kürt Konferansları” konusuna da değinmeseydi..
Büyükanıt Kıbrıs konusuna fazla değinmiyor; sadece “Kıbrıs, stratejik, ekonomik, jeopolitik yönden büyük önem taşıyan bir kara parçasıdır. Son günlerdeki petrol tartışmalarıyla önemi bir kez daha ortaya çıkmıştır” diyor..
Halbuki görevi teslim alırken daha açık, kesin ve net konuşmuştu; “Kesin çözüm olmadan Kıbrıs’tan tek asker çekilmez” demiş, KKTC’ye yaptığı her ziyarette “devletin varlığı” konusunun üzerinde durmuştu.
Büyükanıt Kıbrıs konusunda Ankara ve Kıbrıs’ta verdiği çok doğru mesajları keşke Amerika’da da vermiş olsaydı.
Ve geliyoruz ziyaretin, anlamadığımız, hâlâ bile anlamakta zorluk çektiğimiz bölümüne..
Süleymaniye Çuwal’ları..
Elimde, yukarıda bahsettiğim Yılmaz Polat’ın yeni yayınlanmış bir kitabı var,
“Barış İçin Oradaydılar”.. (Ulus Dağı Yayınları. Ankara 2007)
Polat, sözüne, sezilerine ve değerlendirmelerine katıldığım iyi bir gazeteci ve yazardır. Rahmetli Fazıl Osman Polat Paşa’nın oğludur.
Bahse konu kitabı, 200 sayfalık, derli toplu, Kıbrıs konusunu şimdiye kadar okuduğum yüzlerce kitap arasında neredeyse en objektif anlatan, değerlendiren ilk beş kitaptan biri.
Hamaset yapmıyor, kişilik mücadelesi yapmıyor, zaafları, yanlışları çekinmeden ortaya koyuyor.
Polat Paşa hakkında yazdıkları ise “hakkın teslimi”.. Fazladan, fuzuli ekleme yok..
Önsöz’ü Rauf Bey yazmış.. Veciz bir Kıbrıs Mücadelesi özeti yapmış. Bizim Dışişleri’nin mutlaka çalışması gereken bir “ders notu”..
Şöyle bitiriyor Sayın Denktaş önsözü..
“(Polat Paşa’nın. HM) Beklediği ve hakkı olan terfiyi alamadan emekliliğe sevk edilmesini ne kendi, ne biz hazmedebildik.
Bir 20 Temmuz kutlaması için yapmış olduğum çağrı mektubuna verdiği yanıt haklı öfkesini açığa vuruyordu. -Mehmetçikleri ile birlikte, ön safta ateş altında çarpışmış olan bir komutanı emekliye sevk edenlerle bir arada olmak istemiyorum- diyordu”.
Nasıl Kore savaşları ve Kunuri bir önceki Harbiyeli neslin “alâmeti farikası” ise 20 Temmuz 1974 de, 1985’deki PKK mücadelesi ile beraber bizim neslin yakasına taktığı şeref rozetidir.
74 Kıbrıs hem onurdur, hem yanlışlıklar zinciridir.
Polat kitabında hiç çekinmeden, çoğu kimsenin dillendirmekten çekindiği bu hataları sıralıyor.
Bence en bilinen ve o günden beri defalarca anlatılan nokta Kolordu Komutanı’nın savaş sırasındaki hâlidir.
“Boğazdaki Kolordu Karargâhının bodrum katında kısa boylu adam başını ellerinin arasına almış düşünüyordu. Apoletlerindeki ve yakalarındaki general işaretlerini sökmüştü. Yüzü solgun, sesi kısıktı. Kolordu Komutanı Korgeneral Nurettin Ersin’di bu. Kendisi güçlükle tanınıyordu. Savaş psikozuna girmişti. Kolordu Karargâhına giren komutanlar komutanın haline üzülüyor, durumu arz edip çıkıyordu”. (A.g.e. Sayfa 61)
Bu Nurettin Ersin daha sonra terfi edip Orgeneral olacak, Kara Kuvvetleri Komutanı olacak ve “hasbel kader” Milli Güvenlik Konseyi Üyesi olarak 1980’den itibaren Türkiye’nin kaderine “beşte bir” oranında hükmedecekti.
