Tarih/Kültür28 Aralık 2006 00:00

Türkiye Guenon'un Karmaşasını Yaşıyor mu? - Neslihan Yalman

Bu yönde üniversitelere de büyük roller düşmektedir. Öğrencilerin ülkenin tarihini, edebi geçmişini bilmeden; yeni nesil yazarları, sanatçıları edebiyatın ve düşünce dünyasının kadim tefekkür insanları gibi görmeleri yanlıştır!.. (Orhan Pamuk, Elif Şafak örnekleri ekseninde, Türkiye'de sanatın dayandığı modernizasyon sorununu anımsayalım.) ... Belki de, geçmişte Güllü Agop gibi(ki müslüman olunca Mehmet Yakup ismini aldığı söylenmektedir) Ermeni oyuncuların ve tiyatrocuların Osmanlı'yla ilişkilerinin ne yönde olduğu su yüzüne çıkartılabilir. Ermeni meselesine değişik bir açıdan yaklaşmak adına... cialis coupons printable link discount prescription drug card

Türkiye Guenon'un Karmaşasını Yaşıyor mu?

Neslihan Yalman
Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun

www.acikistihbarat.com

  28.12.2006
   
 

 

René Guénon , 15 Kasım 1886'da Fransa'da dünyaya gelmiş saygın bir tefekkür adamıdır.

1912'de İslamiyet'i benimseyip Abdülvahid Yahya adını almıştır. 1916'da ‘Lebiniz ve Sonsuz Küçüklerin Hesaplanması' teziyle üniversiteyi tamamlayan yazar, 1921'de de ‘Hindu Öğretilerin Tetkikine Genel Giriş' adlı doktora tezini yapmıştır.

Doktora tezi, kurulan jüri tarafından kabul edilmemiştir. Bunun sonucu akademiden uzaklaşan Guénon, Modern Dünyanın Krizi başta olmak üzere, birçok eser yayımlamıştır. Kendisi, 7 Ocak 1951'de Mısır'da vefat etmiştir.

Yunanca, Latince, İbranice, Çince, Sanskrit gibi birçok dili bilen bu düşünür, büyük bir hafıza yeteneğine sahipti. Klasik mistik kitapları ve literatürü ana kaynaklarından öğrenmiş ve bunlar hakkında yüzlerce makale yazmıştır. Düşünürün eserlerinden biri olan ‘Maddi İktidar Manevi Otorite' önemli bir kitaptır(İz Yayıncılık, Çev: Birsel Uzma, İstanbul, 1997, 2. Baskı). Kitabın bir bölümünde(s. 49), Hindu doktrininin temsili olan üç gunanın varlığından bahsedilmektedir:

Sattwa
(idrak edilen ışık ve bilgiyle özdeşleşen Evrensel Varlık'ın mutlak öz'ü);
Raja
(belli bir merhaleye gelinceye değin genişleyip gelişen içtepi) ve
Tamas
(cehaletle özdeleşen aşağılık bir karanlık) bu üç gunanın ismidir. Her birinin kendisine ait bir rengi vardır.

Beyaz Sattwa'yı, kırmızı Raja'yı ve siyah da Tamas'ı temsil eder. Buradan yola çıkarak, önemli değerlerimizden olan Türk bayrağını da, bu yönde bir incelemeye tabii tutabiliriz.

Nitekim, kırmızı üzerine beyaz ay ve yıldız şeklinde kullanılan bu sembolün aslî unsuru ay-yıldız ikilisidir.

Birilerinin boynunda ay-yıldızlı bir kolye yahut bir yerlerde ay-yıldız işaretli bir motif gördüğümüzde, bunun Türk bayrağı olduğunu hemen anlayıveririz.

Doğu Türkistan bayrağına baktığınızda mavi zemin üzerine beyaz bir ay-yıldız olduğunu görürsünüz. Sarı Saltuk'la birlikte irşad eden Horasan erenlerinden Ayvaz Dede'nin ve yaşadığı toprakların fethinin –haziranda- yad edildiği Bosna'da da bayrak göğe doğru uzanır. Yeşil zemin üzerine beyaz ay-yıldızla... Dalga dalga sallandırılarak...

Örneklerin her biri, ontolojik bir Türk varoluşunu sürdürmeye gayret ederken...

