| |
(Editörün Notu: Teknik bir hata sonucu kaynağı ve yazarı silinen bu yazı ile ilgili kaynak ve yazarı bildirecek okuyucularımıza şimdiden teşekkür ederiz. Yazarı ve kaynağı bildirmek için tıklayın)
Son günlerde Atatürk'e ve Kemalizme yönelen hakaretleri hayretle karşılayıp televizyonda gördüklerinize, gazetelerde okuduklarınıza inanamıyor musunuz? Yıllardır bu günler için çabalayan vatan hainlerinin çetelesini tutmaya kalksak Mustafa Yıldırım'ın “project democracy” si gibi yüzlerce kitap yazmak gerekir.
AKP'nin geçtiğimiz ay düzenlediği “Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkilerinin Toplumsal Etkileri” konulu konferansta konuşan Atilla Yayla :
“Kemalizm ilerlemeden çok gerilemeye tekabül eder. Türkiye'nin AB sürecinde ileride artık bizlere, (Neden her yerde bu adamın heykelleri ve fotoğrafları var?) diye soracaklar. Üstünü örtemezsiniz. Bu mutlaka tartışacak.”
Sözlerinden sonra deyim yerindeyse kızılca kıyamet koptu. Bugüne kadar Kemalizm ile ilgili olumlu tek söz söylememiş siyasetçilerden tutun da bu durumdan çıkar elde etmeye çalışan, televizyonlarda boy göstermek isteyen Sahte Atatürkçü çevreler de dahil olmak üzere toplumda sesini duyurmakta güçlük çeken hemen herkes tepkisini dile getirdi.
1926 yılında Atatürk ve arkadaşları tarafından “Orta Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü" olarak kurulan bugünkü adıyla Gazi Üniversitesi'nde Prof.Dr ünvanı ile ders veren Atilla Yayla'ya karşı bu tepkinin gerçek nedeni neydi?
Yayla'dan önce Atatürk'e, Kemalizme hakaret edenler yok muydu?
Vardı, hem de televizyonlarda hemen her gün birileri çıkıp Atatürk'e ve onun eseri Cumhuriyet'e sövgülerini sıralıyordu. Ama kimse umursamıyordu. Peki şimdi ne oldu?
Orhan Pamuk, Hrant Dink ve Elif Şafak'ın Türklüğe karşı yazılarında ele aldıkları aşağılayıcı muameleye karşı yapılan bir gaz alma operasyonu muydu?
Bu operasyonun rakamsal ifadesi Emin Çölaşan'a itiraf edilen 450 bin euro muydu? Araştırmak,sormak ve düşünmek gerekir.
Ancak Atatürk'e hakaret için çok uzaklara gitmeyelim. İki ay önce 10 Ekim tarihinde NTV'de canlı olarak yayınlanan Can Dündar'ın hazırlayıp sunduğu “Neden?” adlı programda konuşan eski Bayındırlık Bakanı Şerafettin Elçi neler söylemişti hep birlikte bakalım:
“Askeri çözüm ve askeri çözümün sahip çıktığı devlet yapılanmasındaki anlayıştır. Çünkü devlet yapılanırken 1920'li, 30'lu yılların dünya anlayışına göre yapılandı. O zamanki anlayış totaliter, otoriter tekilci bir devlet anlayışıydı. Buna ulus devlette diyebilirsiniz. Tek devlet, tek millet, tek ideoloji, tek parti, tek şef. Devlet buna göre yapılandı. Bu yapı Türkiye'nin sosyal yapısına uygun bir yapı değildi. Yani devletin hukuki ve siyasi yapısı sosyal yapıya uygun değildi ve bu nedenle bütün baskılara o dönemin konjektürel uygunluğuna rağmen çünkü o dönemde dünyada da bu görüş hakimdi. Faşizan anlayış hakimdi, tekilci anlayış ve ona denk düşmesine rağmen bu anlayış geçerli olamadı ve bütün çatışmaların, kargaşanın, gerginliklerin kaynağında bu temel yapılanma var. Şimdi bunun yürüyemeyeceğini ve bunda ısrarın sürekli kargaşa, çatışma ve toplumdaki gerginliğe neden olacağını gören aklı başında insanlar var, kurumlar var, devletler var. Çünkü bu yapı yalnız Türkiye'nin başını ağrıtmıyor, dünyanın da başını ağrıtmaya başladı.”