74’te Kocatepe’nin batırılışına da, tek kurşun atmadan sorumlu oldukları bölgeleri düşmana teslim eden “Sancaktar” ve “Tabur Komutanları”na da soru sorulmamıştır.
Zafer, yanlışların üzerinin örtülmesini; görevini ihmal edenlerin ise kahramanların gölgesinde kendilerini kurtarmalarını sağlamıştır.
Bu “kötü alışkanlık” sonradan Muavenet’in hesabının Amerikalılara; Ege’de Yunan kayalıklarına bindiren Türk donanmasının Sancak gemisi Yavuz’un hesabının da “yine” komutanına sorulmasını engellemiştir.
Yol olmuş ve iş Süleymaniye Çuwall’ına, hemen bir hafta sonra Kosova’da Alman askerleri tarafından hırpalanıp silahı elinden alınan yüzbaşıya gelip dayanmıştır.
Büyükanıt Amerika’da hiç gereği yokken
''Şimdi Türk basınında Süleymaniye olaylarıyla ilgili yaygın bir şey var. Irak'taki ABD ve koalisyon kuvvetlerinin yeni komutanı David Petraeus, çuvalcı paşa'ya çıkmış. Bu kişi çok üzülüyor, rahatsız oluyor. Haksız yere hücuma uğruyor. O çuval geçirme olayıyla General Petraeus'un hiçbir ilgisi yoktur. Bunu bir vefa borcu olarak söylüyorum. Yardımcı olun. O olduğu zaman, Petraeus Musul'da komutandı. Musul, onun zamanında çok istikrarlı bir çizgi çizdi. Baskın yapanlar, Kerkük'teki birliğin askerleriydi. Kerkük'teki komutan kimdi derseniz, ben onu da size söylemem. Deklare etmem. Ama Petraeus değildi. Lütfen bu kişiye artık çuvalcı paşa demeyin''
dedi.
Ne demek vefa borcu?
Petraus o zaman bizim için ne yapmış, “Türklere vefa borcum var, yapmayın” mı demiş?
Amerikalılar tek bir kelime ile özür mü dilemiş ki “vefa borcu” gündeme geliyor?
Bir önceki Genel Kurmay Başkanı Tommy Franks sınırları açmadığımız için Türkiye’ye ana avrat söverken, sövdükten sonra özür mü dilemiştir, söverken “vefa borcu” mu aramıştır?
“Çuvalcı” denmek Amerikalıların ağırına mı gitmiş?
Ama bakınız, Türk basını da kendi generallerinden “Çuvalcı Paşa” diye bahsediyor..
Devri iktidarında; 6000 yıllık Türk tarihinin en rezil, en feci, en haysiyet kırıcı olayı yaşanarak Türk askerinin başına çuval geçirilen Hilmi Bey “hocam”, aradan bin yıl geçse “Komutanlığı sırasında Türk askerinin başına çuval geçirilen paşa” olarak anılmaktan kurtulabilecek midir zannediyorsunuz?
Hiç gereği yokken yapılan “vefa borcu” açıklaması konuyu gene ister istemez gündeme taşımış ve iki taraftaki sıralı komutanların şimdiki hâlleri basında, Murat Yetkin, Ertuğrul Özkök tarafından gündeme getirilmiştir.
Murat yetkin diyor ki;
“Bunun üzerine Ankara'yı ziyaret eden ABD Avrupa Kuvvetler Komutan Yardımcısı Korgeneral John Sylvester ile dönemin (Özel Kuvetler'in bağlı olduğu) Genelkurmay Harekât Başkanı Korgeneral Köksal Karabay eşbaşkanlığında bir araştırma grubu kuruldu.
Bu çalışmanın sonucu hiç açıklanmadı.