(Burada Ahmet Hilmi Balcı'nın da ismini zikretmeliyiz. Kendisi, Teşkilat-ı Mahsusa tarafından 1913'te kurulan ve beş haftalık bir ömrü olan Batı Trakya (Geçici) Hükümeti'nden bahsetmektedir. Bu devletin üzerine kapsamlı bir akademik çalışmanın yapılmadığını da eklemektedir. Yeşil, siyah, beyaz kombinasyonuyla Batı Trakya bayrağı da, ay-yıldızı barındırmaktadır.)

İğneyi kendimize batıralım. Bilgeliğin özünü temsil eden o haşmetli ay-yıldıza ve şehitlerimizin mücadelelerinin kanıtı olan canlı kırmızıya ne denli saygı duyuyoruz?

Bunu özeleştirimizi yapmak adına kendimize sormalıyız. Sormalıyız!.. Etrafta Kürt ve Ermeni bayraklarının dalgalandığını görmemek adına... (Bunu belirtirken nifakçı olmayan ve bu ülke topraklarında dostluk ağacının kök salmasına vesile olan tüm kardeşlerimizi tenzih ederek yazıma bir belirteç koyuyorum.)

Bu yönde üniversitelere de büyük roller düşmektedir. Öğrencilerin ülkenin tarihini, edebi geçmişini bilmeden; yeni nesil yazarları, sanatçıları edebiyatın ve düşünce dünyasının kadim tefekkür insanları gibi görmeleri yanlıştır!..

(Orhan Pamuk, Elif Şafak örnekleri ekseninde, Türkiye'de sanatın dayandığı modernizasyon sorununu anımsayalım.)

Üniversite demişken... Türkiye'deki Güzel Sanatlar Fakülteleri'nin de-kendim bir mezunu olduğum için de bire bir içindeydim- uyanma vaktinin geldiğini düşünmekteyim.

Milli sanat, milli tiyatro adına özgül kuramsal çalışmalarla harekete geçmenin vakti gelmiştir.

Hatta tren kaçmak üzeredir. Akademik üretim merkezlerinin hem daha aktif, hem de daha gerçekçi bir sanat kuramı ortaya koymaları gündemin aciliyetini teşkil etmektedir. Bu üniversiteler, kayıp jenerasyonlar yetiştirip, öz değerlerine yeterince sahip çıkmamaktadır. Durumun gözardı edilmemesini diliyoruz.

İlk adım olarak da, tiyatro camiasındaki ‘seçkin' sanatçılardan ve akademisyenlerden koltuklarından kalkmalarını ve başta kendi devlet kurumları olmak üzere, birçok yerde ‘geniş ölçekli' sempozyumlar, katılımlar düzenlemelerini temenni ediyoruz.

Belki de, geçmişte Güllü Agop gibi(ki müslüman olunca Mehmet Yakup ismini aldığı söylenmektedir) Ermeni oyuncuların ve tiyatrocuların Osmanlı'yla ilişkilerinin ne yönde olduğu su yüzüne çıkartılabilir. Ermeni meselesine değişik bir açıdan yaklaşmak adına...

Bu yönde, geniş ölçekli bir sempozyum dahi düzenlenebilir. Böylelikle, Türk-Ermeni alakalarının tiyatrodaki yansımaları yeni yorumlarla akademik çevrelerce kamuoyuna sunulabilir. Elbette ki, bu akademik özgüllüğe sahip Güzel Sanatlar Fakülteleri varsa!..

Sözü yine René Guénon'a bırakarak, yazımızı sonuna doğru ulaştıralım:

‘(...)Gerçek geleneksel temeller üzerine kurulu bir toplumda, herkes ‘‘yetkili'' olduğu fonksiyonu doldurmak zorundadır. Aksi takdirde, hiçbir fonksiyonun olması gerektiği gibi yerine getirilmediği bir düzensizlik ve karmaşa gözlenecektir. Günümüzde ortaya çıkmış olan da bu değil midir?'
(s. 36).

Herkesin, yetkili olduğu fonksiyonların ehemmiyetinin farkına varması ve makamında hakkıyla oturabilmesi dileğiyle...

Şapkamızı önümüze almanın vakit gelmiştir!..

Mehmet Akif Ersoy‘un da şiirinde söylediği üzere:

Ey dipdiri meyyit iki el bir baş içindir/ Davransana bak, elde senin başta senindir

 

 

 



www.acikistihbarat.com
Açık İstihbarat @ 2006