Yazılı metinlerden ağzımız yanmışken, sözlü teklifleri üfleyerek yememiz olağandır..
Açıklayalım.
Alenen tartışılıp, görüşüldükten sonra “yazılı” hâle getirilen metinlerde bile “Anayasa'ya, Lozan'a ve ulusal çıkarlara aykırı” olduğu belgelenen önerilerin (Azınlık Vakıfları-Cargill Yasaları) olağan sayılageldiği bir ülkede;
kimin başının altından çıktığı konusunda çeşitli tevatürlerin bulunduğu gizli-kapaklı ve saklı “sözlü” bir takım önerilerin gündeme bomba gibi düşmesi, tartışma yaratması, devletin üst katmanlarında derin fay kırıkları oluşturması kaçınılmazdır.
Ama Erdoğan'a; Mayıs 2007 gibi yakın gelecekteki muhtemel bir üst kademe sıçrayışında, Pınarhisar'dan yıllar sonra tekrar mazlum rolünü takınıp kitlelerin gözünde zalimlere karşı mücadele eden mücahit rolünü oynama fırsatı verilmemesi düşüncesiyle bu cürm-ü meşhut durumunun yok sayılması, görmezden gelinmesi de mümkün değildir….
Fay kırığı, doğal olarak kendi tsunamisini yaratacaktır.
Türkiye'nin parsel parsel satılıyor olmasından sonra Kıbrıs'ın da liman liman tezgâha sürüldüğünün anlaşılması ile uğranılan baskın en temel askeri kurala göre yeniden tavır alınmasını gerektirmektedir.
Baskın sonrası nerede yanlış yapıldığı ve buna göre birliklerin konumu gözden geçirilir, yeniden tertiplenilir..
Milli Kuvvetler, (yahut Ulusal Güçler deyin önemli değil) başlangıç yığınaklarını tekrar gözden geçirmelidirler.
Aralık 2006'nın ilk haftası içinde çok önemli üç olay birbiri peşi sıra sökün etti.
1. Erdoğan-Gül ikilisinin gizli liman önerisi;
2. Sezer-Büyükanıt'ın sert tepkisi-Erdoğan'ın cevabı; Erdoğan'ın Denktaş'ı olaya dahil etmesi.
3. AİHM'nin Aresti kararı.
Seni bilmem kıymetli okuyucu ama ben yaklaşık on yıldır her sene Aralık aylarında artık “olağan hâle gelen sancılar”dan fevkalâde rahatsızım.
Katılım Ortaklığı Belgeleri, Müzakere Çerçeve Belgeleri, Uyum Paketleri ve İlerleme Raporları'ndan gına geldi..
Ama her ne hikmetse, ne kadar olumsuz olursak olalım AB parmağını uzatarak çatık kaşla “Hmmm. Bir daha yapma sakın ha'” diyerek azarlamakta fakat “yaptırım” uygulamamaktadır.
Merak ve endişe buyurmayın lütfen..
“Ne olursa olsun Türkiye AB kurumlarına demirli tutulmalıdır”,
“Tavşanı öldürmeden derisini yüz”,
“Aslanı kafesten kaçırmayalım”
diyenler en üst düzey AB yöneticileri değil miydi?
Çünkü Türkiye'nin “kontrol edilebilir” şekilde “dizginde tutulması” ancak AB havucu ile mümkündür..
Gem'i, azıya almasına fırsat verilmemektedir Türkiye'nin..
Eh.. İçerdeki ve dışarıdaki siyasi kadroların “siyasi emelleri” yek diğeriyle böyle tevhit edilebildiği, böylesine uyumlu ve akort edilebilir ölçüde olduğu sürece elbette başımıza gelmeyen de kalmayacaktır.
AB'nin Türkiye'yi koşumda tutmak için Akepe'ye, Akepe'nin de iktidarını sürdürebilmek için AB'ye ihtiyacı var..
Türkiye bu kısır döngünün içinde..
Yapılan bütün iş, milletin önünde oynanan bütün komedi Akepe'nin hem tabanına yönelik puan alıcı hamleler yapmasına göz yummak hem de 2007 sonuna kadar zaman kazandırmaya yöneliktir.
2007'de Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimleri vardır.
AB, Akepe'ye; Akepe de AB'ye muhtaçtır.
Kaldı ki AB bu oyunu ilk defa sahnelememektedir..
1999 Helsinki'de de Türkiye'ye Kıbrıs ve Ege konularında 2004'e kadar süre verilmişti..
2004, 57'inci hükümetin normal görev süresinin bitimi idi..
Derviş'li ABD faktörü araya girince hakem maçı tatil etti.
Şimdi Türkiye'nin her şeyden önce işte bu kısır döngüyü kırması gerekmektedir.
Milli güçler yığınakta yeniden tertiplenmelidir..
Kıbrıs, bu safhada Erdoğan için de, AB içinde, Papa-Patrik için de doğru tercihtir..
BOP için doğru tercihtir..
