Son zamanlarda Türkiye'de en çok tartışılan kavramların önüne, devlet
aklı kavramı geçti. Günlük dilde pek de kullanılmayan bu kavram, konuyu
bilen hukukçuların ve siyasal bilimcilerin çok yakından bildikleri bir
deyimdir. Genel olarak bilinen fakat fazla kullanılmayan, ayrıca gizlice
kullanılmağa çalışılan bir kavram olarak devlet aklı; her zaman için hem
siyasal alanda hem devlet yönetiminde her zaman için fazlasıyla öneme
sahiptir.
Özellikle devlet düzenlerinin çatırdadığı ya da çökmeğe başladığı
aşamalarda gündeme gelir. Bazen de yeni devlet modellerinin kurulması
uluslararası konjonktürde güç merkezleri tarafından gündeme getirilirse o
zaman varolan devletin tasfiye edilmesi amacıyla kasıtlı olarak kullanılan
bir kavram olarak devlet aklı gündeme getirilir.
Eski Türkçe dilinde daha çok "Hikmeti Hükümet" olarak ifade edilen bu
kavram, Avrupa dillerinde daha çok devlet sebebi ya da devletin varolma
nedeni biçiminde kullanılmaktadır. Bu yönü ile her devletin ortaya çıkış
aşamasında devletin kuruluş gerekçesini oluşturmakta, devletlere bir varoluş
gerekçesi yaratmaktadır.
Orta Çağın sona ermesi ve dine dayanan toptum
düzeninin geride kalması aşamasında, daha çok onbeşinci yüzyıldan sonra
kullanılmaya başlanmış olan bir kavram olarak devlet aklı, çağdaşlığa geçiş
süreci içinde, çağdaş devletlere yaşam kazandırmıştır.
Makyavel'in "Hükümdar" isimli kitabı üzerine başlayan tartışmalarda, İtalyan düşünürü Botero tarafından ilk kez kullanılan devlet aklı kavramı, bir devletin
kurulabilmesi, yaşayabilmesi, varlığını sürdürmesi, her türlü tehdit ya da
tehlike ye karşı kendisini koruyabilmesi, daha iyi ve gelişmiş düzeyde
hizmetlerini geliştirebilmesi ve diğer devletlerle arasında bulunan rekabet
düzeninde daha güçlü bir konuma gelebilmesi için yapılması gereken bütün
girişimleri ifade eder.
Her devletin kurucuları bir akıl kullanarak devletlerini tarih
sahnesine çıkarırlar ki, buna kurucu devlet aklı denmektedir. Devleti kuran
akıl daha sonra onu yaşatmasını, korumasını ve geliştirmesini de bilecektir.
Dine dayalı toplum düzeni ile beraber feodaliteye dayanan siyasal yapıyı da
geride bırakarak çağdaş devleti ortaya çıkaran akıl, işte bu kurucu devlet
aklıdır.
Devlet aklı bir ülkede ya da bir toplumun içinde güç merkezi
oluşturmasını, oluşturulan güç merkezini siyasal anlamda örgütleyerek ortaya
çağdaş bir devlet çıkarılmasını bilen bir akıl olacaktır. Devlet aklı;
devlet kuracak gücü oluşturmak ve bu güç oluşumunu daha sonra
kurumlaştırarak sürekli bir siyasal yapıya dönüştürmek anlamında da
açıklanabilir.
Bu açıdan devlet aklı çağdaş devletin ortaya çıkış noktası ve
düşünsel temelidir.
Onbeşinci yüzyılda ortaya çıkan devlet aklı kavramı daha sonraki
yüzyıllarda hızlı bir gelişme göstermiş ve onaltıncı yüzyıldan sonra ortaya
çıkan çağdaş devletlerin kurucu düşüncesini oluşturmuştur.
