Ahlak insanın kendi kendisini yenmesidir
Cemil Sena Orgun
Belirtmeliyim ki; başlığı ‘etik' olarak atmama rağmen, yazının bundan sonraki bölümünde ‘ahlak' ifadesini kullanacağım. Bu iki terimin çağrıştırdığı bütün anlamların farkını kuramsal düzeyde ortaya koymamayı göze alarak ve konuyu başka bir yazıya bırakarak bu yazının girizgahını yapıyorum.
Türkiye'deki gelişmelerin takip edilmesi açısından, mümkün olduğunca farklı gazetelerin ve söylemlerin takip edilmesi taraftarıyım. Belli bir gazeteye sırf kendi görüşümüze uyuyor diye çakılıp kakmak bizi çeşitliliğe götürmeyecektir. Hangi gazetenin hangi köşe yazarlarını bünyesinde barındırdığı, hangi gazetelerin kültür sanat haberciliğine ne ölçüde yer verdiği ve bundan ne anladığı, hangi gazetenin haber söylemini nasıl magazinleştirdiği soruları büyük önem ihtiva ediyor.
Habercilik eğitimi almamış insanlar geçici editörlüklerle haber seçer hale gelebiliyorlar. Ulus-devleti içten çökertme planına ortak, Soros sermayesinden destek alan üniversitelerin akademisyenleri köşe yazılarında ‘ulus-devletin parçalanmasından' bahsebiliyorlar.
Gazeteler bol bol ensest ilişkilere, sevgili ve seks partneri değiştiren insanlara, fuhuş sektöründe rezil rüsva hale düşürülmüş isimlere yer veriyor. Sanat sayfalarında -kimin gerçek sanatçı olduğu sorunsalı göze çarparcasına- yazılan haberler içler acısı söylemlere gebe kalarak, sanatla kültürün ayrışımına giremiyorlar. Günümüzün bireyleri göstergeler bombardımanı altında şizoid kimliklere bölünürlerken(anal, sanal kimlikler, yitirilen değerler…), medyanın uyguladığı tahakkümler bu bölünmelerin birer aynası durumuna geliyor.
Nabi Yalçın, ‘Kitle Kültürü Enformatik Cehalet' kitabında şöyle diyor:
‘… Okuduğumuz gazetenin herhangi bir nüshasını kabaca tarayacak olursanız, verilen haberlerden ‘haberdar olup olmamanın' yaşadığınız reel hayatla dolaylı ya da dolaysız hemen hiçbir ilişkisi olmadığını göreceksiniz. Şüphesiz, kendinizi biraz zorlarsanız en ilgisiz bir haberi bile kendi hayatınız içinde anlamlı gibi görünen bir yere pekala yerleştirebilirsiniz. Ama göreceksiniz ki, bunu bütün haberler için yapmanız mümkün. Demek ki, bütün haberler sizi ancak zihnî bir dolayımdan geçirdikten sonra ilgilendirebiliyor.
Nitekim, profesyonel gazeteciler(veya daha genel bir ifadeyle ‘iletişimciler'), hedef kitlelerinde istedikleri zihnî değişiklikleri sağlayabilmek için bu ‘mekanizmanın' inceliklerinden faydalanmasını çok iyi bilirler. Bir başka vesileyle söylediğimiz gibi, gazetelerde değişik sayfalara serpiştirilen küçük küçük haberler, yorumlar, fotoğraflar arasında okuyucu açısından bir ‘tesadüfî'lik varmış gibi görünse bile, düzenleyiciler açısından durum hiç de böyle değildir.'
(Rehber Yayıncılık, Ankara, Eylül 1990, İkinci Baskı, ss. 98-99).
Yukarıdaki ifadeden yola çıkarak, toplumu uyutan medyanın okura salgıladığı afyona birkaç örnek vermek istiyorum. Bunun ilk eldeki sebebi, Akşam Gazetesi'nin 18.01.2007 tarihli sayısındaki bir kısım haberlerdir. (Benzer haberlerin başka varyasyonlarını diğer gazetelerde de görebilmek mümkündür.)