Onun için Genelkurmay Başkanlığı devir teslim törenlerine Denktaş ve Talat da çağrılmış; Büyükanıt'ın ağzından “Kapsamlı çözüm olmadan Kıbrıs'tan asker çekilmeyecektir” sözünü kabine üyeleriyle beraber dinlemeleri sağlanmıştır.
Denktaş ondan sonra, onun için daha yoğun bir şekilde tekrar yollara düşmüştür..
Erdoğan onun için dilim dilim liman döneri servisi maksadıyla “sözlü” görüşmelere başlamış; Büyükanıt onun için “Hişt. Ne yapıyorsunuz?” demiş; Erdoğan onun için Denktaş'a “Halkımın kafasını bulandırma” demiş; Denktaş onun için “Kusura bakma vatanımı kurtarmak zorundayım” cevabını vermiştir.
Denktaş teşhisi doğru koymuştur da Türkiye'de dolaşmaktadır. Çünkü “vatan”ı, Türkiye'de kurtarılacaktır..
Çünkü Kıbrıs, Kıbrıs'ta değil, Türkiye'de pazarlanmaktadır.. Türkiye'deki ana şirketin KKTC bayileri de Müftü aracılığı ile ihalelerde pay kapmaktadır.
Bundan önceki pazarlama sürecinde “Hilmi Bey” görevde olduğu için 24 Nisan referandumu'nu tezgâh son derece kolay olmuştu.
Önce, bundan önceki “liderlerin” çorbadaki tuzuna, sonra son bir haftadaki gelişmelere göz atmaya ne dersiniz?
12 Eylül 1963 Ankara Antlaşması; İnönü..
23 Kasım 1970 Türkiye-AB Katma Protokolü; Demirel,
14 Nisan 1987 Tam üyelik başvurusu; Özal,
19 Aralık 1995 Gümrük Birliği; Çiller-Karayalçın,
8 Kasım 2002 AB Katılım Ortaklığı Belgesi; Ecevit-Bahçeli-Yılmaz..
Hep söylerim, ilk taşı en günahsız olan atmalıdır..
Son bir haftada ise;
1. AB'nin Aralık ayı zirvesinden önce “bir adım önde olmak” stratejisi gereği “ön almak” isteyen Erdoğan-Gül; dönem başkanı olan Finlandiya'ya önce “Bir liman ve bir havaalanını” koşulsuz olarak bir yıl açmak, karşılığında da uygun bir süre sonra Magosa ve Ercan'ın açılmasını istediklerini “sözlü olarak” ilettiler. Güya herhangi gelişme olmazsa taraflar bir yıl sonunda eski konumlarına döneceklerdi.
Erdoğan acaba o geniş politik tarih birikimiyle Rum-Yunanlıların “verilen” her şeyi ceplerine atarak bir sonraki aşamaya edindikleri o kazanımla ve o noktadan itibaren başladıklarını bilmiyor muydu?
2. Büyükanıt tepki gösterdi; “40 bin askerim var.. Televizyondan mı öğrenecektim?” dedi.
3. Cumhurbaşkanı “Benim de haberim yok” dedi.
4. Önerilerin “sözlü” olduğu anlaşıldı..
5. Dışişleri “Bilgilendirmiştik” cevabını verdi.
6. Erdoğan “Cumhurbaşkanına mı soracaktım, ilgili bazı kuruluşlara mı soracaktım? Denktaş “benim ülkemde”, “benim halkımın” kafasını neden bulandırıyor” dedi.
7. Yâni hem Cumhurbaşkanı'na mı soracaktık dediler, hem zaten müsteşarlar aracılığı ile bilgilendirmiştik dediler.
Denktaş ne yaptı?
Çanakkale'yi ziyaret ederken bir soru üzerine:
“Kıbrıs Türkleri üzerindeki ambargo, izolasyon bir bütündür, sepettir, pakettir. Bunun bir tanesini alıp da ‘Sen bunu yaparsan ben de sana bunu yaparım' demek, ‘aman diğerini de kaldır' dediğimizde Rum'a bir şey daha vereceğiz anlamına gelir. Bunu ne biçim pazarlıktır anlamak mümkün değil. Ve kime ne veriyoruz, bunu iyi düşünmek lazım. AB'nin meşru hükümet olarak tanıdığı tarafa biz ‘gel de sana bir liman açalım' diyoruz. Ne yaparsan? Efendim sen de Ercan Havalimanı'nı açarsan. Bu da yanlış bir adım. Paketi delmek demek. Adım adım, sayfa sayfa bir şeyler teslim etmek anlamına gelir. Nerede durulacağı belli değil. Rum güzel bir taktik uygulamaktadır. Teklif edileni ‘reddettim' diyor. Biraz sonra AB'de diyor ki, ‘tatmin olmadık, az verdin.' Biraz sonra ‘aman biraz daha verelim ki bunu kabul etsin.' Böyle pazarlık olmaz. Ben dünyanın hiçbir yerinde böyle pazarlık görmedim''
dedi.