Bu sözleri söyleyen eski bakan Şerafettin Elçi'ye yönelik hiçbir tepki gelmedi. Canlı yayında Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk'ün totaliter anlayışta olduğunu, yeni kurulan devlet modelinin faşizan anlayışla yönetildiğini ve bu yapının günümüzde Türkiye'nin ve dünyanın başını ağrıttığını rahat koltuğunda çayını yudumlarken anlatan Şerafettin Elçi'ye birkaç ay önce neden kimse tepki göstermedi?
Türkiye'de düşünce özgürlüğü olmadığını iddia edenler “Atatürk de eleştirilmeli” sözlerinin arkasına saklanarak Atatürk'e hakaret etmeyi marifet sayanlar televizyonlarda, gazetelerde PKK destekçiliğini açık açık yapmaktalar. Başlarına da hiçbir şey gelmemekte.
Oysa Türkiye'yi içeriden ve dışarıdan bölmeye çalışanları deşifre eden Hablemitoğlu, Türkiye üzerinde oynanan oyunları açıklayan Ahmet Taner Kışlalı ve Uğur Mumcu gibi Kemalist aydınlar katledildi.
Bu ülkede işler garip yürüyor. Atatürk'e ve Cumhuriyet'e hakaret et, “tehdit ediliyorum” diye şikayetlen, tırsak bakışlarla salondan nasıl kaçtığını anlat, hayatın kurtulsun.
Buna karşın; devleti bölmeye çalışanları belgesi ile ortaya koy, tüm çabanı harca, devletini ve milletini uyarmak için çırpın, karşılığında bir gece yarısı gözünden kurşun ye, arabanda bombalı suikast ile öl ya da evine gelen bir paket bomba ile katledil.
Sonuç olarak, katledilen hep vatansever, hep aydın. AB'den fonlananlar ise Atatürk'e sövgülerini eksik etmesinler, tehdit ediliyorum diye veryansın edip popülerliklerinin zirvesini yaşasınlar.
Bakın PKK destekçiliğini herkesin gözüne bakarak ulusal bir televiyonda Şerefattin Elçi nasıl dile getiriyor:
“Eğer PKK ben silahı bırakmak istiyorsam şimdi bu geçmişi tartışmayalım. Hepimizin önüne gelen bir fırsat. Hepimizin buna sahip çıkması lazım. Bu örgütün hatası, günahı sevabı ayrı. Devlet dediğin devlet geçmişe takılı kalmaz, kin ve intikam peşinde koşmaz.”
Türkiye'de demokrasi ve insan hakları olmadığını Kemalizmin yasakçı ve faşist sistem olduğunu da iddia eden söylem sahipleri istedikleri televizyon programında
“PKK'nın hatasını günahını bir kenara bırakalım, devlet kin gütmesin hepimiz fırsatı değerlendirelim”
açıklamasını rahatça yapabiliyor.
Yasakçı ve faşist ilan edilen Kemalizm ise onlara ne yapıyor? Hiçbir şey.
12 Eylül'de yaratılan ABD güdümlü baskıcı sistemi topluma Kemalizm diye yutturmaya kalkanların örtülü hedefinde Türkiye'nin etnik yönden parçalanması yatıyor. Bırakın Yayla'nın Atatürk'e hakaret edip etmediğini henüz bir ay önce Atatürk'e faşit diyen, Cumhuriyet'in kurucu ilkelerinin değiştirilmesini isteyen, PKK katliamlarının affedilmesini öneren Şerafettin Elçi'nin, Prof. Yayla gibi kısıtlı dinleyicilerin olduğu bir konferansta değil, tüm Türkiye'nin televizyon başında izlediği ulusal bir kanaldaki söylediklerine karşı bugün tepki gösterenlerin tümü gözlerini ve kulaklarını tıkadılar.
Oysa Atilla Yayla'nın açıklamasına karşı zembereği kurulmuş saat gibi aynı anda birçok yerden tepkiler yükselmesi ise anlamlıydı.
24 Kasım'da Hulki Cevizoğlu, Atatürk'e
“bu adam” diyen Atilla Yayla'nın “Kemalizm gerilemeye tekabül eder” sözünden yola çıkarak “Kemalizm gericilik midir?”
sorusunu ön plana çıkaran program yaptı.