(…)
Ancak o tarihten bu yana olan bitenleri alt alta sıralayıp, Büyükanıt'ın sözlerini öyle değerlendirme imkânı olabilir. Çalışma grubunun bulgularını, belki Türk ve Amerikan tarafındaki sorumlu asker ve kurumların seyrini çıkarmakla anlayabiliriz.
Türk tarafında, Süleymaniye'deki Özel Kuvvetler Birliği'nden sorumlu olan Tuğgeneral Abdullah Kılıçarslan, Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Sadık Ercan ve Harekât Başkanı (aynı zamanda araştırma grubu başkanı) Korgeneral Karabay vardır. Bugün, tamamı emeklidir.
(…)
ABD tarafında, operasyonu yürüten Albay Bill Mayville, şu anda tuğgeneral rütbesiyle Afganistan'daki ABD kuvvetlerinin kurmay başkanları arasındadır. Büyükanıt'ın dikkat çektiği, o dönem tuğgeneral rütbesiyle Mayville'in komutanı olan Raymond Odierno, şimdi korgeneral rütbesiyle ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Peter Pace'in yardımcılarından biridir. David Petreaus'u ise biliyoruz; terfi ederek Irak'taki ABD kuvvetlerinin komutanı oldu.
Bu tablodan, ABD Genelkurmayı'nın kendilerini haklı gördüğü, Türk Genelkurmayı'nın da gereğini yaptığı sonucuna ulaşılabilir mi?
Ve bütün bu akıl yürütmelerden sonra şu sonuca varıyor Yetkin;
“Olayın bir başka boyutu da, Süleymaniye olayı ardından, o döneme dek bölgedeki PKK varlığına karşı nispi rahatlık içinde operasyon yapabilen Türk güvenlik güçlerinin, ABD otoritesini ve o otorite altındaki Irak Kürt varlığını fiilen kabul etmiş olmasıdır. Eğer, Türk güvenlik güçleri içinden birileri, Ankara'nın bilgi ve onayı dışında bölgede bir fiili duruma yol açmak istemiş ve sonuç bu olmuşsa, bunu açıkça bilmek Türk kamuoyunun hakkıdır”
Onun bıraktığı yerden Özkök devam ediyor;
“Önümüzdeki tablo şudur:
Çuval olayında sorumluluğu olan Türk subayların hepsi, askeri kariyerlerinden olmuş.
ABD’li subaylar ise terfi ettirilmiş, ödüllendirilmiş.
Bu tabloyu nasıl okuyacağız?
Orada küçük çaplı bir savaş oldu ve kaybeden Türk askerleriydi.
Komutanları bunun bedelini ödedi
Yoksa, Türk subayları gerçekten, Genelkurmay’ın bilgisi dışında bazı operasyonlar gerçekleştirmeye, önemli bazı kişilere suikast düzenlemeye mi kalkıştı.
İşte o nedenle bir kere daha soruyorum.
O gün Süleymaniye’de ne oldu?”
Gizlediğiniz, sakladığınız, kamuoyunu ikna edecek açıklamalar yapmadığınız, daha doğrusu gerçeği söylemediğiniz sürece bu tür sorulara engel olamazsınız..
Türk kamuoyu, zaman geçince unutacak diye de boşuna umutlanmayın..
Bu, unutulacak rezalet değildir.
Bu gökkubbede hiçbir şey gizli kalmaz..
Özkök’ün sorusuna dönelim..
“Orada küçük çaplı bir savaş oldu ve kaybeden Türk askerleriydi.
Komutanları bunun bedelini ödedi.
Yoksa, Türk subayları gerçekten, Genelkurmay’ın bilgisi dışında bazı operasyonlar gerçekleştirmeye, önemli bazı kişilere suikast düzenlemeye mi kalkıştı.”
Savaş oldu mu?
Kayıp mı ettik de Sylwester ile Karabay komisyonunun araştırma sonuçları açıklanmadı?