Güç merkezleri sahip oldukları potansiyeli bir iç egemenlik olarak ortaya çıkarmışlar ve
daha sonraki aşamada da dış egemenliğe yönelerek, devletlerarası düzende
yeni bir devlet yapılanması ile sahneye çıkılmasını başarmışlardır.
Zaman içerisinde kurumsallaşan siyasal egemenlik düzenleri çağdaş devletlerin ilk
örneklerini oluşturmuşlardır. Makyavel'in real politik koşullara dayanan
gerçekçi ve fırsatçı düşünceleri, çağdaş devletlerin oluşum sürecinde yön
gösterici olmuştur. Kendisi kullanmamasına rağmen, öne sürdüğü gerçekçi
düşüncelerle, Makyavel bir anlamda devlet aklı kavramının öncüsü olarak
kabul edilebilir.
Siyasal koşullarda meydana gelen zorlukların ya da engellerin
aşılmasında devlet aklı kavramı her zaman için gündemde olmuş ve devletlerin
yöneticileri tarafından kullanılmışlardır. İnsanlığın kazanımlarının bütün
topluma mal edilmesin de insan karakterinden ortaya çıkan keyfiliklerin
önlenmesinde, gelinmiş olunan aşamada varolan düzenlerin korunmasında ve her
türlü tehdide karşı devletin savunulmasında devlet aklı her zaman için yön
göstermiştir.
Devletlerin var olabilmesi, ancak devlet aklının korunması ve
kullanılmasıyla mümkün olabilmiştir.
Roma İmparatorluğu döneminde, devlet düzeninin korunmasında devlet aklı
ile beraber bir de devlet sırrı kavramı kullanılmıştır.
Romalı düşünür Tacitus, devletlerin kendilerini koruyabilmeleri için devlet aklını
kullanarak önlemler almaları gerektiğini ve bunları yaparken de aynı zamanda
devlet sırrı kavramından da yararlanılabileceğini açıkça öne sürmüştür.
Devlet aklının dayandığı devlet sırları, devlet yapısının ve özelliklerinin
korunmasıyla beraber, devlet kurucu iradeyi oluşturan gücün sağladığa
egemenliğin de her türlü koşulda muhafaza edilmesini sağlayacak girişimleri
kapsamaktadır.
Devletin ve beraberinde kurulmuş olan kamu düzeninin bütün
tehdit ve tehlikelere karşı korunması, devlet aklı ile beraber devlet
sırrını da öne çıkarmıştır. Böylesine bir yaklaşım; devleti başlı başına bir
amaç ya da hedef durumuna getirerek idealleştirmektedir.
Devletçi düşünce bu biçimde ortaya çıkmış ve bir çok önemli düşünür tarafından toplumların yararına savunulmuştur. Toplumların değişkenliği, insanların keyfiliği ve
zaafları karşısında devletçi düşünce istikrarlı bir devlet düzenini her
zaman için savunmuş ve bunu devlet aklına bağlayarak geleceğe dönük
kurumlaştırmak istemiştir.
Devletin güçlü olduğu ülkelerde toplumsal değişimler ya da kişisel keyfilikler ya da insanların zaafları hiç bir zaman kamu düzenleri açısından tehdit oluşturmamış, devlet aklını kullanan kamu yönetimleri devlet düzeni sayesinde bu tür tehditlerden kamu düzenlerini kurtarmışlardır. Güçlü devletler, devlet aklını kullanarak bütün toplumu
kucaklaşmışlar ve vatandaşlarını tehlikeli gelişmelerden uzak
tutabilmişlerdir .
Onyedinci yüzyılda başlarındaki Westfalya Antlaşması ile Avrupa
devletleri ulusal yapıya dönüştürülünce zaman içinde Batı'nın devlet modeli
ulus devlet olmuştur. Bunun sonucunda devletlerin kullandıkları devlet aklı
kavramı da ulus devlet aklına dönüşmüştür.