Tartışma konuklarından İbrahim Kaboğlu önce Atatürkçü olduğunu ilan ettikten sonra tüm AB'cilerin bilindik sloganlarını sıralamaya başladı.
Bağımsız devlet olamayacağını tüm devletlerin birbirine muhtaç olduğunu, Türkiye'nin demokratikleşmesi için hedefin AB olduğunu vs. vs. anlattı.
Programa telefon konuğu olarak katılan Türkiye Kemalistler Teşkilatı kurucusu Ersan Barkın'ın 4 dakikalık konuşmasındaki sarfettiği her kelime sahte Atatürkçülerin ve AB mandacılarının adeta yüzüne vurulan bir tokattı.
Ceviz Kabuğu program kaydından aldığımız konuşmaya bakalım:
“...Türkiye'deki nobelli aydınlar dahil, bütün AB'deki bizimle müzakere yürütenlerin, Irak'ta, Telafer'de, Kerkük'teki insanlık dramlarına Filistin'deki insanlık dramlarına bir tepki gösterdiğini duyabildik mi bugüne kadar. Ya da şunu ortaya koyabiliriz bakın. Güneydoğudaki kadınların medenileşmesi için AB'den fonlar alan insanların hiçbiri acaba Elmadağ'ın köylerindeki kadınların sorunlarından ya da Toros eteklerinde yaşayan yörük kadınların sorunlarından haberdar mıdır acaba?... Bugün Atilla Yayla'nın sizin programınıza çıkmamasını hiç şaşırmadım çünkü hep bunu yapıyorlar, siz bunu çok yakından biliyorsunuz. Bir fikri ortaya atıyorlar ve sonra çekiliyorlar. Gündem yaratıyorlar... Bunu yaparak önümüze bir kum çuvalı koyuyorlar. Bunu da zaman zaman yapıyorlar. Hrant Dink örneğinde, Orhan Pamuk örneğinde, Elif Şafak örneğinde bunu gördük. Fakat durumun bu kez bundan biraz daha farklı olduğunu görmek zorundayız. Çünkü bugün söz konusu olan sadece Gazi Üniversitesi öğretim üyesi Atilla Yayla'nın durumu değil bu kez söz konusu olan Liberal Düşünce Topluluğu ve bu kez bunların arkasında Liberal Enternasyonal var. Liberal Enternasyonal ile ilgili çeşitli bilgileri çeşitli kaynaklarda bugün okuyabiliriz... Atilla Yayla'nın bugün söyledikleri ilk kez söyledikleri şeyler değil. Atilla Yayla yıllardır bunları söylemeye devam ediyor... Sayın Kazancı'nın size az önce verdiği dergide son satırını okursanız Atilla Yayla'nın değerlendirmesinde şunu söylüyor.
Güneydoğu'daki Kürt meselesini çözmenin seçeneklerini ortaya koyduktan sonra diyor ki “efendim seçeneklerden biri de askeri müdahaleyi askeri gücü oraya yıkıp Ermenilere yaptığımızı orada gerçekleştirmek olabilir” gibi bir cümle de olması gerekir. Buna da lütfen dikkat edin. Ayrıca bakın Kemalizm özel sayısı var Liberal Düşünce Dergisi'nin o dergide de Kemalist Dönem'e 1923 ile 1938 arasındaki dönemi de Kemalist Diktatorya olarak tanımlıyor..."
AB'nden fonlar alanlar Kemalizme sövgülerinde sınır tanımıyor.
Başta da belirttiğim gibi Atilla Yayla'nın söylediği sözler ne ilk ne de son olacaktır. Atilla Yayla'ya karşı tepki gösterenlerin bugün derin sessizliğe gömüldüğünü görüyoruz.Ayrıca bu toz duman arasında gözlerden kaçan ve kaçırılan başka açıklamalar da vardı.
TBMM Başkanı Bülent Arınç Atilla Yayla'ya sahip çıkmıştı. Ne demişti Meclis Başkanı?
