Evet.. 2007'nin Kıbrıs ve Kerkük yılı olacağını söylemiştik. Düşüncemiz aynen devam ediyor.. Biri her an diğerinin önüne geçebilir..
Konjonktür gereği, yahut dikkatleri diğerinin üzerinden çekmek için öteki gündeme daha fazla getirilebilir, öne çıkarılabilir..
Amerika tarafından, AB tarafından yahut bizzat iktidar tarafından..
Embedded-İlişmiş basın zaten bu hikâye başladığından beri “His Master's Voice”ı sahneliyor..
Erdoğan çok kısa bir süre önce, “Irak, AB'ye göre öncelik aldı” demedi mi?
Kıbrıs..
Olayın üzerinden neredeyse bir ay geçti ve şimdi dönüp Talât'a sormak istiyorum..
Lokmacı ne oldu?
Duvarı zaten geçen sene yıkıp köprü yapmıştınız, köprüyü de bu sene onca gürültü arasında söktünüz.
Rum açtı mı Uzunyol'u?
Arasta-Asmaaltı esnafının cebine çil çil paralar girdi mi?
Uzattığın el ne oldu?
Değdi mi?
Talât İstanbul'a gelip artık gazetecilerle PR kahvaltıları düzenliyor.. Amaç Denktaş'ı “sahada” yalnız bırakmamak..
Talât diyor ki; “Kıbrıs konusu Türkiye'de iç politika malzemesi yapılıyor”.
Kim yapıyor?
Madem şikâyetçi, neden Türkiye'ye kadar gelip İstanbul'da gazetecilerle konuşmak ihtiyacı hissediyor?
Peki Denktaş'a;
“Git ülkene orada konuş, benim memleketimde benim halkımın kafasını karıştırma”
diyen Erdoğan Talât'a neden ses çıkarmıyor?
Talât diyor ki;
“Bugün hiçbir diplomatla görüşmekte zorluk yaşamıyoruz. Bu görüşmelerimizde iki devletli, iki toplumlu çözümü rahatlıkla ortaya koyabiliyoruz”.
Ne kadar çok diplomatla konuştuğunuz değil, hangi sıfatla görüştüğünüz önemli..
Talât şimdiye kadar kimseyle “KKTC Cumhurbaşkanı” sıfatı ile görüşmedi..
Pakistan'a giderken bile telaşla “Bu bir tanınma değildir” açıklaması yaptı.
Talât diyor ki;
“Bana arada bir, şimdi Rumların niyetini anladın mı, diye soruyorlar. Ben Rumların niyetini zaten biliyordum. Bilmem önemli değil, bunu dünyaya göstermek gerekirdi. Yapılması gereken, bu politikayı devam ettirmek..”
Peki, Rumların niyetini dünyaya gösterdiniz de ne oldu?
Sizin “izolasyon” dediğiniz kırk yıllık ambargolar mı kalktı, doğrudan ticaret mi gerçekleşti, Ercan'a direkt uçuşlar mı başladı?
Sizi kim tanıdı?
Ama zaten derdiniz tanınmak değil ki? Rum'a yamanmak, “birleşmek”..
Talât diyor ki;
“Yeni süreçte artık KKTC'nin birleşmeden yana, güneyin ise bölünmeden yana olduğu fark edildi”.
“Birleşmek”?
Kiminle?
Geçmişte kimi ümitsiz zamanlarda Türkiye ile birleşmek dillendirilirdi. Şimdi Rum ile..
İşte Talât farkı..
Rumla BM zemininde, Annan planı temelinde birleşmek, KKTC'nin feshi demektir..
Gül;
“Türkiye Kıbrıs'a takılıp kalmamalı, büyük vizyon sahibi olmalıdır”
diyor..
90'lı yıllarda da bir başka Dışişleri Bakanı, şimdinin “Üst Düzey Enternasyonal Yöneticisi” Hikmet Çetin,
“Ne yâni Elçibey'e yardım edip başımıza ikinci bir Kıbrıs problemi mi yaratsaydık”
demişti..
Gül ile Çetin'in söyledikleri arasında sadece bir çıt fark vardır kıymetli okuyucu…
Gül ayrıca,
``Milliyetçiliği söylemle değil eylemle yaptıklarını`` ifade ederek,
``Biz Kıbrıs`ta milliyetçiliğin kısır hamasi nutuklarla değil, icraatla yapılması gerektiğini herkese gösterdik. Ne yazık ki, halkımız bu gelişmeleri günü gününe izleyemiyor. Herkesin yok saydığı bir KKTC`den herkesin dikkate almaya mecbur kaldığı bir KKTC`ye doğru yol aldığımızı göremiyor``
diyor.