Belirli bir gelişme süreci içinde
devletlerin toplumları zaman içerisinde ulusallaşanca, uluslar da belirli
kültürel birikim sonucunda, ulusal akla sahip olmuşlardır. Belirli bir
devletin halkının uluslaşması ile bazı bölgelerdeki insan toplumlarının
uluslaşma sürecini tamamladıktan sonra kendi ulus devletlerini kurmaları
yeni bir dönemi beraberinde getirmiştir. Bu aşamadan sonra, devletleşen
uluslar, ulus devlet aklı ile hareket etmeğe öncelik vermişlerdir. Ulus
devletler, devlet aklını kullanırken, ya ulusların çıkarlarına göre
davranmışlar ya da kendi toplumlarının uluslaşmasına öncelik vermişlerdir.
Uluslaşma öncesi kurulan devletler toplumlarının uluslaşabilmesi için
belirli programlar uygulamışlar, devlet öncesi uluslaşmayı tamamlayan
toplumlar ise kendi ulus devletlerini kurmanın yollarını aramışlardır.
Uluslaşan toplumlar kendi ulus devletlerini kurarken, ulusal yapının dışında
kalan toplumlar ise kendi ülke ya da bölge devletlerini kurmaca çaba
göstermişlerdir. Toplumları uluslaşamayan ülkelerde devletler, ulusal
çıkarların ötesinde ülkesel ya da devletsel çıkarlara öncelik vererek
hareket etmişlerdir. Çünkü devlet aklı, ulusun olmadığı yerlerde ya ülkesel
ya da devletsel bakış açısını beraberinde getirmektedir.
Tarihsel süreç içinde dünyanın merkezi coğrafyasının tam ortasında bir
ulus devlete sahip olan Türklerin elinden bu avantaj, günümüz koşullarında
alınmak istenmektedir. Bu nedenle, Misak-ı Milli sınırları içinde bir ulus
devlet olarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırabilmek
üzere, sistemli bir siyasal kampanya ve çökertme operasyonu emperyalist
güçler ile yerli işbirlikçileri tarafından yürütülmektedir.
Türkiye, yarım yüzyıldır Avrupa Birliği hayalleriyle oyalanırken,
kafası Avrupa'nın giriş kapısına kıstırılmış, ama kuyruğu bu aşamada
kopartılarak Orta Doğu'da kurulmakta olan yeni emperyalist düzene eklenmeye
çalışılmıştır.
Sekizyüzbin kilometre karelik bir büyük ülkede, yetmişbeş
milyonluk nüfusu ile bir dev ülke konumunda olan Türkiye Cumhuriyeti,
emperyalist plânlara kurban edilmek istenirken devletin ve ulusun, ulusal
devlet aklını kullanması çeşitli girişimlerle önlenmiş, satılmış bir medya
düzeni, küresel emperyalizmin ve uluslararası kapitalizmin çıkarları
doğrultusunda kullanılarak, Türk ulusu ve kamuoyu, tam anlamıyla bir akıl
tutulmasına sürüklenmiştir.
Türkiye hiç bir zaman giremeyeceği Avrupa ile oyalanırken, Atlantik emperyalizmi ve İsrail Siyonizm Türkiye'yi kullanarak, kendi Orta Doğu Projelerini ve Büyük İsrail Plânlarını sistemli olarak yürütmüşlerdir.
Bunu yaparken, toplumu ciddi bir akıl tutulmasına esir etmişler, kendi akıllarına göre yetiştirdikleri yerli işbirlikçileri, devlet ve siyasal düzende en önde yetkili konumlara getirerek, kendi çıkarlarına hizmet ettirmişlerdir.
Emperyalistler ve de Siyonistler, dünyanın merkezi coğrafyasını ele
geçirirken, kendi devletlerinin aklı ile hareket etmişler ama Türk
devletinin aklını kullanmasına izin vermemişlerdir.