"Bir insan düşüncelerini rahatlıkla ifade edebilmelidir. Yazarak, konuşarak, söyleyerek, resim yaparak, karikatür yaparak... Ne düşünüyorsa, bunu çok açıklıkla ve çok kolaylıkla ifade edebilmelidir"
Atilla Yayla'ya tepki gösterenler her türlü eleştiri yapanlar bu sözlere ne diyecek? Türkiye Cumhuriyeti'nin Meclis Başkanı Atatürk'e hakaret eden kişinin sözlerini
“düşünce özgürlüğü” diyerek açıkça konuşmasını savunuyor. Bu durumda ne yapacağız? TBMM Başkanı Bülent Arınç:
"Ben Yayla ve onun gibi kişilerin ifade özgürlüğünü sonuna kadar savunan bir düşünceye sahibim"
demesi size ne anlam ifade ediyor?
Atilla Yayla'ya gelene kadar durumun vehametini görmek için 2006 yılının son aylarında kimler ne açıklamalar yapmış hep birlikte okuyalım. 29 Ekim'de CNN TÜRK televizyonunda konuşan Ahmet Altan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu şu sözlerle tanımladı:
“Bir hanedan yıkıldı, başka bir hanedan geldi.”
21 Kasım'da Orhan Bursalı'nın köşesine taşıdığı Cumhuriyet'i lakırdı olarak nitelendiren Sabancı Üniversitesi tarih bölümü doçenti Cemil Koçak'ın şu sözlerine yer veriyor:
"Bugün Atatürkçülerin dile getirdiği bir "cumhuriyet ilkesi" var. Oysa cumhuriyetçilik, devlet başkanının hanedan üyesi olmayıp, bir şekilde seçimle gelmiş olmasından ibaret bir yönetim şeklidir. Yani saltanata son vermektir. Cumhuriyeti bu şekilde tanımlarsanız, "cumhuriyetçi" olmanın manası pek yok. Ama bizde bir de "cumhuriyetin temel ilkeleri, değerleri" diye bir lakırdı var. Cumhuriyetin içi, kendisiyle ilgili olmayan laiklik meselesiyle doldurulmaya çalışılıyor. Aslında Atatürkçülük, laiklik meselesidir. Bugün Atatürkçülükten geriye ne kaldı derseniz, laiklik meselesi kaldı. Atatürkçülüğün içinde demokratik bir mesele hiç yok."
Hatırlayacaksınız aylar önce Türkiye AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkan Yardımcısı İngiliz Liberal Demokrat Partili Andrew Duff şöyle konuşmuştu:
"Türkiye bir şekilde Kemâlizm tanımını reforme etmeli ve devlet dairelerinin duvarlarından Kemal Atatürk'ün fotoğraflarını indirmeli. Atatürk, halkın devlet için olduğuna inanırdı, ancak biz Avrupa'da bunun tersine inanıyoruz. Atatürk bugün yaşasaydı Türkiye'nin AB üyeliğine evet demezdi. Türkiye'de hâlâ Kemâlizm milliyetçiliğini değiştirmek istemeyenler var. Egemenliği paylaşmak AB üyeliğinin bir kuralıdır..."
Bu sözlerden sonra Agos gazetesinde yazan Hrant Dink'in yazıları, Elif Şafak'ın Baba ve Piç adlı romanı, Orhan Pamuk'un “bir milyon Ermeniyi katlettik, pkk ile türk orudunun savaşı” gibi sözlerini görüyoruz.
Atatürk'e, Kemalizm'e, Cumhuriyet'e topyekün bir saldırı ile karşı karşıyayız. Ankara'nın göbeğinde HAK-PAR Genel Kurulu'nda İstiklal Marşı okunmuyor ve Türk Bayrağı adeta zoraki asılıyor.
Bölücü başına destek sloganları salonu dolduruyor. İzmir'de PKK eylemi yapılıyor. Gazi Mahallesi'nde otomobil lastikleri yakılıyor.
Militanlar kendilerini göstermek yerine mahalleden topladıkları 13-15 yaş arası çocukların ellerine molotof kokteyli verip polise atmalarını sağlıyor.
Bu saldırıların tümüne karşı tepki göstermeyenler medyanın da pompaladığı bir haber ile Atilla Yayla'ya karşı “saman alevi” gibi parlayıp sönen bir tepkiselliğe imza attılar. Sonra ne oldu?
Derin sessizlik.
|