Yâni Gül hem “herkesin yok saydığı KKTC'yi herkesin dikkate almaya mecbur kaldığı KKTC” yaptıklarını söylüyor, bu arada kimlerin dikkate aldığını es geçiyor; hem de “Türkiye Kıbrıs'a takılıp kalmamalı” diyor..
Bu ne perhiz, ne Kayseri mantısıdır ey okuyucu..
Hamasi değil, icrai milliyetçilikle gelinen nokta ise meydandadır..
Ülke parsel parsel, Kıbrıs liman liman icraya verilmiş, batıya ipotek edilmiştir.
Rum Dışişleri Bakanı Lilikas 22 Ocak 2007 tarihinde Brüksel'deki Transatlantic Institute'de,
''The Cyprus Problem After The Accession of Cyprus to the European Union''
konulu toplantıda bir konuşma yapıyor ve
''Ortadoğu'da geliştirdikleri ilişkilerin, Türkiye'ye karşı gerçek bir alternatif olduklarının göstergesi olduğunu'' söylüyor.
Ve ekliyor Lilikas;
“Kıbrıs Türk tarafı ayrı devlet peşinde koşmakta ve bu nedenle gümrük noktaları, bayraklar ve semboller yaratmaktadır. Kıbrıslı Türklere yönelik doğrudan ticaret ancak Kıbrıs Rum yönetiminin rızası ile uygulanabilir. Çünkü Kıbrıs Türkleri, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yasal ortak üyesi değil Maronit ve Ermeniler gibi bir azınlıktır”.
Yâni BM düzleminde ve Annan Planı temelinde Kıbrıs Türklerinin götürüleceği nokta, Türklerin Kurucu Ortak olduğu 1960 Cumhuriyeti'nden de geridir.
Türkler azınlıktır
Ve Gül'ün, “söylemle değil, eylemle yaptığı milliyetçilikle” geldiği ve “herkesin dikkate almaya mecbur olduğu KKTC” budur..
Talat her diplomatla görüşüyormuş..
Ve KKTC “birleşmeden” yanaymış..
Kimle?
Seni Ermeni ve Maronit gibi azınlık olarak gören Rumla..
Mübarek olsun..
Derken ada çevresinde malûm petrol krizi patlıyor.
Talat önce derhal Türkçe, Rumca ve İngilizce olarak üç dilde yayımlanan ''Cyprus Dialogue'' gazetesine bir açıklama yapıyor ve Kıbrıs çevresindeki petrollerden müşterek istifade edilmesi gerektiğini, aksi halde sıcak durumlar meydana geleceğini söylüyor, bu konudaki uyarılarını ayrıca yazılı olarak Lübnan ve Mısır hükümetlerine de bildiriyor.
Talat bu “sıcak durum” uyarısını kime ve neye güvenerek yapıyor?
Lefkoşa Belediyesi'nin yahut Baraka Aktivistleri'nin gusbo ve gavrolarına mı?
Yoksa bayramlaşmadığı, törenlerde mensuplarının konuşmasını istemediği Türk Ordusu'na mı?
Önce böyle yüksek perdeden atan Talât hemen ağız değiştiriyor.. Ve diyor ki;
“Kıbrıs'ta yasal bir yönetim, yasal bir hükümet yoktur. Dolayısıyla yasal olmayan bir hükümetin komşu ülkelerle petrol konusunu görüşmesi ve tek başına anlaşmalar bağlaması kabul edilebilir bir durum değildir. Biz bunu ortaya koyduk, Türkiye de bunu ortaya koydu. İlk tepki benden gelmişti. Bu kararın gerginliğe yol açabileceğini ifade etmiştim. Kıbrıs Rum tarafı savaş tehdidi olarak algılamış ve epey gürültü çıkarmıştı. Hâlbuki bu bir savaş tehdidi değildi, sadece bir uyarıydı. Barışın kurulması ve mevcut olanın korunması için gayret gösteren bir kişi, politikacı olarak bunu bir görev olarak görüp uyarıda bulunmuştum. Hemen arkasından Rum yönetimi anlaşmalar imzaladı. İşler gerginleşme noktasına geldi."
"Yâni Rum tarafı savaş tehdidi olarak algılamış, bu tehdit değil, uyarıydı”
diyor, tövbe, ben söylemedim diyor..
Kim ikaz etti dersiniz?
İpuçlarını Serdar Denktaş'ın açıklamalarında buluyoruz..
Serdar diyor ki;
“2003 yılında benzer bir durum oldu. Açıklama yaptık. Gül aradı ve –Bu açıklamanız bizim stratejik plan ve projelerimize ters- diyerek susturdu”.
Demek ki kıymetli okuyucu…
Ey okuyucu…
Şimdi de Talât'ı ;
“Yahu ne yapıyorsun, tehdit filan deme.. Usuletle ve suhuletle işi götürelim”
diyerek lafını yutmasını sağlayan da muhtemelen yine aynı makam..