Tiyatro haberlerinin gazetelerde genişçe yer bulamadığını hepimiz biliyoruz. Bırakın haberi, tiyatro eleştirileri bile artık okunur hale gelmiyor. Konuya akademik, entelektüel perspektiften yaklaşmaktan yoksun ısmarlama yazılar, tiyatroyu halihazırda popüler kültürün bir aracı haline getiriyor. (Tiyatronun popüler kültürle ilişkisinin de mercek altına alınması gerektiğini belirterek…)
Akşam Gazetesi'nde ilk olarak gördüğümüz haber ‘Bağışlar Garajİstanbul İçin' oluyor.
Beyoğlu'ndaki bir otoparkın üst kısmını tiyatroya çevirmek isteyen bazı girişimcilerin desteğiyle bir gece düzenleniyor ve projeye gerekli olan 500 bin YTL'nin neredeyse yarısı toplanıyor.
‘Çocuk Tiyatrolarının Yerini Çocuk Pornoları Almasın!' adlı yayımlanacak olan yazımda ‘Şırnak'ta sinemaya bile gidemeyen çocuklardan ve bağlı bölge illerindeki sanat yoksunluğundan, İstanbul'daki Oyuncak Müzesi'nin -o denli profesyonel olmasa bile- benzerlerinin buradaki yerleşim merkezlerine de yapılması gerekliliğinden bahsetmiştim.
İstanbul'un apartman katlarına, otoparklarına ve garajlarına sürreal, kimliksiz tiyatrolar kuruluyor. Tıpkı; süper, hiper marketler misali…
Ya bir televizyon dizisi piyasaya çıkıyor, tüm tiyatrocuları klan halinde orada görüyoruz; ya da bir dairenin bilmem kaçıncı katında, Türkiye çemberinin çok dışında, sanal gerçeklikle sanat gerçekliğini karıştıran fiktif oyunlar sergileniyor.
Bu tiyatroların birçoğu, ,‘modern insanın krizini'(!) İstanbul merkezli içi boşaltılmış oyunlarla seyirciye sunuyor. İstanbul denilen şehir gitgide heterojenik bir havaya bürünürken; bu oyunlar hangi seyrici kitlesine hitap ediyor?
Peki bu garajlara hem yeni değiştirdiğimiz arabalarımızı parkedip, hem de oyun mu seyretmeye gideceğiz? Biz büyük şehir insanları!.. Sanatsal varoluşumuzu geçici tatminlerle doyurmaya çalışırken, Bitlis'teki çocuklar yeni bir ‘haydi kızlar okula!', ‘çocuklarımıza ayakkabı, çanta yardımı' gibi ham STK projeleriyle kandırılmaya devam mı edecek?
Bırakın bu projeleri, kuruluşunun sadece 10. yılını kutlayan Van Devlet Tiyatrosu'nun ilk kez bir Shakespeare oyunu (Romeo ve Jülyet) sahneleyecek olmasını tiyatro sosyolojisi düzleminde nasıl görebiliriz?
6.01.2007 tarihli Milliyet Gazetesi'nin ‘Romeo ve Jülyet Van'da Ölecek!' başlığıyla verdiği haberin söyleminde yer alan ve Kemal Başar tarafından sarfedildiği ifade edilen ‘Oyunda yer alan iki aile arasındaki etnik çatışma, Van'daki feodal yapıyla örtüşüyor' açıklaması üzerinde düşünülmeye değer mi? Shakespeare'in bahsi geçen oyunundaki etnik çatışma nedir ve metinde böyle bir çatışma ne zaman oldu?
Üstelik, bunun Van'daki karşılığının salt feodal yapıyla örtüştüğünün belirtilmesi, Ankara yahut İstanbul merkezli dışarıdan bir söylem değil midir?
Van'da senede kaç oyun sahneye getirilmektedir?
Van'ın Shakespeare'i görmesi büyük bir olaydır da, İstanbul'un Musahipzade Celal'i tanımayıp, onun oyunlarını özümseyememesi çok mu hafife alınacak bir durumdur?
