Erdoğan'ın duygularını kontrol edemeyip, konuşmalarını dizginleyemediği konulardan biri de Denktaş..
Denktaş söz konusu olunca ezberi bozuluyor.
“ Emeği vardır, kendisine saygı duyarım ama lütfen televizyonlara çıkıp da benim halkımın kafasını bulandırmasın. Bunu da özellikle kendisinden rica ediyorum. Şu ana kadar sabrettim. Benim ülkeme gelip seçim kampanyası yapacağına kendi ülkesinde yapacağı kampanyaları yapsın, bunu özellikle istirham ediyorum. Çünkü saygınlık böyle kazanılır '' diyor.
Burada ben, Erdoğan'ın “benim ülkem, benim halkım” tamlamalarına takıldım..
Çünkü, “Medeniyetler ittifakı Projesi” Eşbaşkanı olarak konuşma yapmaya gittiği BM'de, toplantı sonrası Yunanlı bir gazetecinin,
“Kıbrıslı Türklerin haklarının verilmesinden söz ediyorsunuz. Siz Kıbrıslı Türklere istediğiniz hakların aynısını Kürtlere vermeye hazır mısınız?''
sorusu üzerine,
“Kürtler'in Türkiye'de hak diye bir sorunu yok ki. Aynen Türkiye'nin batısındaki veya diğer etnik unsurlar hangi haklara sahipse aynı haklara sahipler ve şu anda Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosu'nda 50'yi aşkın Kürt vatandaşımız, Kürt kökenli vatandaşımız milletvekilidir''
cevabını verdikten sonra
“Ben Türküm, eşim Arap, 29 yıldır evliyiz, bir sıkıntı yok. Türkiye'de böyle bir sıkıntı olmaz. Bunu Kıbrıs'ta uygularsanız bütün işler biter. Etnik, dinsel, bölgesel milliyetçiliğe son. Biz Türkiye'de bunu yapıyoruz. Kıbrıs'ta da bu yapıldı mı, zaten her şey biter''
diye ilâve etmiş.
Bu sefer de benim ezberim bozuldu kıymetli okuyucu..
Sayın Başbakan'ın Siirt'li eşi “Arap” mı?
Aman Allahım.. Olamaz.. Başbakan bunu söylemiş olamaz.. Çünkü “Anayasa Madde 66”ya göre Sayın Emine Erdoğan da Türk'tür.
Hâl böyleyken Erdoğan eşinin “Arap olduğunu”, Anayasa'ya göre söyleyemez, söylememiş olması lâzım..
İki, Siirt'liler külliyen Arap mı? Yoksa bir kısmı mı Arap?
Bu yaklaşım da yine Anayasa'nın,
“Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün”
olduğunu ifade eden 3'üncü maddesi'ne aykırıdır.
Yâni Anayasa'ya, göre üniter bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti'nin her tarafında, sadece Türkler yaşar..
Gerçi Erdoğan'ın; Başbakan olarak gittiği Gürcistan'da söylediği:
" Ben de ' Gürcü'yüm . Ailemiz Batum'dan Rize'ye göç etmiş bir Gürcü ailesidir" (Melih Aşık. Milliyet.27 Kasım 2005)
noktasından;
bir yıl sonra “Ben Türk'üm” koordinatlarına gelmiş olması çok ilginçtir de, bu saptamanın, Kürtlere istenilen bir hakkın, yahut Kıbrıs'ta Türklerin müktesep haklarının “destekleyici” kanıtı olarak sunulmaması lâzım..
Fakat yine de, Erdoğan'ın halk ve ülke kavramları ile benim kafamdaki halk ve ülke kavramlarının uyuşmadığı ortada..
Erdoğan “Denktaş gelip benim ülkemde, benim halkımın kafasını karıştırmasın” derken Siirt'i, yahut memleketin bir başka parçasını; ve orada mukîm Arapları yahut Kürtleri mi kastediyor?
Çünkü Erdoğan'ın tam aksine ben ve benim gibi milyonlarca insan Denktaş'ın “bizim ülkemize” gelip, “bizim halkımızın” kafasını “aydınlatmasını” istiyoruz..