Bu konuda gizlilik olmaz.. Çuval milletin başına geçirildiğine göre millet neden ve nasılları da bilmek durumundadır.
Türk subayları gerçekten orada o an durumdan vazife çıkarıp, Genelkurmay’ın bilgisi dışında bazı operasyonlar gerçekleştirmeye, suikast düzenlemeye mi kalkmıştır?
Suçlularsa neden ceza vermediniz?
Kahramanlarsa neden alınlarından öpmediniz?
Neden ve neyi gizliyorsunuz?
Emir komuta zafiyeti varsa, kimde?
Neden sıralı komutanlardan bazıları emekli edilip diğerleri hiçbir şey olmamış gibi göreve devam etti?
Keşke Büyükanıt Amerika’da o olaya hiç değinmeseydi de yaramızı deşmeseydi..
Keşke hatırlamamıza vesile olup bu soruları gündeme taşımasaydı..
Büyükanıt yine Amerika’da, Afganistan'a Türkiye'nin katkılarına ilişkin bir soruya cevap verirken yanında oturan Genelkurmay Plan Prensipler Başkanı Korgeneral Hilmi Akın Zorlu'yu göstererek, Zorlu'nun Afganistan'daki uluslararası gücün komutasını yürütmüş olduğunu, Türkiye'nin Kabil'deki havaalanını çalıştırdığını hatırlatıyor.
Büyükanıt,
''Ben temasta olduğum kişilere, gerek barışı koruma gere barışa katkı yapma adına yaptıklarımızı söylediğimde şaşırıyorlar. Büyük bölümü bilinmiyor. Türkiye şu anda Afganistan'da Atatürk'ün diktiği ağacın meyvalarını yiyor. Bazı ülkeler kendilerini güvende hissetmediğinde kollarına Türk bayrağı takıyor. Hatta biz bundan endişe ediyoruz. Kötü bir şey yaparlarsa bizden bilinecek diye"
diyor.
Hemen hemen aynı günlerde de Bush “Amerikan Girişimciler Merkezi” isimli düşünce kuruluşunda yaptığı konuşmada Türkiye’ye Afganistan konusunda verdiği destekten dolayı teşekkür etti.
Kabil’in güvenliğinden sorumlu Türkiye’nin bölgedeki asker sayısını 778’den 1000’e çıkarma kararını tebrik ederek –müteşekkir olduğunu- söyledi. ABD’nin bölgeye 3200 asker göndereceğini belirtti.
Terörist faaliyetlerle mücadeleye değinen Bush, -İtalya, Fransa, Kanada ve Türkiye terör hücrelerini basarak çökertti- dedi.
Güzel…
Yıl 2006, aylardan Eylül..
Yâni Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığı görevini almasının üzerinden bir ay geçmiş, geçmemiş..
Gazete manşetleri aynen şöyle:
"Bir tek asker bile Afganistan'a gidemez-
Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, Afganistan'a asker gönderme konusunda sert konuştu. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, NATO'nun Türkiye'den Afganistan'tan da Taliban güçleri ile çatışmak için ek kuvvet talebinde bulunduğunu doğrulayarak, -Asla Türk Silahlı Kuvvetleri'nden terörle mücadele amacıyla bir tek asker bile Afganistan'a gidemez- dedi. Hükümet, Afganistan'daki çatışmalara da asker göndermeyi planlıyordu. Hükümete yakın kaynaklara ve Dışişleri yetkililerine göre 825 olan Afganistan'daki asker sayısının bin 700 ila 2 bine çıkarılması gündemdeydi.
Noktayı Org. Büyükanıt koydu: -Afganistan'a terörle mücadele amacıyla tek asker gitmeyecek-"
Türkiye'nin daha önce Afganistan'da görev yapan İSAF'ın komutasını iki kez üstlendiğini ve halen de Kabil Bölge Komutanlığı bünyesindeki faaliyetlere destek verildiğini anımsatan Büyükanıt, şimdiye kadar TSK'nın, NATO'nun yürüttüğü faaliyetlere elinden gelen yardım ve katkıyı sağladığını belirtti.