Sanat, Shakespeare'le sanatsa… Sayın İskender Pala'nın TRT 2'deki ‘Divançe' programında ‘çocukların, gençlerin Romeo ve Jülyet'i bilip, Leyla ve Mecnun'u bir kenara itmeleri ve Fuzuli'nin dilini anlayamadıklarını iddia edip, okumamaları' tespiti önemli değil midir?
İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahnelendiğini bildiğim ve yine İskender Pala tarafından oyunlaştırılan ‘Leyla ve Mecnun' , Van'daki seyircinin de görmeyi hak ettiği bir oyun değil midir?
‘Romeo ve Jülyet' i alımlayan bir Van seyircisinin, ‘Leyla ve Mecnun' a yaklaşımı ne şekilde gelişecektir? Bunu düşünmek dahi, ülkesine dair sosyolojik açılımları ihmal etmiş tiyatronun konusu değil midir?
Garajİstanbul projesinin hayırlı olmasını dilerken, yatırımcıların geniş ölçekli projelerle daha da farklı ve belki de garajı bile olmayan bölgelere yatırım yapmalarını istediğimizi belirtiyoruz.
Çünkü; İstanbul ‘2010 Kültür Başkenti' olana kadar, Güneydoğu Anadolu ‘2010 Kürdistan Cumhuriyeti' olacak!.. Dibinizde-ki İstanbul ölçeğinden bakarsak, pek dip olmuyor tabii- emperyal destekli bir Irak Kürt devleti kurulunca, sizin mağdur Türkmenleriniz ne olacak? Hiç bunu düşündünüz mü? Yoksa, garajlarınıza yeni değiştirdiğiniz arabalarınızı parketmeye devam mı edeceksiniz?
(Aynı tarihli Akşam Gazetesi'nin ‘İntihar Saldırısı: 30 Ölü' başlığı altında, Kerkük'teki bir karakola bomba yüklü bir kamyonun girdiği haberini yayımladığını da belirtelim.)
Akşam'ın o günkü diğer önemli haberleri de, ‘Şişme kadınlı' oyun aileleri şaşkına çevirdi' , ‘ Teröristbaşından vekillere mektup' , ‘PKK terörist dedi salon boşaldı' ydı.
Diyarbakır Devlet Tiyatrosu oyuncularının Aksaray'da sahnelediği ‘Çöplük' oyununda şişme bebek kullanılmasından ötürü çocuklarını salondan çıkaran insanların olduğunun ve Aksaray Valisi'nin ‘Oyuncuların emeğine saygı gösteriyorum ama bu eserin, Devlet Tiyatroları'nın repertuvarına girecek kalitede olmadığını düşünüyorum' dediğinin yazılması haber söylemi açısından düşündürücü…
Diyebiliriz ki; ‘Çöplük' oldukça katmanlı ve sağlam bir tiyatro metnidir. Yazarının da değindiği üzere, her şeyin çöplüğe dönüştüğü ve kişisel çöplüklerimize gönderildiği yoz bir dünyayı ele almaktadır.
Sayın Turgay Nar'ın Mitos Boyut'tan çıkmış aynı adlı metnini bilenler, Nietzsche'nin ‘decandence' kavramı üzerinden okunabilecek ve varoluş düzlemde sorgulatıcı bir oyunla karşılaşabileceklerini görürler.
Üstelik; oyuna yazarı tarafından iliştirilen önsöz bile, başlı başına incelenmeye ve üzerinde düşünülmeye değer bir metindir. Oyunun ödül alması ve birkaç eleştiri dışında hakkında haberlerin duyulmayışı… Çöplük üzerine derinlemesine tiyatro analizlerinin yapılmaması… Tüm bunlar, tiyatrocuların da eksikliklerinden biri gibi geliyor. Nitekim; ülkemizde, böylesi iyi metinler pek yazılamıyor.
Yazılanlar; akademik, felsefi, tiyatral düzlemde deşilemiyor. Yüzeysel terminolojik ve eleştirel bilgilerle konular geçiştiriliyor. Bu yüzden de, gazetelerde şişme bebeklerle şişirilmiş ucuz haberler görülüyor.
Şu halde; DT'nin 10 yaşının üzerindeki çocukları büyük oyunlarına aldığını da hesaba katarsak, gazetenin olayı provake etmeye çalıştığı görülüyor. Öyle ki; bu provakasyon, 12. sayfadaki haberlere de yansıtılıyor.