Avrupa'nın Türkiye'yi “metres” olarak gördüğünü söylemesini istiyoruz..
İstediğimiz için onu Denktaş'a davetler gönderip, misafir edip ağırlıyoruz..
Gözünün içine bakıyoruz..
Yerlere göklere sığdıramıyoruz.
Ve bu son derece somut örneklerden hareketle Erdoğan'ın ve bizim ülke ve halklarımız kavramlarının ayrı ayrı izaha muhtaç olduğunu ifade etmek istiyoruz..
Erdoğan'ın; “Seçim kampanyalarını (yani siyaseti) kendi memleketinde” yapsın dediği Denktaş cevap veriyor;
“Ben siyaset yapmıyorum. Vatanımı tehlikede gördüğüm için uyarı görevimi yapıyorum”
diyor.
Denktaş;
“ Sayın Erdoğan Amerikalılar, İngilizler ve Rumlar gibi, beni uzlaşmaz olarak tanımlamıştır. Hiç gücenmedim, aldırmadım kendisine saygım ve sevgim devam ediyor. Kıbrıs meselesini halledeceğini sanmıştı. Şimdi AB tarafından kandırıldığını söylüyor. Sayın Talat, Rumlar tarafından kandırıldığını söylüyor. ABD, İngiltere, BM temsilcisi Rumlar tarafından kandırıldıklarını söylüyorlar. Ben kandırılmadım, herhalde bu suç değildir"
diyor.
"Sayın Başbakan Erdoğan'ı üzdüğüme üzgünüm, ama bu milletin üzülmemesi için ve kendisini de daha fazla üzmemek için bildiklerimi ve gördüklerimi söylemek mecburiyetindeyim. Bunu görev biliyorum. Beni bağışlasın. Memleketime davet aldıkça geleceğim. Beni görmek isterse, düşündüklerimi kendisine söylemeyi görev bilirim diyor”..
Daha ne desin?
Aslında Denktaş teşhisi doğru koymuştur. Denktaş'ın Türkiye'de politika yapmamasını isteyen Erdoğan Kıbrıs'ta politika yapmıştır.
Erdoğan Kıbrıs'ta “BM ve Bush istedi” diye Annan Plânına evet dedirtmek için politika yapmıştır, Denktaş'ın Cumhurbaşkanlığından çekilmesi için altını boşaltırken politika yapmıştır ve en son Müftü Hükümetini kurarken politika yapmıştır.
Erdoğan bütün bu “politikaları” Kıbrıs'ta yapmıştır.
Akepe politikaları için AB uğruna Kıbrıs'ı verirken politika yapmıştır.
Denktaş “savunmayı”, “gerçekleri anlatmayı” neden Türkiye'de yapmasın?
Bakın Denktaş, Erdoğan'ı “sinirlendiren” Çanakkale gezisinde ne demişti:
“ Eskiden emperyalistler, bir ülkenin içine tanklarıyla, gemileriyle girerlerdi. Son zamanlarda görüyorsunuz, sivil toplum örgütleriyle girmektedirler''.
Daha ne desin?
Denktaş Akepe'nin limanlar açılımı ve buna bağlı olarak oluşan AB kararını değerlendirirken, “Akepe hükümetinin Finlandiya aracılığı ile getirdiği önerilerle kumar oynadığını ama bu kumarın tutmadığının ortaya çıktığını” söylemektedir. (Cumhuriyet. 13 Aralık 2006)
Daha ne desin?
Asıl ayıp; Rumlara “devletin bütün kurumlarından habersiz” ve koşulsuz “sözlü olarak” liman açmak ama Denktaş'a kapatmaktır..
Daha ne diyelim?
22 Aralık 2006
“57'iNCİ ALAY ÇANAKKALE'DE, TRABLUSGARP'TA, FİLİSTİN'DE, SAKARYA'DA
57'inci ALAY KARABAĞ'DA, KARASU'DA, KERKÜK'TE, KIBRIS'TA
57'İNCİ ALAY HERYERDE..
HEPİMİZ 57'İNCİ ALAY'IN NEFERİYİZ.”
|