Denktaş, havaalanında basın mensuplarına yaptığı açıklamada, Türkiye'nin AB önerisini değerlendirirken, Kıbrıs Türkleri üzerindeki ambargonun bir paket olduğunu, KKTC'nin her tarafında ambargonun bulunduğunu belirterek,
''Hayatımızın her tarafı için ambargo vardır, spor dahil ve siyasi, sosyal faaliyetler. Şimdi üniversitelere ambargo koymaya kalkıyorlar. Dolayısıyla ben, (bir limanı açalım, bir liman açılsın) yaklaşımını pek anlayamadım. Hiç anlamadım, düşünmeye değer. Bana göre bir ilerleme değildir''
dedi. Türkiye'nin bir liman açmasının Kıbrıs Rum kesimini tanıma anlamına geleceğini ifade eden Denktaş, şunları kaydetti:
''Türkiye'nin Rum idaresi dediğimiz ama AB'nin Kıbrıs hükümeti olarak gördüğü Rumlara liman açması demek onları neticede tanıma yoluna girmesi demektir. Peki Rum, Ercan Havalimanı'ndan ambargosunu kaldırsa ne olur. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni tanıyacak mı? Böyle bir pazarlık yapıldı mı, yapılacak mı? AB kabul eder mi bunu. Hiç bunlar hakkında bilgim yok. Onun için ben herkesin sevindiği gibi sevinmedim, düşünmeye başladım.''
Denktaş, bu konuda Türkiye'nin ne yapması gerektiği konusundaki bir soruya,
''Ambargoların kalkması için ambargoların kalkmasında ısrar edilmelidir. Türkiye'nin limanlarını açması diye birşey yoktur. Bu tanınmadır. Ambargolar haksız ve kanunsuzdur. Kanunsuzluğa karşı prim verilmez. Türkiye bu konuda sağlam durmalıdır diye düşünüyoruz biz. Ama rapor çıkacak, çıktı çıkıyor, aleyhimize çıkmasın diye düşünerek bir adım atılmıştır ve bu bir taktiktir. Hükümetler bunu yapar ve yapmak haklarıdır. Ama bir kazanç kazandık diye sevinmeyelim, kazanmadık''
diye yanıt verdi.
Erdoğan'ın cevabı, Afyonkarahisar'dan geldi.
Erdoğan, KKTC'nin de AKP döneminde dünyada itibar kazandığını savunarak şunları söyledi:
"KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ise resmi davetli olarak Pakistan'a gitti. Başta Amerika olmak üzere birçok ülkeye davet edildi. Sayın Denktaş acaba kimlerle görüşmüştür? Onun envanterini verirse biz bundan mutlu oluruz. Çünkü kronolojik yapıyı iyi bilelim ve biz onun üzerine gidelim. Emeği vardır, kendisine saygı duyarım ama lütfen televizyonlara çıkıp da benim halkımın kafasını bulandırmasın. Bunu da özellikle kendisinden rica ediyorum. Şu ana kadar sabrettim. Benim ülkeme gelip seçim kampanyası yapacağına kendi ülkesinde yapacağı kampanyaları yapsın, bunu özellikle istirham ediyorum. Çünkü saygınlık böyle kazanılır .''
Başbakan Erdoğan daha sonra da AB'ye yönelik önerilerden haberdar olmadıklarını açıklayan Cumhurbaşkanı Sezer ve Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'ı hedef aldı. Finlandiya dönem başkanlığının teklifi üzerine bazı sözlü görüşmeler yaptıklarını anlatan Erdoğan şöyle devam etti:
" Biz bu sözlü görüşmeler için de Çankaya'ya mı soracağız? Veyahut da ilgili bazı kuruluşlara mı soracağız? Kusura bakmasınlar da Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin başında olanların herhalde şu ana kadar oluşmuş olan altyapı ile ilgili olarak bazı birikimi var, bazı bilgileri var, onları biz sözlü olarak konuşuruz.
Ama olay yazılı bir metne dönüşeceği zaman, o zaman tabii ki Çankaya'ya da soracağız. Tabii ki o zaman ilgili kurum ve kuruluşlarımızla bunları yazılı olarak görüşeceğiz. Lütfen bunları birbirinden ayırt edelim. Birbirimizi yormayalım. Birbirimize haksızlık etmeyelim.
Aksi takdirde piyasaları rahatsız ederiz. Çünkü bu piyasalar rahatsız olduğu zaman benim vatandaşımın cebine girecek olan para ne oluyor, azalıyor, alım gücü azalıyor, eksiliyor. Bu haksızlığı yapmayalım. Burada güzel bir noktaya geldik. Özellikle bunu vurgulamak isterim ve hiç endişeniz olmasın, biz AB yolunda hanemize artı yazmayacak bir adım atmayız. Bizim ilkemiz nedir, kazan, kazan... Biz de kazanacağız, karşı taraftakiler de kazanacak. Kuzey Kıbrıs da kazanacak, Güney Kıbrıs da kazanacak. Kuzey Kıbrıs'ın kazanmadığı bir yerde, Güney Kıbrıs'ın kazanmasına evet demeyiz. ''
Denktaş'ın cevabı yöreye uygun olarak “çökertme” makamında ve yine Balıkesir dolaylarından geldi.
