Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt'ın Amerika'da söylediği ilk ve en önemli şey;
“Türkiye Cumhuriyeti, 1923'ten bu yana bu kadar büyük risk, tehdit ve sıkıntılarla karşı karşıya kalmadı. ……Hiç kimse, hiçbir kurum Türkiye'yi anayasasıyla belirlenmiş rejiminin dışına çıkaramaz. Türkiye demokratik, laik, sosyal ve üniter bir devlettir. Bunun dışına Türkiye'yi çıkaracak hiçbir güç yok ve olmayacaktır.. Türkiye'yi bölmeyi rüyalarında görenler, bu rüyanın sonunda kâbus görür. O dinamik güçler, Türkiye'yi koruyan o dinamik güçler var olduğu sürece, o rüyayı görenler kâbusla uyanırlar ve derslerini alırlar. Bir kere buna inanmamız lazım. Biz inanıyoruz. Kimse Türkiye'yi bölemez, ona cesaret edemez”
sözleriydi. (Washington. 14 Şubat 2007)
Büyükanıt bunları ilk defa söylemiyordu.. Görevi Hilmi Bey “hocam”dan alırken, 29 Ağustos 2006 günü de aynı noktaya dikkati çekmiş ve
“Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bugüne kadar hiçbir zaman, bu kadar tehditle aynı anda karşı karşıya gelmemiştir. Türkiye'nin çevresinde oluşan bu belirsizlikler ve risklere ilave olarak, silahlı bölücü terörün dışında, silahsız terör diyebileceğim iç ve dış oluşum ve girişimlerle Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısına hiç bu kadar saldırılmamıştır”
demiş ve biz de 13 Kasım 2006 tarihli yazımızda sormuştuk; “DURUM'U ANLADIK DA “VAZİFE” NE?” diye..
Evet Büyükanıt'ın altı ay arayla biri Ankara'da, diğeri Washington'da söylediği sözler bir durum tespitidir, içinde bulunduğumuz “durum”un fotoğrafıdır ve hakikaten çok önemlidir.
Büyükanıt da herhangi biri değildir. Bu ülkenin Genelkurmay Başkanıdır.. Bu sözleri ondan duyan; sadece rejimin bekçisi olan dinamik yahut zinde güçler değil sade “vatan”daşlar da ne yapılacağının, yapılmakta olduğunun derin merakı içindedir.
Evet, geçen Kasım'ın ortasında sorduğumuz soruya cevap verilememiştir, bulunamamıştır ki Washington'da da aynı fotoğraf çekilmiştir.
“Durum” bu ise, “vazife” nedir? Durum'dan “istihraç edilen-çıkarılan” vazife ne olmalıdır? “Vatan”daş merak ediyor, rahat uyuyabilmek için, yarınlarına rahat bakabilmek için Büyükanıt'ın ne yaptığını merak ediyor.
Büyükanıt iyi bir Anayasa okuyucusudur.
29 Ağustos günü “askerin politika ile uğraşmaması gerektiğini ama anayasanın ilk üç maddesinin politika demek olmadığını” söylemişti..
Çongar yazıyor; “-Dinamik güçler kim?- soruma Büyükanıt'tan aldığım yanıtla bitiriyorum:
"O anda aklıma 'zinde' yerine 'dinamik' geldi... Derin devleti falan kastetmedik. Bu memleketin ayakta durmasını sağlayan askeri de, polisi de, devlet memuru da, üniversite öğrenci ve öğretim görevlisi de dinamik gücüdür. Türkiye Cumhuriyeti'ni yaşatmaya çalışan bütün herkes dinamik güçtür-".
Zinde yahut dinamik güçlerin kimler olduğunu anlamak için Amerikan basınının Türkiye temsilcisi Yasemin Çongar'ın kılavuzluğuna, yahut Türkçe'den Türkçe'ye tercümesine ihtiyacımız olduğunu zannetmiyorum. Çünkü cevabı Anayasa'da zaten mevcut..
“Yürürlükteki” Anayasa'mızın “Başlangıç” bölümü:
“Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu anayasa…”
ifadesiyle başlar ve;
“Türk Milleti tarafından, demokrasiye âşık Türk evlâtlarının vatan ve millet sevgisine emanet edilir”
cümlesiyle biter..