Onlar, kendi devletlerinin aklını kullanma hakkını korumuşlar ve bunu çıkarları
doğrultusunda değerlendirmişler ama bu hakkı, Türk devletinden
esirgemişlerdir. Kendi devletlerini büyüterek, dünyanın merkezine el koyma
operasyonunda devlet aklını acımasız bir emperyalist düzen içinde
kullanırlarken, Türk devletinin ya da ulusunun, kendini korumasına ya da
savunmasına yarayacak ulusal devlet aklının, Türkiye'de kullanılmasını
önlemek için her türlü sahtekârlığı denemişler ve uygulamaya koymuşlardır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında, kendi yetiştirdikleri işbirlikçi
politikacılarla Türkiye'yi yarım yüzyılda yarı sömürge konumuna
getirmişlerdir. Okyanus ötesinden gelen politikacılar ya da iktisatçılar,
Türkiye'yi Amerika Birleşik Dertleri'ne bağımlı kalacak işbirlikçi akıl ile
hareket etmişler, hiç bir zaman Türk devletinin aklını Türk ulusunun ya da
Türkiye'nin ulusal çıkarlara doğrultusunda kullanmamışlardır.
Amerika'da yetişmiş "prens"ler, Türk bankalarını ve kamu ekonomik
kuruluşlarını batırarak, Amerikan emperyalizmine hizmet etmişler,
Eisonhower, Fullbright ya da Rockafeller bursu ile Okyanus ötesinde
yetiştirilen siyaset adamları da, ABD'nin talimatlarına uyarak Amerikan
emperyalizminin işbirlikçisi aklını kullanmışlar, ama bir türlü en üst
koltuklarında oturdukları Türk devletinin aklını, kullanmasına katkı
vermemişlerdir.
Bunun sonucuna da; Türkiye yarım yüzyılda tıpkı Osmanlı
İmparatorluğu gibi bir yarı sömürge ülke konumuna sürüklenmiştir.
Türkiye, bir ulus devlete giden yolda yirminci yüzyılın başlarında
Ulusal Kurtuluş Savaşı verirken, yabancı sermayeye teslim olmuş olan
İstanbul bir mütareke kenti olarak, Atatürk önderliğindeki ulusal kurtuluşa
karşı çıkmıştır.
Uluslararası sermayenin emperyalist düzenine teslim olan
İstanbul, günümüzde yeniden bölgenin başkenti olabilmek amacıyla tam bir
işbirlikçi konumuyla, yabancılarla kendi devletine karşı hareket etmektedir.
Taşeron bir sermaye yapısıyla emperyalist efendilerine hizmet etmeyi kabul
eden bu büyük kentin önde gelen yapısı; Türk devletinin ulusal çıkarlar
doğrultusunda devlet aklını kullanmasını önleyebilmek üzere, kendi
denetimindeki basın ve medya aracılığı ile sürekli olarak devlet ve ulus
üzerinde baskı uygulamaktadır. İşbirlikçi sermaye akıllarını, ulusal akıl
görünümünde Türk halkana ve devletine dayatmakta ve Dolar üzerinden ücrete
bağladıkları satılık kalemlerle de bu teslimiyetin çığırtkanlığını
yaptırmaktadırlar.
Kendi teslimiyetlerinin ve taşeronluklarının getirdiği işbirlikçi aklı,
ulusal akılmış gibi öne çıkartarak, Türk ulusunun kendi aklını başına
toplamasını önlemektedirler. Türk devletinin yetkilileri de bu duruma
seyirci kalarak, devlet aklı ile gereken önlemleri almaktan uzak
durmaktadırlar. Sivil bürokrasi kadar askeri bürokrasi de dış baskılarla
pasif tutulmakta, bürokratik güçlerin ulusal çıkarlar doğrultusunda devlet
aklını kullanmasına izin verilmemektedir.