"Sayın Başbakan Erdoğan"ı üzdüğüme üzgünüm, ama bu milletin üzülmemesi için ve kendisini de daha fazla üzmemek için bildiklerimi ve gördüklerimi söylemek mecburiyetindeyim. Bunu görev biliyorum. Beni bağışlasın. Memleketime davet aldıkça geleceğim. Beni görmek isterse, düşündüklerimi kendisine söylemeyi görev bilirim."
KKTC 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş,
"Kıbrıs Türk halkı da benim istediğim gibi referandumda (hayır) demiş olsaydı, bugün Avrupa Birliği, Türkiye"ye baskı yapmayacaktı. Rum"u ve Yunan"ı bilen, 60 yıldır bunlarla mücadele ederek, her hilelerini görmüş birisi olarak, ikaz görevimizi yapıyoruz. AB"ye, milli davamızın kırmızı çizgisi nedir söylenmedikçe, Türkiye üzerinde baskılar artacak diye düşünüyoruz. Kırmızı çizgiyi Sayın Cumhurbaşkanı Sezer dünyaya duyurmuştur. Hükümetin, Türkiye Büyük Millet Meclisi"nde de iki kez onaylanmış olan bu milli formülü, AB"ye niye duyurmadığını ve böylelikle baskıdan kurtulmadığını anlayamıyoruz. TBMM"de karara bağlanmış olan milli formül, konfederasyondur. Sayın Sezer, bunu (Kıbrıs"ta iki eşit egemen halk vardır, bunların devletleri vardır ve Kıbrıs üzerinde dengeler vardır. Bu dengeler Türk-Yunan dengesidir, Lozan dengesidir. Bunları kaale almayan bir anlaşma kabul edilemez) demiştir.
Biz Annan Planı"na kadar bu milli davayı ve formülü müdafaa ettik. Hükümetin, Annan Planı"na "evet" deyişi ve bize de evet dedirtmesi bu milli formülü ortadan kaldırmıştır. Elimizdeki izolasyon ve ambargolar sadece limanlara değil, hayatımızın her safhasına. Böyle pazarlık olmaz. AB"nin bu yakışıksız baskısına verilecek cevap, Türkiye"nin, milli formülünü kararlılıkla gündeme getirmesidir. Yoksa Türkiye en haklı, en güçlü olduğu bu davada yumuşak davranır, askerini çekerse, KKTC"nin 23 yıllık varlığını korumazsa, bunun kalıcılığını savunmazsa, arkasından çorap söküğü gibi Ege, Ermeni, azınlıklar, ekümenlik ve vilayetlere özerklik verilmesi meselesi gelecektir. AB, Türkiye"yi tam üye yapmak niyetinde değil. Ama ipi koparmak niyetinde de değildir.
Sayın Erdoğan Amerikalılar, İngilizler ve Rumlar gibi, beni uzlaşmaz olarak tanımlamıştır. Hiç gücenmedim, aldırmadım kendisine saygım ve sevgim devam ediyor. Kıbrıs meselesini halledeceğini sanmıştı. Şimdi AB tarafından kandırıldığını söylüyor. Sayın Talat, Rumlar tarafından kandırıldığını söylüyor. ABD, İngiltere, BM temsilcisi Rumlar tarafından kandırıldıklarını söylüyorlar. Ben kandırılmadım, herhalde bu suç değildir"
dedi.
Denktaş'ın söyledikleri yoruma muhtaç değil.. her şeyi son derece net açıklıyor..
Fakat Erdoğan'ın sözlerine iki çift lâfımız olacak..
Erdoğan, Denktaş için; “Benim ülkeme gelip benim halkımın kafasını bulandırmasın” diyor; “Seçim kampanyasını kendi ülkesinde yürütsün. Saygınlık böyle kazanılır.”
Ben Denktaş'ın “benim ülkeme” gelip, “benim halkımı” Akepe'nin yanlış AB politikaları konusunda aydınlatmasını istiyorum..
Benimle birlikte milyonlar da bunu istiyor..
O halde Erdoğan'ın ve benim “ülke” ve halklarımız” farklı…
Bu bir..
Denktaş Kıbrıs'ta seçim kampanyalarının bir işe yaramayıp Ankara destekli “müftü hükümetleri” kurulduğunu gördüğü için kampanyayı Türkiye'de yürütmektedir, bu iki..
Denktaş Türk'tür, ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Türkiye'nin herhangi bir yerine gitmesi, gelmesi için kimseden, hiçbir ulemadan icazet ve izin alma ihtiyacında değildir, bu da üç..