Birinci habere göre, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Mehmet Akif Ersoy Sahnesi'nde ‘Fername' oyununu sergileyen Ferhan Şensoy'un ‘Bankalar teröristtir. Hatta PKK'dan da beter' repliğiyle, salondaki PKK'lılar slogan atarak salonu terk ediyorlar. Bu da yetmiyor, aynı haberin bitişiğine ikinci bir haber olarak teröristbaşı Abdullah Öcalan'la ilgili haberi koyuyorlar. Öcalan, ‘Hakikatleri Araştırma ve Adalet Komisyonu' nun kurulmasını ve iki tarafın da silah bırakmasını isteyerek, milletvekillerine mektup gönderiyor.
29.11.2006 tarihinde Açık İstihbarat erişim sitesinde yayımlanan, ‘Terörü Sanatla Yenebilecek Bilince Doğru' adlı yazımda Türkiye'de de Peru'daki misali bir ‘Gerçeklik Komisyonu' kurulmasının gerekliliğinden bahsetmiştim.
Bahsi geçen komisyonun; PKK terör örgütünün yaptığı katliamları vatandaşlarımıza unutturmamak adına, araştırmalar yapması ve mevcut terörü müzeler yoluyla gözler önüne sermesi gerektiğini yazmıştım.
Yazdığım ‘Gerçeklik Komisyonu' , Abdullah Öcalan'ın İmralı'daki sayıklamalarından oldukça farklıdır. Öcalan'ın söylediklerinin ciddiye alınır bir veçhesi olduğu kanısında değilim. Asılsız çıkışlarla gündeme gelmeye çalışan bir adamdır o kadar… Hele ki; Irak'taki Kürt operasyonları patlak verdiği bir sırada… Nitekim; kendisinin kurulmasını istediği ‘Hakikati Araştırma Ve Adalet Komisyonu' nun da hakikatle ne şekilde ilişkilendirileceğini anlayamadım.
‘Süreç olumsuz sonuçlanırsa çok kötü tablo meydana gelecektir.' ifadesini de üstü kapalı bir tehdit olarak savurmak istediği kesin… Tıpkı; Celal Talabani'nin
‘Osmanlı Devleti yıkıldı. Irak da sizin değil artık. İç işlerimize karşırsanız, iç işlerinize karışırız.'
demesi misali… Söylem aynı, lâkin üslup farklı… (Gazetecilerin bu haberi ve PKK ile ilgili benzer haber söylemlerini nasıl kurguladığına da akademik anlamda el atılması gerektiği kanaatindeyim.)
12. sayfada bağlamlandırılan bu iki haberin art arda okunmasıyla, okuyucuda ‘zihnî değişiklik' sağlanmaya çalışılıyor. Türkiye'de tiyatronun birleştirici bir unsur gibi gösterilmesinin dışında, ona bölücü bir imâ atfediliyor. Bunda gazetecilerin suçu büyük ve kendilerinin dosyaları hayli kabarık…
Fakat; söylemin üretilmesinde tiyatrocuların da hataları yok değil diyemeyiz. Türkiye'de tiyatro, laikliğin ve çağdaşlaşmanın bir simgesi diye lanse edilerek, hep bir öteki ve gerici kesimden bahsediliyor? Peki; laiklik ve çağdaşlaşma dediğiniz şey nedir? Gericilik ve yobazlık ne demektir? Bu söylemlerin ağızlara pelesenk edilmesinin dışında, Türkiye iç gerçekliği ve tarihindeki karşılığı nereye denk düşmektedir?
Ilımlı İslamcı denilen iktidarla işbirliği yapan ve koltuk sahibi olan sanat yönetmenleri, tiyatro rejisörleri ve oyuncular yok mudur? Niye o zaman su içilen çeşmeye tükürenler çıkıp, hamasi ve içi boş Cumhuriyetçi söylemlerine tiyatroyu alet etmektedirler? Tiyatro salt Cumhuriyet'le mi varolmuştur? Karagöz ve Orta Oyunu Cumhuriyet'in neresine denk düşmektedir?