Büyükanıt, -Ancak, tekrar ediyorum, terörle mücadele için bir tek asker bile Afganistan'a gidemez. Böyle bir şey olmaz. Buna da gerek yok- dedi”.
Eylül’de kesin olarak hayır diyen Büyükanıt’ın bu sözleri kapı gibi manşetlerde iken, sadece 5 ay sonra Amerika’da Afganistan bağlamında böyle bir konudan hiç söz etmemişken, ne olmuştur da aynı günlerde Bush’un teşekkür etmesine neden olunmuştur.
Bush açıklıyor, Türkiye asker yolladı..
Keşke…
Madem öyle keşke Amerika’da Afganistan’dan hiç bahsetmeseydi..
Madem lâfı yerde kalacak, Eylül’de Türkiye’de bu kadar yüksek perdeden konuşmasaydı..
Kamuoyu Büyükanıt’tan bu konuda da bir açıklama beklemekte haklıdır.
Ve nihayet geliyoruz son MGK toplantısına..
Toplantı öncesi asker kanadın, “görüntülü olarak” teröristlerle ve teröristlere destek çıkanlarla görüşülmeme tezini anlatacağı basında yer alıyor..
Başbakan çok sinirleniyor, sızdıranları ve yazanları “ihanet içinde olmakla” suçluyor..
“Hain” demiyor, “ihanet içinde olmakla” suçluyor..
Yanılmıyorsam, MGK’da konuşulanları açıklamak yasaya göre suçtur. Toplantıdan önce şunlar konuşulacak diye tahmin yürütmek yahut toplantıdan sonra açıklanan bildiriye göre yorum yapmak suç değildir.
Öyleyse Başbakan’ın telaşı nedir?
Uğur Ergan İslâmabad’da Gül’e soruyor;
"Genelkurmay Başkanı teröre destek verdiklerini açıkça söylerken, bunun filminin gösterileceğinin açıklanması neden ihanet olarak nitelendirildi?"
Cevap;
"Genelkurmay Başkanı’mız bununla ilgili soruşturma açtırdı. Herhangi bir yerde konuşacağı bir konu varsa, bunu konuşacağı yerde konuşur. Konuşacağı yerde, konuşacağı şeyi önceden birinin yazması, hele böyle bir şey... Açık söyleyeyim Genelkurmay Başkanımız da çok üzgün. Kendi aramızda memleketin güvenlik meseleleriyle ilgili daha iyi bir işbirliği yapılırsa bu çok iyi olur diyorum. Yoksa kimseyi susturmayız. Kimseye zorlama yapamayız. Hiçbir ülkede böyle pervasızlık olmaz".
Siz cevaptan bir şey anladınız mı?
Soru ile cevap arasında bağlantı görebiliyor musunuz?
Evet, yine soruyoruz;
“Genelkurmay Başkanı teröre destek verdiklerini açıkça söylerken, bunun filminin gösterileceğinin açıklanması neden ihanet olarak nitelendirildi?"
Peki, MGK bildirisinde konu ile ilgili olarak ne var?
“Kuzey Irak'tan yönelen terör tehdidinin ve Kerkük'ün statüsüne ilişkin uzlaşmazlığın Irak'ta yarattığı istikrarsızlık ve gerilimin aşılabilmesi için, Irak'la siyasi ve diplomatik çabaların yoğunlaştırılmasında yarar görüldüğü”
var..
Bu ifadeyi pekalâ ve iyi niyetli iseniz; “Özellikle diplomatik olarak ABD, Irak, İran, Suriye ile temasları içeriyor” olarak yorumlayabilirsiniz..
Ama Erdoğan'ın, "Eğer Türkiye'nin çıkarı varsa her düzeyde ve herkesle görüşülür" sözleriyle beraber yorumlarsanız; Kuzey Irak liderleriyle de görüşmeye açık kapı bırakıldığı sonucuna varabilirsiniz..