Hâttâ, kimbilir şartlar uygun olur da meselâ TBMM'nin 3/2'si aday gösterirse Cumhurbaşkanı adayı bile olabilir, bu da dört..
Erdoğan 1912 Hamdullah Suphi Tanrıöver üslûbuyla diyor ki;
" Biz bu sözlü görüşmeler için de Çankaya'ya mı soracağız? Veyahut da ilgili bazı kuruluşlara mı soracağız? Kusura bakmasınlar da Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin başında olanların herhalde şu ana kadar oluşmuş olan altyapı ile ilgili olarak bazı birikimi var, bazı bilgileri var, onları biz sözlü olarak konuşuruz. Ama olay yazılı bir metne dönüşeceği zaman, o zaman tabii ki Çankaya'ya da soracağız. Tabii ki o zaman ilgili kurum ve kuruluşlarımızla bunları yazılı olarak görüşeceğiz”.
Asker; Kanarya Sevenler Derneği, Yaban hayatını Koruma Derneği yahut Devlet Su İşleri genel Müdürlüğü gibi “ilgili kurum ve kuruluş” değildir. Bunu öğrenmenin biraz daha zaman alacağı anlaşılıyor. Bu bir..
“Hükümetin başında olanlar”ın “alt yapı ile ilgili olarak bazı birikim ve bilgileri”ni nerede edindiğini merak ediyorum, bu iki..
Dört sene önce Akepe diye bir parti yoktu, Akepe'nin bütün üst düzey yöneticileri, vekilleri ve bakanlarının bütün birikimi ise sadece Belediye hizmetleri ile sınırlı idi..
Yok bütün görgü ve tecrübeyi, birikimi bu dört yıl zarfında edindiğinizi düşünüyorsanız..,
Eğer öyleyse ülkenin, devleti ve milleti ile dört yılda, dört tarafta geldiği nokta ortadadır..
Karabağ, Kerkük, Kıbrıs ve Karasu'dan bahsederek lâfı uzatmayacağım..
Amerikalı albayın BOP haritaları ortadadır.
Bu da üç..
Talat Pakistan'a, Amerika'ya gitmiş…
Denktaş nerelere gitmiş?
Talat Pakistan uçağı daha havalanmadan “Bu bir tanınma değildir” dedi..
Denktaş'ın ise kimlerle görüştüğünü burada sıralamak “abesle iştigaldir”. Sadece örnek olarak bir kişinin adını vereceğim..
Yıl 1964.. Sayın Başbakan 10 yaşında olmalı..
Kıbrıs'ta Kanlı Noel'den yeni çıkılmış..
BM bir “arabulucu” tayin eder.. Finlandiyalı eski başbakanlardan Tuomioja..
Tuomioja görevini tamamlayamadan bir beyin kanamasıyla vefat eder.
Yıl 2006.. Tam 42 yıl geçmiştir aradan..
Akepe'nin “bilgi ve birikim” sahibi yönetici kadrosu şimdi “dilim ve liman” projesini Fin Dışişleri Bakanı ile ısıtmaktadır ya..
İşte şimdiki bu Fin Dışişleri Bakanı Tuomioja, 1964'teki o Tuomioja'nın oğludur..
Akepe yönetici kadrosu oğul Tuomioja ile görüşmektedir..
Denktaş ise babasıyla..
Fark budur ve bu kadar basittir.
Hem mâdem Akepe, KKTC üzerindeki “izolasyonların” kaldırılması için uğraşıyor, neden kendisi izolasyon uyguluyor?
Türkçe Konuşan Ülkeler Doruk Toplantısı'na Talat neden çağrılmadı?
Gül, AB Elçileri için verdiği yemeğe KKTC Büyükelçisini neden davet etmedi?
Geliyoruz konunun askerle ilgili bölümüne..
Genelkurmay Başkanı son derece açık ve net konuştu..
“Soru: Hükümet'in iki limanı açma kararı hakkında ne düşünüyorsunuz?
BÜYÜKANIT: Şunu açık açık söylüyorum, yani 'off the record' demiyorum. Bizim görüşümüz alınmadı. Kimse bu konuda bize bir şey söylemedi.
Soru: Alt düzeylerde falan hiçbir görüşme, bilgi alıp verme olmadı mı?
BÜYÜKANIT: Türk Silahlı Kuvvetleri'nin resmi görüşü nasıl alınır bellidir. Biz resmi görüşümüzü yazılı olarak veririz. Benim onayım olmadan kimse de Silahlı Kuvvetler adına resmi görüş bildiremez. Ben de diyorum ki, resmi görüşümüz alınmadı.
Soru: Peki bu konuda sizin resmi görüşünüz nedir? Sorsalardı ne diyecektiniz?
BÜYÜKANIT: Bugüne kadar bizim resmi görüşümüz devletin resmi görüşüydü. O görüş şudur: Bir; Çözüm Birleşmiş Milletler (BM) zemininde olacaktır. İki; Bütünsel bir çözüm olacaktır. Yani parça parça şunu ver, şunu al şeklinde değil. Üç; Adil ve kalıcı bir çözüm olacaktır.