Şimdi Anayasa'daki bu kadar Türk, Türklük kavramından, vurgusundan sonra; 301'i takiben sıranın Anayasa'ya geleceğinden şüpheniz kaldı mı?
Demek ki 301, savunma hattındaki ilk mevzidir.
Katiyen kaybedilmemesi gerekir.
Tarif bu kadar açıkken; “demokrasiye âşık Türk evlâtları” tanımı kapı gibi ortada dururken, “kimi kast ettiniz?” sorusunun hiç âlemi var mıdır?
Şimdi Büyükanıt'ın söylediklerini bir daha okuyalım..
“ Hiç kimse, hiçbir kurum Türkiye'yi anayasasıyla belirlenmiş rejiminin dışına çıkaramaz”.
Nedir anayasa ile belirlenmiş rejim?
“ Türkiye demokratik, laik, sosyal ve üniter bir devlettir”.
Nasıl korunacaktır bu devlet, bu millet ve bu rejim?
“ Bunun dışına Türkiye'yi çıkaracak hiçbir güç yok ve olmayacaktır.. Türkiye'yi bölmeyi rüyalarında görenler, bu rüyanın sonunda kâbus görür. O dinamik güçler, Türkiye'yi koruyan o dinamik güçler var olduğu sürece, o rüyayı görenler kâbusla uyanırlar ve derslerini alırlar”.
Konuşmanın burasında Washington'daki Türk Büyükelçiliğinin salonunda bulunan dinleyicilerden “Kurtar bizi Paşam” sesleri yükselir.
Bu isteklerin yankısı Türkiye'den gelir, paşanın “kurtarıcı olma ihtimali” bazılarına dokunur..
CHP Edirne Milletvekili Rasim Çakır : “Ülkenin bölünmez bütünlüğü ve cumhuriyetin korunması ile ilgili anayasa TSK'ya görev vermiştir. TSK'nın bu yetki çerçevesinde ülkenin bölünemeyeceğine ilişkin mesajı, ülkede yaşayan herkesin alkışla karşılayacağı bir davranış”.
CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin: “Paşanın söylediklerini sivil yönetim yerine getirmeli. Bu konuda maalesef duyarsızlar".
ANAP Mersin Milletvekili Hüseyin Güler: “Toplum sivilleşmeli. Rejimi ve ülkenin bütünlüğünü tanklar toplar koruyamaz. Halk kendini sahiplenmeli”.
AKP Bingöl Milletvekili Feyzi Berdibek: “Askerin zaman zaman her konudaki savunmalarını saygıyla karşılarız. Hatta başımıza taç ederiz. Ancak, devlet, vatan, millet sevgisiyle beraber inanç sevgisini vermediğiniz zaman toplum sıkıntı yaşar. Manevi değerleri ön planda tutmak lazım."
AKP Karaman Milletvekili Mevlüt Akgün: “ABD gezisini olumlu buluyorum. Ermeni Yasa Tasarısı'nın kongreden geçmemesi için verdiği mücadele ve bu anlamda çıkışlarını duyarlı görüyorum. Türk milletinin bazı hassasiyetlerini bir perdeden görmesi çok olumlu. Ancak, Fethullah Gülen'le ilgili görüşlerine katılmıyorum”.
Büyükanıt'ın söylediklerini hiçbir komplekse kapılmadan değerlendirdiğimizde şu noktaların altını çizmemiz lâzım..
1.Dış tehditler vardır,
2. İç, yâni rejime yönelik tehditler vardır,
3. Umutsuzluğa kapılmamak gerekir, zinde güçler devleti koruyup kollayacaktır.
Bu noktadan itibaren rivayetler muhtelif ve yorumlar inanılmaz boyutlara varıyor kıymetli okuyucu..