Şu haber de 2 Şubat 2007 tarihli Ulusal Kanal web sitesinden..
“ Akdeniz'de kararlılık gösterisini hükümet engelledi. Güney Kıbrıs'ın kıyıdaş ülkelerle petrol arama anlaşması imzalamasına karşı Genelkurmay tatbikatla kararlılık mesajı verilmesini istedi. Hükümet ve Dışişleri Avrupa Birliği'ni kızdırmamak için bu girişimi engelledi. Bunun üzerine askeri kesim Kıbrıs açıklarındaki gemilere rutin görev sahalarının dışına çıkma emri gönderdi”.
Endişelerimiz doğrulanıyor mu?
Ama Serdar'a bir soru sormadan da edemiyoruz..
2003'de Dışişleri Bakanı iken..
Gül'ün uyarısı üzerine sustunuz da, şimdi Müftü darbesi ile hükümetten ayrılmak zorunda bırakılınca mı içinizi dökmek ihtiyacını hissediyorsunuz?
Dönüyoruz Gül'e..
Bu “stratejik plan ve projeler” içinde KKTC'nin yeri nedir?
Ve bu hangi “stratejik plan ve projeler”miş ki MGK dahil Türkiye'de kimsenin haberi yok..
KKTC'de de kimin elinin kimin cebinde olduğu belli değil.
CTP ve bağlı kuruluşları, paralel örgütleri, Rum tarafındaki benzerleri olan AKEL, EDON, PEO ile sabah akşam ya bu tarafta, ya karşıda görüşüp duruyorlar.
İçli dışlılar.
AKEL, Papadopulos'u iktidara taşıyan Komünist Parti..
Komünistler ama EOKA'cı Papadopulos'suz edemiyorlar.
Bizdeki CTP de hem DENKTAŞ'lı edemiyor, hem de Rumsuz edemiyor..
Hem her şeyi görüşüp kadehin dibine vuruyorlar, hem Petrol arıyorlar.
Güneyde “kolej”e gönderilen ortaokul çocuklarını dövüyorlar.
Türkler aynı Ermeni ve Maronitler gibi azınlık diyorlar..
Peki Soyer Hristofiyas ile bunları konuşmuyor da ne konuşuyor?
KKTC'de UBP de kafa karıştırıyor..
UBP, Annan Planına karşı dik duran tek parti. Akepe ile yıldızı barışamadı.
Bu yüzden iktidar kaybetti.
Yönetim değişikliği oldu, Eroğlu bıraktı, geçiş döneminde Özgürgün ve nihayet Ertuğruloğlu Genel Başkan oldu...
Ertuğruloğlu;
“UBP'nin temel mücadelesi Kıbrıs Türklerinin Rum boyunduruğu altına girmemesini sağlamaktır. UBP 1983'te ilan edilen KKTC'yi ciddiye almaktadır. Önemli bir büyük insanın söylediği "KKTC tarihe şaka olsun diye kurulmadı" tümcesine sonuna kadar sahip çıkıyoruz. Rum icazetiyle yaşamak istemiyorsak iki şeye önem vermeliyiz. Birincisi KKTC devletinin varlığı, ikincisi de KKTC ile anavatan Türkiye'nin birlik, bütünlük içinde hareket etmesidir. Bu ikisinden birinin olmaması diğerinin de ortadan kalkmasına neden olur"
derken ne kadar inandırıcı oluyor ve yüreklere su serpiyorsa;
“ UBP kabul edilebilir, yaşayacak bir barışı savunmaktadır. AB karşıtı değildir. UBP'nin çözüm, AB karşıtı olduğu söyleminin, partiyi yıkmak isteyenler partiye yöneltildiğini”
söylerken de o kadar gri ve kafa karıştırıcıdır”.
Çözüm demek AB mi demektir?
AB Türkiye'yi katiyen içine almak istememektedir. Kıbrıs Türklerini de Rumların bir azınlığı olarak istemektedir bünyesine..
Yoksa Ertuğruloğlu'nun bu söylemi, “iktidar” yolunda, AB'yi ve Türkiye'deki AB çevrelerini fazla ürkütmemek için ifade edilen bir yöneliş midir?
İyi ama Türkiye'de AB taraftarlığı artık sadece Akepe de ve iliştirilmiş basında kalmıştır.
Halkın % 65'i AB'ye karşıdır.
AB'nin Devlet Politikası olduğu savı giderek zayıflamakta, devletin kurumları bile kapalı kapılar ardında bu politikayı sorgular hâle gelmektedir.