Soru: Hükümetin açılımı resmi görüşe uygun değil mi?
BÜYÜKANIT: Bize göre bu açılım, devletin resmi görüşünden sapma anlamına gelmektedir. Limanları açacağız diyorsunuz. Hangi limanları açacaksınız?
Soru: Rumlar bu açılımı reddetti. Hükümet Rumları köşeye sıkıştırmış olmuyor mu?
BÜYÜKANIT: Rumların reddetmesi hiç önemli değil. Dediğim gibi devletin resmi görüşünden sapma olmuştur. Bunun sürpriz bir şekilde gündeme getirilmesini yadırgadık. Biz yönetmiyoruz sadece görüş bildiriyoruz
Soru: Size sorulsaydı cevabınız ne olurdu?
BÜYÜKANIT: Hükümetin yaptığının tam tersi olurdu. Durup dururken böyle bir şey yapılması doğru olmadı.
Soru: Türk Silahlı Kuvvetleri yıllardır dış politika konusunda böyle net bir muhalif çıkış yapmadı. Buna ne diyeceğiz?
BÜYÜKANIT: Elbette bu hükümetin kararı. Siz sordunuz, biz de sadece Türk Silahlı Kuvvetleri'nin görüşünü bildiriyoruz. Türkiye'yi yöneten kişi ben değilim. Devletin politikasını ben tayin etmiyorum. Ben sadece Silahlı Kuvvetleri temsil ediyorum ve onun görüşünü açık bir dille ifade ediyorum.
Soru: Hükümetin bu açılımını nasıl öğrendiniz?
BÜYÜKANIT: Bir toplantıdaydım. Döndüğümde televizyondan öğrendim. Şunun altını dikkatle çiziyorum. Bizim görüşümüzü alıp kabul etmeyebilirler. Ama Silahlı Kuvvetlerin başındaki insan böyle bir kararı televizyondan öğrenmemeli. Orada 40 bin askerini bulunduran bir kurumun, böyle önemli bir karardan haberdar edilmesi, görüşünün alınması gerekmez mi?” (Hürriyet'ten Ertuğrul Özkök)
Ve bundan sonra ortalık karıştı..
Akepe cephesinin şaşkınlığı büyüktü.. Çünkü aynı yöntemi 2004 Annan referandumu öncesindeki Newyork görüşmeleri esnasında sergilemişler, zirvede ve MGK'da karara varılan doğrultunun aksine Annan ile anlaşılmış ve yeni durum Newyork'ta müsteşar aracılığı ile Denktaş'a “tebliğ” edilmişti.
O zaman Hilmi Bey amcam görevde idi ve askerden tık çıkmamıştı..
Ama şimdi Büyükanıt açıkça diyordu ki;
;
“Devletin resmi görüşünden sapma olmuştur. Bunun sürpriz bir şekilde gündeme getirilmesini yadırgadık”.
Gül telaşla; “Müsteşarlarımı göndermiştim” dedi.
Genelkurmay'dan “O veda ziyareti idi, bilgilendirme değildi” cevabı geldi.
Gül ayrıca Akepe Grubunun basına kapalı bölümünde Büyükanıt'ı arayıp bunun Ocak'ta açıklanana Kıbrıs eylem planının bir parçası olduğunu söylediğini, Büyükanıt'ın da “Bilmiyordum” dediğini aktardı..
Nereden icap ettiyse konuya Arınç da müdahil olma gereği hissetti, arkadan dolanarak sözü “Cumhurbaşkanlığı” konusuna getirdi ve bir mektup bahanesiyle “Cumhurbaşkanını asker mi seçecek?” dedi.
Erdoğan “Limanları, Kıbrıs'ı askere mi soracağız?” fikriyatını sergilerken, Arınç da “Cumhurbaşkanını asker mi seçecek?” diyor ve askeri hiçbir şeye karıştırmama konusunda örtüşüyorlardı.
Bundan sonrası evlere şenliktir kıymetli okuyucu..
Arınç önce Büyükanıt'ı “göreve başlaması dolayısı ile” tebrik için ziyarete gitti..
3,5 ay geciken bir ziyaret??
Sonra da “görüşmeyle ilgili açıklama yaptı”..
Arınç, Yoksullara Yardım ve Eğitim Vakfı'nın toplantısına gelişinde gazetecilerin Büyükanıt'la yaptığı görüşmeye ilişkin değerlendirme istemeleri üzerine, şunları söyledi:
"Dün bildiğiniz gibi Genelkurmay Başkanımızı ziyaret ettim. Çok dostane bir görüşme oldu. Kendilerini makamlarında kutladım, başarılı çalışmalar diledim. Sanırım 1 saate yakın görüşmemiz oldu. Görüşmenin içinde ne vardı, ne yoktu buna girecek değilim. Ama çok farklı, çok değişik Türkiye ile bölge ile ilgili konuları da görüşmüş olduk."