Bunları gazeteciler kadar, tiyatroculara da sormak gerektiği kanısındayım. Bir sözü söylerken, arkasındaki gizil anlamı da düşünmek gerekliliği doğuyor. Çünkü; her alan kendi söylemini, kendi terminolojisini oluşturuyor. Denebilir ki; üniversitelerin-özellikle iletişim fakülteleri -, sanat kurumlarının, medyanın ve siyasi arenanın ne şekilde söylem ürettiklerinin irdelenmesi gerekiyor.
Burada Said Halim Paşa'nın ‘manevî vatan' kavramına atıfta bulunan sayın Mehmet Doğan'ın bir yazısına dikkat çekmek istiyorum. ‘Siyasî Hâkimiyet, Kültürel Teslimiyet' başlıklı yazısında( İletişim Veya Dehşet Çağı , Timaş Yayınları, İstanbul, 1993, s. 156) Doğan, Türkiye'de savunma kavramının siyasi ve salt maddi vatan sınırlarında olduğunu belirtiyor.
Ordunun ve devletin dışında, vatanının kültürel(manevî) anlamda da korunması gerektiğinin altını çizen yazar şöyle söylüyor:
‘ Günümüzde siyasî sınırları korumak, hiçbir zaman tek başına ülke içinde hâkim olmak, hükümran olmak, bağımsız olmak anlamına gelmiyor. Siyasî hakimiyet alanı içinde sürekli kültürel saldırılar, yayın yoluyla sınır ihlalleri yüzyılımızın en önemli gerçeğidir. Günümüzde emperyalizmin tahakkümü bu sayede geniş ölçüde sınırları değiştirmeden mümkün olabiliyor.
Asrımızda açık veya örtülü bir kültürel hâkimiyet savaşı yaşanıyor. Hem de kendi topraklarımızın üzerinde. Bu savaş doğrudan veya dolaylı olarak dininize karşı, dilinize karşı, kültürünüze karşı, geleneklerinize karşı velhasıl kimliğinizi yapan her şeyinize karşıdır . Savaş mutfağınıza, müziğinize, insanlığınıza sirayet ettirilmektedir. ' (Vurgu şahsıma aittir.)
16.01.2006 tarihli Akşam Gazetesi'nde ‘Markalar ‘üçlük' peşinde' başlıklı yazıda; gıda, otomotiv ve iletişim sektörünün Türkiye 1. Basketbol Ligi'ndeki 16 takımdan 13'üne sponsor olduğunun verilmesi insanı hiç de şaşırtmıyor.
Basketbola yatırımın artacağı ve sponsor desteğinin süreceği belirtilirken, sanata sponsorluğa fazla rağbet doğmuyor.
25.12.2006 tarihli Ortadoğu Gazetesi'nin ‘Gaziantep'te Fransız soykırım anıtı' başlıklı haberi de hiçbir yerde yankı getirmiyor.
Fransızlar'ın işgali sırasında Dokunca Değirmeni'nde öldürülen 14 çocuğun anısına, Gaziantep Kalesi'nin yanında dikilecek anıtın açılışına Marsilya ve Erivan belediye başkanlarını da davet edeceğini ve tarihi tarihçilere bırakmanın gerektiğini belirten Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey'in şu ifadesi de dikkat çekiyor:
‘25 Aralık Gaziantep'in düşman işgalinden kurtuluşunun yıl dönümü. Ben, ‘düşman' lafının artık kullanılmamasını istiyorum. Ben de artık bu kelimeyi kullanmıyorum ama hepimiz çocuklarımıza böyle öğrettik. Hayır, düşman işgali değil, Fransız işgalinden kurtuluş. Bu düşmanın kim olduğunu özellikle somutlaştırmak lazım.'
Yar. Doç. Dr. Hulusi Doğan'ın ‘açık ve örtülü bilgi' kavramlarından yola çıkarak şunu belirtmek niyetindeyim.
Sayın Doğan'ın ‘Ahilik ve Örtülü Bilgi' kitabında(Ekin Kitabevi, Bursa, 2006) yazdığı üzere, açık bilgiye yayın organları, internet ve kitle iletişim araçları vasıtasıyla kolayca ulaşmaktayız. Gazetecilikte de, böylesi bir açık bilgi bombardımanı söz konusudur.