Türk devletini bölmek ve kuzey Irak'taki emperyalistlerin kuklası küçük
yapıyı, Türkiye'nin himayesine almak isteyen bölücü çevreler, Türkiye
Cumhuriyetinin kendini koruma refleksi doğrultusunda devlet aklını
kullanmasını önleyebilmek için, devlet aklı kıskacında hukuk devleti
yaklaşımları geliştirmekteler ve sanki devlet aklını kullanmak hukuk
devletini ortadan kaldırırmış gibi göstererek, kendi bölücülüklerini dolaylı
yoldan uygulamaya geçirmek istemektedirler.
Devlet aklının hukuk devleti
anlayışı içinde de hukuka ve anayasal düzene uygun olarak
kullanılabileceğini çok iyi bilmesi gereken bu çevreler, emperyalist ve
Siyonist planlara hizmet etme doğrultusun da devlet aklını hukuk devleti
anlayışı ile mahkûm ederlerken, kendileri demokrasi ve toplumsal barış
görünümü altında, insan hakları gibi çok kutsal bir kavramı da istismar
ederek bölücülüğün önünü açmağa çalışmaktadırlar.
Demokrasiyi cumhuriyet düşmanlığı için, insan haklarını bölücülük için
ve küreselleşmeyi ulus devleti tasfiye etmek amacıyla kullanırlarken,
emperyalizme ve bölücülüğe karşı Türk devletinin kendini koruma refleksi ile
devlet aklı doğrultusunda kullanması yerli işbirlikçiler sayesinde
önlenmektedir. Emperyalist akıl, ulus devletin kendi aklını kullanarak Türk
devleti ve ulusunun çıkarlarını korumasına olanak tanımamakta ve böylece
Türkiye Cumhuriyetinin dağılma sürecini hızlandırmaktadır.
Türk devletine çok görülen devlet aklını, bugün bütün devletler
kullanmaktadırlar.
Süper güç Amerika, dünya egemenliği için devlet aklı ile
onbin kilometre öteden gelerek dünyanın merkezi alanına egemen olmağa
çalışmaktadır. Siyonist güç merkezi İsrail küçük bir devlet olarak Orta
Doğu'da ayakta kalamayacağı için, Büyük İsrail'i biran önce kurabilmek üzere
Siyonist lobiler aracılığı ile Amerika'yı ve Türkiye'yi kendi çıkarları
doğrultusunda devlet aklını kullanarak, yönlendirmeğe çalışmaktadır. Bu
durumdan hem Amerikan devleti, hem de Türkiye Cumhuriyeti büyük zararlar
görmektedir. Bush yönetimi Siyonizm teslim olarak, Amerikan halkına ve
devletine büyük zararlar vermekte, saldırgan devlet konumuna sürüklenen
Amerika'nın, süper güç olması ve dünya önderliği tartışmalı hale
gelmektedir. Amerika, Büyük Orta Doğu projesi görünümünde Büyük İsrail
plânına hizmet ederken, Avrupa ülkeleri de bir araya gelerek, Büyük Avrupa
projesi doğrultusunda, Yeni Bizans plânını İstanbul merkezli olarak uygulama
alanına aktarabilmenin çabası içindedirler.
Mütareke İstanbul'u, Avrupa'ya teslim olurken, Kuvayı Milliye'nin başkenti Ankara bütün Anadolu ile beraber bu teslimiyetçi gidişe direnmektedir. Aradan geçen zaman içinde, bu
plânların kesinlik kazanması çerçevesinde, Türk toplumu içinden de ciddi bir
ulusal refleks ortaya çıkmakta ve bu da ulusal devlet aklının devletin
yetkili organları tarafından kullanılması gereğini gündeme getirmektedir.
Artık, Türk devletinin yetkili makamları ve bu koltuklarda oturan
yetkililer, Türk devletini ve ulusunu koruyacak devlet aklını kullanmak
zorundadırlar. Anayasa ve yasalar çerçevelinde, devlet aklı kullanılarak,
Türkiye Cumhuriyetinin ulusal çıkarları korunmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti; ulusal, üniter, laik, sosyal ve demokratik bir
hukuk devleti olduğu içindir ki, Anayasa'da güvence altına alınmış olan bu
ilkeler doğrultusunda, devletin yetkili makamları ve hükümet devlet aklını
anayasa ve hukuka uygun olarak koruyarak, devletin ve ülkenin çıkarlarını
korumak zorundadır.