RIK'in araştırmasına göre Rum gençlerinin %63'ü ve Rum toplumunun tamamının da % 48'inin Türklerle birarada yaşamak istemediği görülmektedir.
KKTC'de bile KADEM'in son araştırmasına göre halkın % 65'i artık “iki devletli çözüm” istemekte iken AB yolunda, Rum'un yamacında yanaşmalığında çözüm ne derece savunulabilir?
TMT'den, şehitlerden, devletten bahseden; Talat ve Soyer'den asla duymadığımız, Anavatana'a ve KKTC'ye sahip çıkmaktan söz ederken içimizi ısıtan Ertuğruloğlu'nun AB söylemini gözden geçirmesini, yahut başka bir şekilde ifade etmesini diliyoruz.
13 Ocak 2007 gecesi Meltem Stüdyolarında Sayın Denktaş'a
“Saatiniz kaç Sayın Cumhurbaşkanım?”
sorusunu sordum.
Saatine baktı, “1'i 10 geçiyor” dedi.
“Yok” dedim, “Onu sormuyorum..Elimde iki kitabınız var..
Biri 1964'te Makarios tarafından Ankara'da sürgünde ikamete mecbur edildiğinizde yazılmış. Türk Hükümetlerini uyarıyorsunuz. Adı -12'ye 5 Kala Kıbrıs-.
Diğeri ise 2004 Referandumu'ndan hemen önce yazılmış.. Onun da adı –Yeniden 12'ye 5 Kala-..
Peki şimdi saatiniz kaç?”
“12'ye 5 var” dedi…
Program bitti, bir hafta geçmeden Rauf Bey'in yeni bir kitabı piyasaya çıktı.
“Son Çağrı”..(Remzi Kitabevi.. Ocak 2007)
“ Kırmızı çizgilerimiz bâkidir diyerek gönderildiğim New York toplantısında şahit olduğum durumdan ve tâbi tutulduğum muameleden sonra Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmama kararım kesindi” diyor. (S.11)
“Ben görevde kalarak yanlış yol addettiğim bir yolda Türk Hükümeti ile çatışarak bir yere varamazdım. Görevim Türk halkını aydınlatmak olmalıydı. İstanbul basını Kıbrıs ve AB ile ilgili gerçekleri Türk kamuoyuna duyurmamakta kararlıydı” diyor. (S.13)
“Son Çağrı bir açıdan son yılların özet hikâyesidir. Diğer açıdan da -Fırsatlar kaçırıldı, 40 yıllık yanlıştan dönüldü, kaybedilmiş bir davayı kurtarmaya çalışıyoruz- diyenlere müdafaa babında bir sesleniştir.
23 yaşında bir devleti devralmış olanlar, namus ve şeref andı içerek, binbir meşakkat ile kan ve can vererek kurulmuş olan bir devleti yaşatmakla yükümlüdürler. Bu devleti ortadan kaldırmak için onu yok veya olmamış farz ederek -uzlaşma aramak- yanlıştır. Hiçbir mazeret devletten vaz geçilmesine cevaz veremez diyoruz. Bu ses Anadolu'dan çok daha güçlü çıkmaktadır” diyor. (S.17)
“Halkımıza ve Türkiye'ye referandumda evet dedirtmek için cenneti vaat edenler, biz evet, Rum hayır der demez bizim evetimize kalleşçe bir yorum getirmekten kaçınmadılar. Başta ABD Temsilcisi Weston ve De Soto olmak üzere –Türk tarafı Annan Planına evet dediğine göre ayrı egemenlik ayrı bağımsızlık istemekten vaz geçmiştir yorumunu getirdiler” . 8S.40)
Sadece Weston ve De Soto mu?
Talat-Soyer ve Akepe de aynı düşüncede değil mi?
Halâ BM düzleminde siyaset demiyorlar mı?
Ve BM düzlemi denilen şey Annan Planı değil midir?
Plan reddedildiği halde adım adım, liman liman, köprü köprü o plan çerçevesinde adımlar atmıyor musunuz?
Asker'i onun için yıpratmıyor musunuz, onun için gitmesini istemiyor musunuz?
Velhâsılı Rauf Bey….
Türkiye'de benim saatim bile “mahalli saatle” 12'ye 5 var..
Sizin saatiniz gerçekte kaçı gösteriyor ki “Son Çağrı”yı yazma gereği duydunuz Rauf Bey?
8 Şubat 2007
“57'iNCİ ALAY ÇANAKKALE'DE, TRABLUSGARP'TA, FİLİSTİN'DE, SAKARYA'DA
57'inci ALAY KARABAĞ'DA, KARASU'DA, KERKÜK'TE, KIBRIS'TA
57'İNCİ ALAY HERYERDE..
HEPİMİZ 57'İNCİ ALAY'IN NEFERİYİZ.”
|