Bir konuyu da artık açıklandığı için söylemesinde bir mahsur olmadığını ifade eden Arınç, pazar günü bir televizyon kanalında konuşma yaparken gazetelerdeki bir haberden hareketle emekli subaylardan 20 kişinin bir mektup yazarak Genelkurmay'ında Cumhurbaşkanları seçimine müdahil olmasını istediğini okuduğunu ve buna yönelik eleştirilerde bulunduğunu anımsattı ve;
"Sayın Genelkurmay Başkanımız bu konuşmamı televizyondan takip etmişler. Daha konuşmamızın başında, 'Sayın Başkan böyle bir mektup bize kesinlikle gelmedi. Böyle bir mektup bize ulaşmadı. Zaten böyle bir mektubu gönderemezler. Biz hayatımız boyunca askerlik hayatımızın bütün safhalarında demokrasiye, anayasaya bağlılık yemini etmiş insanlarız. Bizim demokratik anlayışımız ve demokrasi kültürümüz böyle bir şeye izin vermez. Böyle bir mektup gelmedi. Gelmesi de mümkün değil. Gelirse de gereğini yaparız' dediler. Ben bundan dolayı kendilerini kutlamıştım. Bunu duymaktan ayrıca mutlu olduğumu söyledim. Ve böyle bir cevabı alacağımdan da zaten emindim."
Akşamüzeri o derneğin genel başkanının 'Biz böyle bir mektup göndermedik. İçimizden bazıları böyle bir niyette bulunmuş olabilir. Bu yanlıştır' şeklinde açıklama yaptığını kaydeden TBMM Başkanı Arınç, şöyle konuştu:
"Dolayısıyla benim Sayın Genelkurmay Başkanı'yla görüşmem ve ondan aldığım cevap, gerekse ilgili derneğin yaptığı açıklamalar bir şeyi ortaya çıkardı. Maalesef Cumhurbaşkanlığı seçimine giderken bazı manipülasyon, bazı tertipler, bazı komplolar önümüze çıkabilecektir. Genelkurmay Başkanlığını, Cumhurbaşkanlığı seçimine müdahil olmaya çağıracak veya bununla ilgili bir girişimde bulunacak bir kuruluş düşünülemezdi. Ancak böyle bir şeyin var olduğunu söylemeye ve bunu yaymaya çalışanlar Meclisimizle Silahlı Kuvvetlerimizin arasını açma gayretleri içerisindeydi. Bu bir komploydu, bu bir tertipti.
Hamdolsun ki, bu tertip, bu komplo ortaya çıkarılmış oldu. Demek ki bize düşen bundan sonra bu tür haberlere karşı uyanık olmaktır, bu tür haberleri anında, zamanında yalanlamak ve bununla ilgili girişimleri sonuçsuz kılmaktır. Ben bir saatlik görüşme sonucunda Genelkurmay Başkanımızı da karargâhımızı da hem Atatürkçülüğüyle, onun ilke ve devrimlerine bağlılıkla hem anayasa kurumlarına olan saygılarıyla hem de demokrasiye olan bağlılıklarıyla çok güçlü, çok zinde bir durumda gördüm. Bundan da ayrıca mutlu oldum."
Demek ki Arınç bu ziyareti ile bir komployu açığa çıkarmıştı..
Ne ilginç!
Çok ilginç..
Arınç'ın, Büyükanıt'la yaptığı görüşmeyi aktarması ilginç..
Acaba bir emrivaki yaparak ön almak mı istedi..
Çünkü içeride konuşulanların böyle ayrıntılı ve tek taraflı olarak açıklanması teamüllere aykırıdır..
Büyükanıt içeride tam olarak böyle mi söylemiştir?
Genelkurmay'dan bir açıklama gelmediğine göre Arınç'ın söylediklerin doğru olarak kabul edeceğiz demektir ve o zaman da durum vahim olacaktır.
Çünkü ne demiş Büyükanıt?
“Sayın Başkan böyle bir mektup bize kesinlikle gelmedi. Böyle bir mektup bize ulaşmadı. Zaten böyle bir mektubu gönderemezler. Biz hayatımız boyunca askerlik hayatımızın bütün safhalarında demokrasiye, anayasaya bağlılık yemini etmiş insanlarız. Bizim demokratik anlayışımız ve demokrasi kültürümüz böyle bir şeye izin vermez. Böyle bir mektup gelmedi. Gelmesi de mümkün değil. Gelirse de gereğini yaparız.”
Mektup ne mektubu?
Kısaca “Köşk'ün Mayıs'tan sonraki muhtemel sâkini konusunda görüş belirtin”.
Şimdi birkaç emekli subay, vatandaş neden yeni Cumhurbaşkanı'nın Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı birisi olması konusunda Genelkurmay'ın desteğini istemesin?
Böyle bir mektubu Genelkurmay'a neden yazamasın?