AB Sömürge Müfettişi Karen Fogg'un elektronik postalarında sıkça ismi geçen eski FKÖ militanı Cengiz Çandar diyor ki;
“Bu sözlerin altına imzamızı atmamız gerekiyor. O takdirde, Trabzon'dan Mersin'e, Karadeniz'den Akdeniz'e, kendi çarpık kafalarından “durumdan vazife çıkaran”, Kuvayı Milliye, Vatansever Kuvvetler Güçbirliği vs gibi tumturaklı isimler altında ırkçı-milliyetçi-ulusalcı çeteleşmelere ve Ankara'da bunların kurumlar içine sızmalarına da gerek yok demektir ve bunlar temizlenmelidir. Bir ülkenin, ülkeyi korumak ve savunmak amaçlı bir tane yasal silahlı kuvvetleri olur ve yukarıdaki sözleri sarf eden de onun komutanıdır. Öyleyse, İstanbul'dan Şemdinli'ye o tür çeteleşmelerin cinayet şebekeleri gibi çalışmaları da önlenmek zorundadır. Aksi halde, gidiş, her mezhebi ve etnik grubu milisleşen, milisleştiği oranda ülkeyi parçalanma tehdidi altına sokan Irak'a benzemeye başlar. Dolayısıyla Yaşar Büyükanıt'ın sözlerini doğru okumak, doğru yorumlamak ve ondan sonra da gereğini yapmak yükümlülüğü ortaya çıkıyor. Seçim yılı olsa bile, bu yükümlülük, doğal olarak hükümetin üzerinde duruyor...”
Yâni Çandar'a göre Büyükanıt'ın sözlerinde yer alan “demokratik, sosyal, üniter ve lâik” devleti bölmek; “anayasa ile belirlenmiş rejimin dışına çıkarmak isteyenler”, Karadeniz'den Akdeniz'e kadar ülkenin tehlike içinde bulunduğunu görüp, durumdan vazife çıkaranlardır..
AB değildir.. PKK değildir.. 301'i kaldırarak devletin kendini korunma içgüdüsünü zaafa uğratmaya çalışanlar değildir..
Bölücüler, mürteciler ve mandacılar hiç değildir..
Bunların hepsi “Ebüssuud Efendi'nin torunudur, ama “Kuvvacılar” suçludur..
“Kuvva” ve çeşitleri için bakınız; “Büyükanıt Neden ve Nasıl Konuşuyor?” başlıklı, 18 Şubat 2007 tarihli yazımız..
Aynı konuşmayı Murat Yetkin;
“İlk defa bir Genelkurmay Başkanı, halka uçurumun kenarında olmadığını, kendi gücüne güvenmesi gerektiğini, kendilerinin de bu konuda yanlarında olduğu mesajını veriyor. Tabii Büyükanıt'ın ikinci maddesi, yani kimsenin ve hiçbir kurumun gücünün Anayasal düzeni değiştirmeye yetmeyeceği vurgusu, üstü kapalı olarak Cumhurbaşkanlığı seçimi ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkması tartışmalarını çağrıştırıyor. Tıpkı CHP lideri Deniz Baykal'ın genel seçim ilkelerini açıklayarak Cumhurbaşkanlığı seçiminin krize dönüşmeyeceğini varsaydığı gibi, Büyükanıt da sanki Erdoğan, Çankaya'da laik düzene yönelik bir işlem yapmadıkça sorun çıkmayacağı mesajı veriyor” ve “Erdoğan'ın ya da seçtiğinin cumhurbaşkanı olması, toplumun bir kesiminin içine sinmeyecek, onları üzecek. Ancak Erdoğan, ya da tercihi, Anayasa'nın temel ilkelerine yönelik görünen bir icraatta bulunmadıkça, asker bunu tek başına laik rejime tehdit olarak görmeyecek. Asker, Kıvrıkoğlu-Özkök dönemlerinden bu yana, laik ve demokratik sistemden kopmamanın garantilerinden birini AB ve ABD ile ilişkileri koparmamakta görüyor. Büyükanıt ile bu anlayış güçlenmiş görünüyor” şeklinde “tercüme” ediyor…
Aynı konuşmanın dört satırlık bölümünden bu kadar farklı anlamlar çıkarabilmek için özel gayretin yanı sıra bir de mutlaka “özel bir eğitim” alınmış olması gerekmez mi?
Barlas ve Akyol ikinci ve belki de haksız olarak ilkinin aleyhine daha fazla tartışılan “Kuzey Iraklı Kürtlerle görüşme” noktasına takılıyorlar.. Onu da dizinin sonraki bölümlerinde inceleyeceğiz..
Ama söz Çandar'dan açılmışken, bitmiyor..
Çandar aynı günlerde (17.2.2007) “Kerkük Türküleri hep Türkçe, Kürtlerin Türküleri Nerede?” başlıklı bir yazı yazdı..