Mühim olan, deneyim ve birikim gerektiren ve açık bilginin dolaşıma girmesini sağlayan örtülü bilgiyi kullanabilme maharetine erişmektir. Başta gazeteciler olmak üzere, birçok alandaki insanın örtülü bilgiyi nasıl hayata geçireceği, meslek ve yaşam ahlakını nasıl bir arada tutabileceği sorusu tartışmaya açılmalıdır.
Bu metin hazırlanırken, 17 yaşında ortaokul mezunu bir gencin Hrant Dink cinayetinin zanlısı olarak yakalandığı haberi gelince, internetin interaktivite kapasitesi anlamında yazının son paragrafından önce bir açıklama paragrafı yazma gereği duydum.
Konunun gazetecilik ve kültür/sanatla olan bağına da istinaden… Şöyle ki; 8.10.2007 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nin Kültür bölümünde sayın Dikmen Gürün'ün yazdığı bir yazının üzerinde durulması gerektiği kanısındayım.
Gürün, Türk Tiyatrosu'nun önemli isimlerinden Agop Ayvaz'ın 95 yaşında vefat ettiği haberini verirken, ciddi bir konunun altını çiziyordu.
Ayvaz Bey'in çıkardığı ve 50 senelik bir geçmişi olan(1946)Ermenice tiyatro dergisi ‘Kulis' i hangi kurumun, hangi tiyatronun ve hangi müzenin sahipleneceğini soruyordu.
Bu sorunun üzerinde durmalıyız. Terörün sanatla da yenilebileceği fikrinden daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Bir tarafta; 17 yaşındaki gencin kuşağı, internetteki yararlı sitelere girmekten çok, internet ve CD üzerinden her türlü terör oyununu saatlerce oynuyor. Diğer tarafta; Muhsin Ertuğrul'un mezarının nerede olduğunu bilmeyen genç tiyatrocuların olduğunu söyleyen Türkiye Ermenisi Agop Ayvaz'ı da çok kimse tanımıyor. Ermenice çıkan Kulis dergisini kim Türkçe'ye çevirecek?
Kimler Türk-Ermeni ortaklığı ve duyarlılığı içinde Agop Ayvaz Bey'i anlatan Türkçe-Ermenice bilinguel yayın çıkartacaklar?
Ermenistan'da Türkiye'deki ünlü Ermeni tiyatrocuların fotoğraflarının duvarlarda asılı olduğunu belirtiyor Agop Ayvaz. Kendisinin bu ifadesinin bile, en az Hrant Dink'in söyledikleri kadar üzerinde durulması gerektiğini düşünmeliyiz.
Nitekim; daha önceki yazılarımda, Türk Tiyatrosu'nda Ermeni oyuncuların yerinin Türk-Ermeni ilişkileri açısından tartışmaya açılmasının ve belki de ortak bir protokole uzanabilecek projelerin geliştirilmesinin Türkiye açısından ılımlı bir sonucu olduğunu söylemiştim. Ayvaz Bey vefat edeli birkaç ay oluyor. Peki, Kulis dergisinin akıbeti ne olacak? Gazetecilere bu soruyu da yöneltmek istiyorum
Şu halde, herkes evine en az bir gazete alıyor diyelim.(İnşallah öyledir.)
Kişilere düşen; farklı gazeteleri incelemek, onların fiktif özelliklerini ayırt edebilmek ve provokasyona gelmemek için iyi kötü yalın bir haber analizi yapabilmektir.
Gazete; keyif koltuğunda, otobüste ve kahvaltı masasında okunabilecek bir araç olmanın çok ötesindedir. İnternet ve televizyon da, kişinin hür iradesini koruyabildiği nitelikli iletişim aygıtları değillerdir.
Kaotik ve tekno-enformatif bir dünyada, acizliğe ve hüviyetsizliğe doğru sürüklenen insandan geriye, mikroskobik düzeyde incelenebilecek denli ufacık ahlak kırıntıları kalmak üzeredir.
|