Avrupa Birliği süreci bittiğine göre, devletin çekirdek organı Milli Güvenlik Kurulu, yeniden eski merkezi güç konumuna getirilerek, asker ve sivil bürokrasinin eşit olarak temsil edileceği bir konuma getirilmeli ve Türk devletinin aklının, gerektiği bir yapıda
kullanabilmesini önü açılmalıdır.
Türkiye hiç bir zaman girmeyeceği Avrupa Birliği yüzünden, devletin
merkezi çekirdek organını yitirmiş ve bu yüzden devletin kamu kurumları tam
bir dağınıklık içine sürüklenmiştir.
Türkiye'nin, devlet aklını toparlayabilmesi için ilk atılacak adım; Milli Güvenlik Kurulunun yeniden eski konumuna kavuşturulması şarttır.
Daha sonrada ikinci adım olarak da;
yarı yarıya tasfiye edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'ni yeniden eski gücüne
kavuşturacak bir "Milli Onarım Plânı"nın acilen devreye sokulması
gerçekleştirilmelidir. Ulus devlet aklı, ulusal devletin yeniden eski gücüne
kavuşturulmasını gerektirmektedir.
Anayasa Mahkemesi'nin ulus devlet ilkesine dayanan kararlarını
faşistlikle suçlayacak kadar ileri giden, bölücülük ve emperyalist devlet
aklı, artık karsısında hem ulusun hem de Türkiye Cumhuriyeti'nin aklını
görmelidir.
Aksi takdirde, Türkiye Cumhuriyeti, "Anadolu Medeniyetleri
Müzesi"ndeki tarihi yerin almağa adaydır. Tarih boyunca Anadolu'da kurulmuş
olan devletler arasında yer alan Türkiye Cumhuriyet'i yüzüncü yıldönümüne
ulaşamadan Anadolu Medenileri müzesine gönderilecektir.
Eğer diğer bütün devletlerde varolan devlet aklı, biraz olsun Türkiye
Cumhuriyeti'nde kaldıysa, bu yaklaşmakta olan son aşamanın önüne geçecek
önlemler bir an önce alınmalıdır. Devlet aklının, kullanılması bölücülerin
öne sürdüğü gibi, faşizm değildir. Her devlet bir siyasal organizma olarak
nasıl kendini koruma doğrultusunda, devlet aklını kullanıyorsa, Türkiye
Cumhuriyeti'nin de doğal olarak devlet aklını kullanmaya hakkı
vardır/olmalıdır.
Ne var ki, Türk devletinin başına alt kimlikli ya da emperyalistlerle
işbirlikçi kimliğe sahip politikacıların gelmesinin önlenmesi gerekmektedir.
Bütün bu nedenlerden dolayı; içine girilmiş olan seçim yılında, Türk
ulusunun ulusal kimliğe sahip çıkan bir milli hükümeti iş başına getirmesi
ülkemiz için yaşamsal bir öneme sahiptir.
Seçimlerle işbaşına gelecek ve bir milli programla Türk devletini
restore edecek bir milli onarım hükümetini, Türk ulusu, ulusal aklını
kullanarak iktidara getirirse, yeni gelecek ulusal hükümet de ulusal devlet
aklını kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti'ni ilelebet payidar kalmasını
sağlayacak acil önlemler alabilecektir.
Ancak, bu aşamadan sonra Türkiye
devletlerarası düzende, gene eskisi gibi rekabet edebilme şansını
yakalayabilecektir. Türk devletinin geçici olmadığı, ancak devlet aklı ile
ortaya konabilecek ve geleceğe dönük kalıcı bir kurumsallaşma
geçekleştirilebilecektir.
|