Diyor ki;
“Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, bana, -Kerkük, Türkler için gerçekten ne kadar önemli?- diye sormuştu. O an, onun zihninde -Türkiye için önemli olan acaba Kerkük petrolleri mi?- soru işaretinin şekillendiğinin farkındaydım. Benim cevabım, daha doğrusu tepkim, saniye sektirmeden geldi: -Çok önemlidir. Biz, çocukluğumuzdan beri Kerkük'ün kültürel mirasıyla büyüdük.- Bu cevabı verdiğimde, zihnimde Kerkük türküleri melodik bir resmigeçit halindeydi.
Dedim ya, Kerkük, benim için önce türküydü...
Türkü, kimlik ve benlik için çok önemlidir. Kerkük türkülerinin, Türk kimliği ve benliğindeki yerine benzer bir yerinin, Kürtçe Kerkük türküleri bakımından Kürtlerde bulunmadığını biliyorum. Daha doğrusu, Kerkük Kürt türküsü olduğundan bile emin değilim.
Görmemiş olsam bile, kim ne derse desin Kerkük, benim ruhumda bir “Türk-Türkmen şehri” hüviyetini korumuştu. Çocukluğumdan beri ruhuma kazınmış o güzel türküler, Türkçeydi ve Kerkük türküleriydi ne de olsa.
Peki, nasıl oluyor da ta 1974'te Kerkük, Arap merkezi yönetimi ile Kürt özerk bölge yönetimi arasında pazarlık kozu olabiliyordu? Türkiye neredeydi? Türkmenler ne diyordu? Türkmenlerden söz eden var mıydı?
Kerkük, o tarihte Türk değil miydi?
Bu soruların cevapları var. Şimdiden ve en kestirmeden benim açımdan geçerli olanı söyleyeyim: Kerkük, hep bir -Türk şehri- ydi. Bunun kanıtlarını da sunacağım”.
Vay anasını sayın seyirciler.. Hakikaten gözlerim yaşardı..
Çünkü çok kısa bir süre önce aynı Çandar, Global Strateji Enstitüsü'nün Ankara'da düzenlediği Irak konulu paneli “müsamere” diye küçümsemişti..
Ben Ortadoğu söz konusu olunca iki kişinin kılavuzluğundan korkarım..
İlnur Çevik ve Cengiz Çandar..
İkisi de Özal'ın mutemet adamları, has evlâtları, prensleriydi.
İlki şu anda zaten Kürt Federe Devleti'nde “danışman”.. Kimin, neyi danışabildiğini kuvvetle tahmin ediyorum..
Yalnız Çandar'ın da müdahil olması, müdahil olmaktan öte hüngür hüngür Kerkük Türk türküsü seslendirmesi beni fena halde tedirgin etti..
Özal neredeyse “Büyükelçi” pâyesi veriyordu, belki de vermişti..
Çandar şimdi de Talabani ile özel görüşmelerinden bahsediyor..
Çandar gene bir takım özel ilişkilerinden dem vurup konuya müdahil olma yazıları yazıyorsa..
Ortalıkta “görüşme-arabulucu” kokuları dolaşıyor demektir.
Konu Kuzey Irak..
Erdoğan Türkmenistan'da konuyu açıyor, Büyükanıt Amerika'da cevap veriyor, Gül Arabistan yolunda müdahil oluyor?
Çandar gözlerimizi yaşartarak Türk Kerkük diyor..
Hepsi tesadüf mü?
Özal'lı yıllar yeniden mi başlıyor?
Ve Mayıs sonrası muhtemel Cumhurbaşkanı'nın özel danışmanları arasında hiyerarşi yarışı bu kadar erken mi su yüzüne çıkıyor?
Zapsu ve Bağış'ın yanına Çandar…
Yakışır Türkiyem, yakışır..
19 Şubat 2007
“57'iNCİ ALAY ÇANAKKALE'DE, TRABLUSGARP'TA, FİLİSTİN'DE, SAKARYA'DA
57'inci ALAY KARABAĞ'DA, KARASU'DA, KERKÜK'TE, KIBRIS'TA
57'İNCİ ALAY HERYERDE..
HEPİMİZ 57'İNCİ ALAY'IN NEFERİYİZ.”
|