İçine düştüğümüz çelişkiyi Erdoğan Riyad’da Enis Berberoğlu’na verdiği demeçle gideriyor..
Erdoğan;
“Farklı politika üretmemiz şart. Türkiye Cumhuriyeti devleti gibi bir devletin herhangi bir yerle görüşmemek gibi bir sıkıntısı olamaz. Ama görüşeceğiz denilince hemen Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül görüşecek sanılıyor. Devletin temsilcileri görüşecek. Zaten görüşüyorlar, geçmişte de görüşmüşler. Görüşünce netice alırsınız”.
Berberoğlu:
“Bu görüşme MGK toplantısından birkaç saat sonra yapılıyor. Herkes bu sözlerinizi MGK kararı olarak algılayacak”.
Erdoğan (Gülerek);
“Bunlar MGK görüntüleri değil, Recep Tayyip Erdoğan görüntüleri. Altına not düşerseniz sevinirim”.
Demek ki neymiş kıymetli okuyucu; Büyükanıt’ın Amerika’da söylediklerinin aksine ve MGK’da gösterileceği söylenilen, başbakanın açıklamalarından anladığımız kadarıyla gösterildiği de anlaşılan filmlere rağmen “görüşme” yapılacakmış..
Ve bunlar “MGK görüntüleri deği, “Recep Erdoğan görüntüleri”ymiş. Hem de alt yazılı..Hem de “gülerek”..
Peki;
“Türkiye’nin Kuzey Irak politikasında Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Genelkurmay Başkanlığı arasında bir ahenksizlik olduğu ileri sürülüyor. Bugün ahenk sağlandı diyebilir miyiz?” (Berberoğlu)
Erdoğan:
“Bir kere ahenksizlik olduğunu kabul etmem mümkün değil. Ayrıca nihai kararı verecek olan merci hükümettir. MGK istişari bir kurumdur. Teklifte bulunur, Bakanlar Kurulu karar verir”.
Gene soruyla cevap arasında bağlantı olmadığını görüyoruz.. Berberoğlu MGK toplantısından bahsetmiyor, Kuzey Irak politikası konusunda siyasi iktidar ile asker arasındaki ahenkten söz ediyor. Edoğan ise sözü MGK’ya getiriyor..
Büyükanıt neden (Gül’ün söylediğine göre) soruşturma açtırmış anlamadım?
Konu MGK’dan da sızmış olabilir..
MGK Genel Sekreter(liği)i, her toplantıdan önce taraflarla görüşüp gündemi belirlemiyor mu?
Yâni MGK’da ne konuşulup hangi filmlerin gösterileceğini sadece asker değil, “sivil” MGK da biliyordu…
Her neyse..
Bizce…
Madem MGK’dan böyle bir bildiri çıkacak..
Büyükanıt madem MGK’da, Erdoğan’ın Berberoğlu’na çektirdiği fotoğraftaki alt yazılı yoruma engel olamayacak..
Keşke Amerika’da “Görüşülmez” demeseydi..
Deyip de bize de bu kadar sayfa yorum yaptırmasaydı..
Kimin dediklerini temel-değişmeyen faktör olarak ele alıp, onun üzerinde fikir bina edeceğimizin gittikçe zorlaştığı günler yaşıyoruz ey millet…
Kimin ne söylediği hiç belli olmuyor.
Bulanık suda balık avlıyoruz..
Oltanın yukarı ucunda hep biz varız da..
Suyun altından ne çıkacağı şansımıza kalmış, sürpriz…
25 Şubat 2007
“57’iNCİ ALAY ÇANAKKALE’DE, TRABLUSGARP’TA, FİLİSTİN’DE, SAKARYA’DA
57’inci ALAY KARABAĞ’DA, KARASU’DA, KERKÜK’TE, KIBRIS’TA
57’İNCİ ALAY HERYERDE..
HEPİMİZ 57’İNCİ ALAY’IN NEFERİYİZ.”
|