Neden böyle bir mektubu Genelkurmay'a gönderemesinler? Yasal bir engel mi var? Mektup yazmanın neresi suç?
Büyükanıt'ın; “mektup gelirse yapacağı gereği” nedir?
Mektubun; askerlik hayatı boyunca demokrasiye, anayasaya bağlılık yemini edilmesiyle ne ilgisi var?
Atatürkçü bir Cumhurbaşkanı istemek bu yeminle çelişiyor mu?
Askerin demokrasi kültürü ve demokratik anlayışı ile bu mektubun ne gibi bir ilgisi olabilir?
Genelkurmay asıl bu konuda âcilen bir açıklama yapmalıdır…
Yoksa Arınç'ın açıklaması ile aynı gün Genelkurmay'dan da şu açıklamanın yapılmış olması “engellenemeyen bir rastlantı” mıdır?
Genelkurmay Başkanlığı'ndan yapılan açıklamada şöyle denildi:
''Daha önce de müteaddit defalar açıklandığı üzere, Türk Silahlı Kuvvetlerinin faaliyetlerini ve düşüncelerini gerekli olduğunda kamuoyuna duyurmaya ve basını bilgilendirmeye yetkili makamlar belirlenmiş olup, yapılacak açıklamalarda makamlar açıkça belirtilmektedir. Yanlış algılamalar ve telkinler yolu ile Türk halkını yönlendirme amaçlı olduğu değerlendirilen ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin bilgisi dışında, onun adını kullanarak, açık kimlik bildirerek veya bildirmeden yapılan bu türden haberlere ve siyasi yorumlara asla itibar edilmemelidir.''
Şimdi Arınç'ın Büyükanıt'a atfen söylediği sözler acaba;
“Yanlış algılamalar ve telkinler yolu ile Türk halkını yönlendirme amaçlı olduğu değerlendirilen ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin bilgisi dışında, onun adını kullanarak, açık kimlik bildirerek veya bildirmeden yapılan bu türden haberlere ve siyasi yorumlar”
olarak mı görülmelidir..
Genelkurmay'ın resmî internet sitesinde Gül- Büyükanıt telefon ve Arınç-Büyükanıt yüzyüze görüşmeleri ile ilgili olarak tez zamanda kapsamlı bir açıklama görmek en doğal dileğimiz ve hakkımızdır.
“Yönlendirilmek” istemiyoruz..
Arınç'ın açıklamasının sonunda hele bir cümle var ki, akıllara sezâ..
“Ben bir saatlik görüşme sonucunda Genelkurmay Başkanımızı da karargâhımızı da hem Atatürkçülüğüyle, onun ilke ve devrimlerine bağlılıkla hem anayasa kurumlarına olan saygılarıyla hem de demokrasiye olan bağlılıklarıyla çok güçlü, çok zinde bir durumda gördüm. Bundan da ayrıca mutlu oldum."
Yâni Arınç bu bir saatlik ziyarette Büyükanıt ve karargâhının “Atatürkçülüğünü, onun ilke ve devrimlerine bağlılıkla hem anayasa kurumlarına olan saygılarıyla hem de demokrasiye olan bağlılıklarıyla çok güçlü, çok zinde bir durumda” olduğunu görmüş..
Madem bu kadar memnun olacaktı keşke daha önce gitseydi..
Yahut gitmese Genelkurmay'ın Atatürkçülüğünden şüphe mi edecekti?
Sonuçta ne olursa olsun, öyle anlaşılıyor ki Genelkurmay “denetlemeden” açık alınla çıkmıştır, mutluyuz..
Son dakikada benim bir “fikrim geldi”.
BOP yürürlükte mi, yürürlükte..
Türkiye “eşbaşkan” mı? Evet..
Yâni Ortadoğu'yu “şekillendirmeye” Türkiye de “yardımcı” oluyor..
Peki son Magosa Limanı konusu, acaba?
Kıbrıs'ta İngilizlerden sonra Fransızların da bir üs elde etmesi sürecine girilmişken..
Uzun vâdede Amerikalılara ihale edilecek olmasın?
Sonuçta kıymetli okuyucu, harekât öncesi yığınakta yapılan hata baskın sonucunu doğurmuştur. Milletçe baskına uğramışızdır.
Hayat ve işgal, işgale karşı koyma devam ediyor.
Gelecek için başlangıç tertiplenmemizi gözden geçirmemiz gerekmektedir.
Hem de âcilen..
Mayıs 2007'den önce..
Çünkü şimdiye kadar olanlar, ondan sonra olacak vahim olayların teminatı ve başlangıcıdır..
13 Aralık 2006
“57'iNCİ ALAY ÇANAKKALE'DE, TRABLUSGARP'TA, FİLİSTİN'DE, SAKARYA'DA
57'inci ALAY KARABAĞ'DA, KARASU'DA, KERKÜK'TE, KIBRIS'TA
57'İNCİ ALAY HERYERDE..
HEPİMİZ 57'İNCİ ALAY'IN NEFERİYİZ.”
|